Öykü

Intıs ıntıs ıntıs

Mutfağa giriyorum. Ali masada oturmuş önünde bilgisayar, kulaklıkla ders dinliyor. Annem yemek yapıyor.

“Anne çay var mı?”

“Var!”

Annem bütün varlığıyla dolma dolduruyor. Havada tarçın kokusu.

“Zeytinyağlı mı?”

“Ali etli yemiyor…”

“Ali etli yemiyor, oğlun ne yiyor?” diyorum, demlikten bardağıma çay boşaltırken.

Annem imalı sözlerimden hoşlanmadığını belirten bir bakış fırlatıyor. Başının üzerinde topladığı yarısı kahve yarısı beyaz, bir süredir boya görmemiş saçlarına ve elbisesinin kollarından firar eden kalın kollarına bakıyorum.

“Ablam ne zaman gelecek?”

“Ali akşam bizde kalacak…”

“Yani ablam gelmeyecek.”

“İşi varmış.”

“Ağzıma bir kaşık versene anne,” diyorum dolma içini göstererek.

“Uğraştırma şimdi beni.”

“Açım yahu!”

“Ali’nin yarısını bıraktığı tostu var yesene bak masada duruyor.”

Yeğenim Ali’nin oturduğu dağınık masaya bakıyorum. Üstünde sağa sola dağılmış renkli kalemler, yarısı portakal suyu dolu bir bardak, iki küçük oyuncak araba, yeni öğrendiği yazısıyla birkaç satırı doldurulmuş çizgili bir defter, bir tabakta yarısı dişlenmiş tost, duruyor. Tecavüz edilmiş tırtıklı kenarlı tost bana bakıyor.

Masaya doğru baktığımı hissedince Ali kulaklıklarını çıkarıyor, gözlerini tabletten  bana çeviriyor.

“Ne oldu dayı niye bakıyorsun?”

“Yemeyeceksen tostunu bana verir misin?”

“Ben yicem!” diyerek kafasını çevirip ekrana bakıyor, kulaklıklarını takıyor ve sonra bir anda masanın altına giriyor, biraz bekliyor ardından sandalyesine geri dönüyor. Arada bir şeyleri tekrar ederek mırıldanıyor. Tam duyamıyorum. Sanki bir ”sss” sesi ya da “tısss” sesi çıkarıyor. Ali panikle ekrana basıyor ve konuşmaya başlıyor:

“Öğretmenim ben soruyu duyamadım.”

Ekrandan gelen cevabı, duyamıyorum.

Ali, “Özür dilerim öğretmenim kameradan kaçmadım kalemim yere düştü,” diyor.

“Ne oluyor?” diyorum anneme.

Annem sesini alçaltmaya ihtiyaç duymadan konuşuyor:

“Öğretmen soru sormasın diye ya kamerayı kapatıyor ya kamerayı tavana çeviriyor ya da masa altına kaçıyor.”

“Niye?”

Annem omuz silkiyor, yeni bir yaprak alıyor içine kavrulmuş pirinç, üzüm, soğan bulamacını ustaca yerleştirip kenarlarından hızla kıvırıp ince rulolar yapmaya devam ediyor. 

“Çocuk ayol.”

“Daha yeni başlamadı mı okula?”

 “El kadar çocuk ne anlasın uzaktan eğitimden,” diyor annem.

 “Ablam?”

“Ablan işte güçte, çocuğun başında nasıl dursun? Yok kalem ver, yok defter getir diyor Ali. Hem evde tek başına nasıl kalacak çocuk? ”

“Hımmm…”

“Eskiden elinden alırdık tableti, şimdi tablete bak diye yalvarıyoruz. Arada bağlantı mı ne kopuyor ben anlamıyorum bazen giremiyor derslere.”

“Girmesin ya boş ver,” diyorum çayımı bir dikişte bitirip yenisini koyuyorum.

“Geri kalacak diye korkuyor ablan. Genelde bağlantı kopmazsa sabahtan akşama kadar iyi kötü dinliyor… bütün gün evde oturunca da akşama al sana enerji topu…  evdesin artık biraz oynasan ya çocukla.”

“Geç gelmezsem akşamları oynarız… İşe gitmem lazım şimdi… bir krikkrak da mı yok?”

“Alışverişe çıkamadım,” diyor annem.

Çayımı bitirip mutfaktan çıkıyorum.

 “Kaçta gelirsin Ahmet?” diye bağırıyor arkamdan.

“Bilmiyorum,” diyorum.

Gerçekten de bilmiyorum. Magazin sayfasında sosyal medya fenomenleri dizisi yapmak hangi aklı evvelin işiyse Ahmet gitsin tek başına hem röportaj yapsın, hem çeksin, hem de yazı dizisi hazırlasın. Sağmal inek ne de olsa.

Salona geçiyorum. Akşam malzemeyi şarja koyduğum yere yöneliyorum. Tripodlar köşede bekliyor. Nixon’u elime alıyorum, çantasına koyarken gözüm merceğe takılıyor, 50 mm’de bir tuhaflık var. Daha dikkatli bakıyorum, dış çerçevesi çatlamış. Söylenmeye başlıyorum.

“Ama bu bana yapılmaz ki!”

Söylentim hafif çapta bir bağırtıya dönüşüyor.  Annem elleri dolmalı, terliklerini şaplata şaplata salona geliyor, arkasından Ali… kulaklıklarıyla.

“Kırılmış…” diyorum elimdekini göstererek.

“Allah Allah,” diyor annem, Ali’ye bakıyor.

Ali kulaklıklarını çıkarmış bir bana bir anneme bakıyor,  “Allah Allah,” diyor o da.

“Dün akşam burada zıplarken kırmadın di mi oğlum?” diyor annem, Ali’ye.

Ali, “Dersim başlıyor anane,” diyerek içeri kaçıyor. Bir şeyler mırıldanıyor ben yine ne söylediğini duyamıyorum. Tıslarcasına sesler çıkıyor ağzından.

Annem bıkkın bezgin, “Koyma sen de ortalığa değerli eşyalarını a be oğlum, hangi birinizle ilgilenecem bilemedim,” diyor arkasını dönüp dolmalarına gidiyor.

Elimde kırık 50 mm, sosyal fenomen Muhteşem Ayla’yı hangi mercekle çekebileceğimi düşünüyorum. Eski bir yedek vardı ama nerede? Dur bakalım belki işyerine uğrar ödünç kamera bulurum. Saate bakıyorum, buluşmaya daha var… git karşıya dön Caddebostan sahile gel. Pandemi yüzünden çekimi sahilde yapmayı kararlaştırdık. Mercek için mecbur gitmem lazım. Elimi tripoda atıyorum. Kafa kısmı elimde kalıyor.

“Ali, Ali yiyecem seni,” diye bağırıyorum.

Annem içeriden bağırıyor.

“Ne oldu Ahmet, ne oldu yine?”

Kafayı yerine zor oturtuyorum. İçeri geçip mutfak kapısında duruyorum, ben görmeyeyim diye Ali ekranın arkasına daha çok sığınıyor güya pür dikkat ders dinliyor. Annem dolmaları sarmayı tamamlamış tencereyi ateşe koyuyor. Karnım gurulduyor.

“Ne oldu yine?”

“Muhteşem Ayla beni bekliyor ama merceğim kırık, tirpodun da kafası gitmiş,” diyorum.

Annem ağır çekim bana doğru dönüyor ve soruyor:

“Kimmiş Ayla?”

“Boş ver!”

“Koymayacaktın ortalığa, dedim sana! Dün akşam Ali salonda şarkı söylüyordu ama işim vardı ne yaptığını göremedim,” diyor annem. İtiraflar

Mutfaktan ayrılırken Ali’den yine anlam veremediğim o ses yükseliyor. Tıslı bir şey.

Dönüp arkama bakıyorum. Başını hızla tabletin arkasına saklıyor.

Alet edevatı yüklenip evden çıkmaya hazırlanıyorum. Midem delicesine zil çalıyor. Tam kapıdan çıkacakken yönümü değiştirip mutfağa gidiyorum. Gözlerim Ali’nin masasında bekleyen tırtıklanmış tostu arıyor, bulamıyor. Tabletinin arkasından, ağzı dolu Ali bana korkulu gözlerle bakıyor.

Annem elleri belinde, “Ne arıyorsun Ahmet?” diyor bana.

“Hiç…”

Eşyaları yüklenip evden çıkıyorum ve asansöre biniyorum. Yürüsem mi taksiye mi binsem diye düşünürken asansörün aynasındaki aksime bakıyorum. Muhteşem Ayla sahile gelmeden gidip ortam hazırlamalısın Ahmet, diyorum kendi kendime. Tam o sırada belime yakın hizada bir yerde asansör kabinine, kalın bir kalemle titrekçe yazılmış bir yazı görüyorum. Eğilip bakıyorum.

“Intıs ıntıs ıntıs” yazıyor. Ali’nin yazısına benziyor. Köfteyi çakıyorum…  Duyamadığım o ses bu mu?

“Intıs ıntıs ıntıs” diyorum tempolu bir şekilde asansör aynasında saçımı düzeltip ritim tutuyorum. Doğruca Marmaray oradan Yenikapı’dan işyerine geçip merceği alıp hızla aynı yoldan geri dönüyorum. Plan, Göztepe’de inip sahile gitmek. Elim ağır, taksi iyi olur aslında. Çıkıyorum taksi filan yok. Havaya birkaç küfür sallayıp tabanvaya geçiyorum. Yokuş aşağı vurdum muydu yürüyerek on beş dakika tutmaz sahil. Belki Ayla gelmeden bir tost patlatırım, yanında kahve. Yok iki tost. Kesinlikle iki!

Muhteşem Ayla’yı düşünüyorum yürürken. Bebeksi konuşmaları, saftorik görüntüsüne tezat seksi kıyafetleri ve her daim milletin gözüne soktuğu ayaklarıyla son dönemin popüler zengin tayfasından çatlak lolita. Erkekler ayaklarına hasta. Yalamak isteyenler, giydiği ayakkabılara fahiş fiyat biçenler, kaçan çoraplarını almak için delirenler… türlü türlü fetişistin ve düşlerin baş nesnesi Ayla. Milyon takipçisi var, sponsor olduğu ıvır zıvır üründen deli gibi para kazanıyor üstelik.  Günlük ev hallerini anlattığı saçma sapan canlı yayınlarına en son bin kişi katılmış. Ağızlarının suyu akan onca adam kızın kamerayı ayaklarına çevirip terlik sallamasını bekliyor. Bir de nasıl cool öyle, hiçbir sululuğu ciddiye alıp muhatap olmadan, devam ediyor o ağzı sütlü konuşmalara: Ayyy akşam yemek yemedim, bugün de erken kalktım, yüzüme maske yaptım,  bıt bıt bıt… Ne zaman ki Ayla terliği sallıyor, ayağının kavisini, o cici bici pembe kırmızı ojeli, biçimli parmaklarını ekrandan milletin gözüne sokuyor, efendiler bunu görünce ya Allah diyor, başlıyor ritmik cimnastiğe. E abazalık almış başını gitmiş pandemide. Ritmik deyince birden ıntıs ıntıs ıntıs demeye başlıyorum yine. Dilime yapıştı mı mübarek?

Intıs ıntıs ıntıs ıntıs diyerek yürüyorum bir süre. Kollarım ağrıyor Tütüncü Mehmet Efendi’ye varınca saate bakıyorum. Daha erken. Bir bank görüyorum, nefeslenmek için oturuyorum. Midem gurulduyor. Lan bir simitçi de mi yok? Yok tabii. Ah be Ali bir yarım tostu dayına çok gördün. Yanımdan geçenler bana bakıyor. Kendimle konuşuyorum ne var bunda? Oturduğum yerin tam karşısında bir kuyruk var. Lan bedava bir şeyler mi dağıtılıyor anlamadım ki? Sonradan fark ediyorum ucuzcu bir süpermarket olduğunu. Girip bir bisküvi alsam? Kapıdaki sıra almış başını gitmiş. Üşeniyorum. Çoğu orta yaşın üzeri amca ve teyze, içeri girmek için muhtemelen kalabalığın azalmasını bekliyor. Saatime bakıyorum onların alışveriş vakti tabii. Sonra evlerine kapanacaklar.

Sırada duranlara takılıyor gözlerim: Kamburu çıkanlar, saçları tel tel savrulanlar, parmakları üst üste binenler…  kimsenin yüzü gülmüyor. Kaç zamandır evdeler? Zaten bir ayakları çukurda. Yaşlılık eşittir: Ağrı, sızı, ilaç, doktor, televizyon, gazete, kahvaltı, yemek, telefon, market, uyku. Kimsenin yüzü aydınlık değil. Mutlu yaşlılık var mı acaba?  Başım hafiften dönüyor. Siktiiiir et Ahmet, dünyanın derdi seni mi gerdi? Ulan hayatta en güzel şeylerden biri yemek yemek… Ama ne? Karnımın duvarları birbirine yapışmış amk. Saate bakıyorum, geç kalmayalım, Lolita’ya ayıp. Zaten kızı zor ikna etmişsin Ahmet Efendi.  Bakalım neler yumurtlayacak. Şimdi bol bol pembe ojeli pıtırcık ayak fotoğrafı çekerim. Uzaktan, yakından önden, arkadan.  Şu ayak yalayanlarla da bir röportaj patlatsam Ayla’nın arkasından? Gözü bantlı, sırtı dönük herifler filan…  Intıs ıntıs ıntıs, diyerek kalkıyorum yerimden. Eşyaları yüklenip Bağdat Caddesi’ne yöneliyorum. Güzel bir gün aslında. Sokaklar yarı kapalı ceza evi. Elma dersem çık, armut dersem çıkma. Yaşlılar isyanda, çocuklar saksıda… büyüyor.  Ne olacak dünyanın hali? Geri dönülmez akşamın ufkundayız… dayız ayız yız ız zzzz… Intıs ıntıs ıntıs…

Ah be Ali. Hem 50 m  yedin hem de bir lokmalık tostu fazla gördün dayına.

Göztepe parkına geliyorum. Çok sessiz. Caddeden değil paralel sokağından yürümeye karar veriyorum. Böyle içi çift kaşarlı, yedikçe uzayan cinsinden dışı tereyağlı, kalın bir tost hayali var gözümün önünde, ekmeği ne ince ne kalın. Belki bir tanesi sucuklu olabilir. Başım hafiften dönüyor, midemden sesler yükseliyor. Caddebostan  Migros’un önüne geliyorum. Aklıma hazır sandviçler geliyor. Üçgen şeklinde ikisi bir arada olanlardan hani… yumuşacık kenarsız ekmekten yapılmış. O sırada telefon çalıyor. Arayan Ayla.

“Ben geldim, neredesiniz?” diyor cik cik cik yarı kadın yarı çocuk sesiyle.

“Geliyorum,” desem de içimden niye erkenden damladın geçiyor. Migros’un kapısından gerisin geri dönüyorum. İşte orada… Katlanır bir sandalyede oturuyor sanırım. Sanıyorum çünkü etrafındaki kalabalıktan tam göremiyorum. Herkes selfi çekmeye çalışıyor. Kimisi Ayla’nın ayaklarını çekiyor. Kimisi kalabalığı. Yaklaştıkça anlıyorum, Ayla da Ayla ama… Bir terlikler giymiş ki en az on beş cm yükseklikte, kıpkırmızı ojeli parmakları açık burundan hafifçe taşmış, inci gibi dizili. Geldiği yolu nasıl yürümüş ki o topukla? Üstünde bir bustiyer küçük memelerini cömertçe sergileyen dekoltesini kucağında tuttuğu köpeği kapatıyor biraz. İki buçuk kiloluk saçları kurdeleli, sakallı, kara gözlü şaşkın köpek kalabalıktan rahatsız olmuş tir tir titriyor. Ayla altında boncuklarla işlenmiş kot şortundan uzanan sütun bacaklarını birbirine dolamış, saçları esen rüzgârda hafifçe sallanırken beni görüyor. Hakkını yememek lazım güzel kızmış. Gözüm hafiften kararıyor. Kalabalığı yararak yanına varıyorum. Yani vardığımı sanıyorum. Sonra film kopuyor.

Tansiyonum düşüyor ve ben Ayla’nın yanına varır varmaz yere kapaklanıyorum. Daha doğrusu Ayla’nın ayaklarının dibine düşmüşüm.  Saplantılı bir manyak sanıyor millet tabii beni, kadının ayaklarını öpmeye çalıştığımı onu görünce kendimden geçtiğimi zannediyorlar. Neyse sonra ayılıyorum. Ayla’nın yanındaki iki arkadaşı beni yiyip içiriyor kendime geliyorum. İşimizi yapıyoruz. İşin kötüsü sosyal medyada ayağına kapaklandığım anı ve parmaklarının yanındaki yüzümü gördüğüm fotoğraflar benim röportajdan daha çok ses getiriyor. Ben de gizli bir fetişist olduğumu ilan ediyorum.

Ah be… Ali!

Yarım tostu dayına niye çok gördün Ali?

Intıs ıntıs ıntıs ıntıs!

Yazar
Müjde Alganer
Ankara'da doğdu ve büyüdü. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İşletme bölümünü bitirdi. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İnsan Kaynakları Yüksek Lisans bölümüne devam etti. Farklı bankaların, fabrikaların ve danışmanlık şirketlerinin insan kaynakları bölümlerinde çalıştı. Beyin avcılığı yaptı. İlk romanı, "Yedilemma" Sistem Yayınlarına bağlı Galata tarafından 2010 senesinde, "Var Olmak Yasaktır" adlı romanı ve "Ruj" isimli hikâye kitabı Goa Yayıncılık tarafından 2016 yılında ve üçüncü romanı "Ziziro" Artemis - Alfa tarafından 2019'da yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsiniz

Şuna Bir Yanıt: Intıs ıntıs ıntıs

Bir Cevap Yazın