Öykü

Taksici Milleti

Hani şöyle günler olur; karşınıza sizi tanımayan ama dinlemeye gönüllü biri çıkar ve siz ona anlatırsınız. O kişinin kim ya da ne olduğundan çok şişeden çıkan cininizi ciddiye alıp dinlemesi değil midir, konuşma cesaretini veren. Hatta sizi tanımaması;  söyleyeceklerinize, üslubunuza özgürlük ve hafiflik katar. Bu tanınmamışlık kapısında, kendinize bilmediğiniz bir aynanın aksinden bakıverirsiniz. Belki hayatınızdan bir kesiti,  belki son dönemde sizi derinden yaralayan o şeyi söylerken yakalarsınız kendinizi.

Başka bir yol da ekonominin dandikliğinden, hayatın pahalılığından, havanın berbatlığından, insanların umarsızlığından dem vurarak devam etmektir, daha sığ suları tercih ederek. Çünkü o gün ya da o an, yegâne derdiniz konuşma merkezinizi doyurmaktır.

Hatta konuşmaya başlamadan az önce, o kişi de diğerlerinden biri değilmiş gibi; çekincesiz- fütursuz, diğer insanlardan bahsetmeyi kendinize layık görerek. Bazen de tahminler şaşar, ne zaman konuşmaya başladığınızı ya da konuşturulduğunuzu anlamadan, akar gider bir şeyler başka bir yöne doğru kayar.

İşte öyle günlerden birinde; o gece yemekte uzun süredir tanıdığım -tanıdığımı sandığım- insanların arasında beklenen hay huyları ve hoş beşleri; yüzümdeki maskeler, bedenimde çevrece kabul görür jestler ve mimiklerle tamamlayıp  “asıl” olanları sindirmek, günün iletişim kalabalıklığına rağmen içimde biriktirmekten küflenen ifade edilememiş gerçekliğimi bulunduğu yerden çekip çıkarmak ve kendimle yarım kalan hesabı görmek üzere eve gidiyordum. Birlikte yemek yediğim ve aynı istikamete giden iki arkadaşımla birlikte bir taksiye bindik.

Bunca açıklamadan sonra konuşkan bir insan olduğum anlaşılmasın, genelde bu sıfatı başkalarına bırakmayı tercih edenlerdenim. Nitekim o gece de öyle bir geceydi. Taksi şoförü arkadan gözlemlediğim kadarıyla düzgün birine benziyordu ama fazla konuşkandı. Bu konuşkanlığın arkasında kendini beğendirme çabası da gizliydi. Ben sadece bir taksi şoförü değilim demeye çalışıyordu kendince.

Konuşkanlar konuşmayı sürdürdü bense karşı koyamadığım bir ilgiyle onları dinledim. Aynı istikamette olsak da üçümüz farklı yerlerde ve en son ben inecektim. Arkadaşlarımı tek tek bıraktım. Son arkadaşım ayrılırken kulağıma eğilip “Bu adam tekin değil, eve varınca bana haber ver,” dedi. Bunca güle oynaya sohbetin arkasından yapılan bu yorumu dikkate almalı mıydım?

Takside ikimiz kalmıştık. Biraz önce açılan burç muhabbeti sırasında taksici, bir arkadaşımın burcunu doğru tahmin etmişti, tekinsiz sıfatını sanırım buna borçluydu.

“Siz ne burcusunuz?” dedi apansız.

“Tahmin edin.”

Bu küçük bir meydan okumaydı… Cevabı hiç düşünmeden verdi.

“Bence siz yengeçsiniz.”

Tahmini doğruydu.

1/12 başka bir deyişle yaklaşık %8’lik bir tutturma şansı karşısında bu yekten ve beklemeksizin yapılan atış, hedefi on ikiden vurmuştu. Hangi özelliğim, hangi tavrım ona burcumu hissettirmişti acaba?

“Bravo nasıl bildiniz?”

 “Neredeyse hiç konuşmadınız yol boyunca, içe dönük bir yapıya sahip olduğunuzu düşündüm,” dedi.

“Başka peki?” dedim.

Onu konuşturmak ve aynasından beni dikizlerken edindiği diğer izlenimleri öğrenmek istiyordum. Eve gidip kirli bohçamı açmadan önce beni tanımayan birinin ilk intibalarını duymak ilginç olabilirdi.

“Yola çıkarken diğer istikameti seçseydik ilk sizi eve bırakacaktık oysa siz arkadaşlarınıza anaçlık göstererek en son inmeyi tercih ettiniz.”

Bu açıklaması ilkinden daha ilgi çekiciydi zira yengeçlerin en meşhur yönü annelik meziyetleri idi.

“Ve belki de…” dedi.

“Evet,” dedim.

“Yalnız kalma kısmını sona atmak istediniz, kim bilir evde kim ya da her ne var ise size kollarını açmış beklemiyor.”

Evde beni yalnızlık, yarım kalmışlıklar, eskimiş hatıralar ve pişmanlıklar yığınından başka bir şey beklemiyordu. Aslında haklıydı, eve çabucak varılacak yolu seçmemiştim. Sahi niye seçmemiştim?

“Yengeç bir tanıdığınız var sanırım bu kadar bilgili olduğunuza göre,” dedim.

“Bu benim hobim aslında. Hem çok okurum hem de gelen gidene tahmin yapa yapa ilerlettim işi. Gerçekten çok zevkli oluyor. Hele de uzun yolda konuşma başlatmak için iyi bir bahane. Yoksa biteviye direksiyon sallamak, hele dur kalk trafikte hiç çekilmiyor.”

Haklıydı. Ne kadar, inanmam dese de hiçbir kadın hakkında az buçuk tutarlı atışlar yapıldığını duyunca gösterilen ilgiye kıçını dönemezdi.

“Çok sıkılmışsınız siz bence, ya bu gece ya da bütün gün, o kadar belli ki suratınızdan,” dedi bu sefer de.

Görebildiğim açıdan dikiz aynasında kendime bakmaya çalıştım. Nerem mutsuzdu? Yüzüm mü asıktı, duruşum mu nemruttu? Bilmediğim ya da farkında olmadığım bir bulut vardı belki üstümde.

“Hatta sizi bir bulut almış da çepeçevre sarmalamış, içinde hapis etmiş,” dedi.

Evet, on beş senelik evliliğim biteli iki sene olmuştu ve hayatıma hiç kimseyi alamamıştım. İstemiş miydim almayı? Geçmişle hesabını kesemeyen bir yengecin geleceğe uzanması o kadar kolay değildi. Burçlara meraklı olan biri olarak bu yorumu kendimden esirgemediğime şaşırdım.

“Evli misiniz?” dedim, atak yapma sırası bendeydi.

“Evlendim ayrıldım. Bana göre değilmiş. Kıskanç kadınlarla başa çıkmak çok zor, benim gibi sosyal bir adamı herkes çekemez. Yanlış anlamayın, karımı hiç aldatmadım ama onun takibine, merakına dayanamadım. Bir şey yürümezse yürümüyor. Üstelemek anlamsız bir çabaydı. Bu arada ben haftada üç gece taksicilik yapıyorum,  gündüzleri ise Moda’dayım. Küçük bir sahafım var, kitap satıp hayat idame ettirmek o kadar zor ki artık, ek iş yapmaya giriştim. Yoksa dükkânın kirasını ödeyemeyeceğim. E ben aslanım, özgürlük benim için çok önemli. Dükkân da taksi de özgür yerler, yoksa gir bir işe çalış filan, hiç bana göre değil. Hem insanın olduğu her yer benim için bir laboratuar. Ama siz yengeçler senelerce aynı yerde çalışırsınız, yani genelde. Tabii yükselen ve ay burcu da çok önemli. Diğer açılara da bakmak lazım. Doğduğunuz sene ve doğum saati de önemli. Oooo bende ne burç kitapları var bir bilseniz, şifa, kuantum, Çin Astrolojisi, aklınıza ne gelirse.”

O konuşurken senelerdir çalıştığım iş yerimi düşündüm. Artık patronlarımla akraba olduğum, kendimi başka bir yerde düşünemediğim, konumlandıramadığım iş yerimi. Alışkanlıklarıma ne kadar bağlı olduğumu ve birlikte olduğum insanlara karşı enayilik düzeyindeki vefamı. Hatta bitkisel hayattaki evliliğimi de aynı sebepten terk edemediğimi. Ben bitiremediğim için de birinin gelip bitirdiğini!

Nasıl olduysa ben de başladım anlatmaya. Ne zaman ayrıldığımı, eşimi bazen ne kadar özlediğimi ama bir daha onunla beraber olmanın mümkün olmadığını, o kadar sene çocuk yapmayı isteyip de yapamadığımı, kendimi çok yalnız hissettiğimi, eve gitmek istediğim kadar bir o kadar da gitmek istemediğimi, her gün başka insanları mutlu etmek adına kendime nasıl eziyet ettiğimi anlattım. Bohçamdan firar edenler şaşırtıcıydı.

Benim eve çoktan varmıştık. Sohbetin ilerleyen kısımları evimin sokağında devam etti ve nihayet bitti.

“Geç oldu, sohbet için çok teşekkürler, işiniz sizi bekler,” dedim ayrılırken.

“Ben teşekkür ederim…” dedi ve ekledi “sizi Moda’ya bekliyorum. Meraklı Sahaf’a.”

“Gelirim inşallah,” dedim.

“İnşallahı maşallahı yok, mutlaka bekliyorum! Konuşuruz, çay içeriz hem size birkaç kitap önereceğim.”

“Tamam gelirim,” dedim.

Parasını ödedim ve taksiden çıktım. Dönüp el sallamayı ihmal etmeden. O da gülerek el salladı.

Telefonum çaldı. Beni haberdar et diyen arkadaşım arıyordu. Eve varıp varmadığımı sordu. Çoktan vardığımı, haber etmeyi unuttuğumu söyledim.

“Ne manyak adamdı o ya, terbiyesizlik etmedi di mi sana?”

“Yok canım ne terbiyesizliği, gayet efendiydi,” dedim.

“Adam sallayıp tutturuyor işte kendince yakınlık kuracak, ne varsa aklında artık, dikkat etmek lazım bu taksici milletine,”

“Haklısın, dikkat etmek lazım,” dedim. Taksici milletinden birinin ziyaretine gideceğimi söylemedim. Gerek yoktu. Eve girdiğimde üstümde bir hafiflik vardı. Belki de bohçam takside kalmıştı.

Yazar
Müjde Alganer
Ankara'da doğdu ve büyüdü. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İşletme bölümünü bitirdi. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İnsan Kaynakları Yüksek Lisans bölümüne devam etti. Farklı bankaların, fabrikaların ve danışmanlık şirketlerinin insan kaynakları bölümlerinde çalıştı. Beyin avcılığı yaptı. İlk romanı, "Yedilemma" Sistem Yayınlarına bağlı Galata tarafından 2010 senesinde, "Var Olmak Yasaktır" adlı romanı ve "Ruj" isimli hikâye kitabı Goa Yayıncılık tarafından 2016 yılında ve üçüncü romanı "Ziziro" Artemis - Alfa tarafından 2019'da yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsiniz

Bir Cevap Yazın