Yıllar sonra yurt dışından doğduğum mahalleye huzursuz döndüğümde, mahallemi dev bir böceğe dönüşmüş olarak buluyorum. Kuş bakışı projesi böcek şeklinde tasarlanmış. Gövdesi derli toplu; iş yerlerinin, alışveriş merkezlerinin, yeni nesil kafelerin, mağazaların bulunduğu toplanma alanlarıyla dolu. Yerleşim alanların bulunduğu bloklar dışarıya doğru ince veya kalın kollara ayrılmış. Kolları ayıran yollar ve yolların kenarlarında dinlenme yerleri ve çocuk parkları yerleştirilmiş. Burası labirente benzese de, her kol gövdeye bağlandığı için dağınıklık içe doğru toplanmış.
Gövdenin ortasındaki DEVİN adlı meydanın tam ortasında, Devin’in mimarın kızının adı olduğunu tahmin ediyorum, projenin aldığı ödül bir heykel üstünde sergileniyor. Heykel bir hamam böceği. İki kalın ayağı üstüne duruyor, iki, aslında bacak olan, uzvu ile dünyaya benzeyen ödülü tutuyor, ayrıca karşıya bakarak gülümsüyor da. Gülen hamamböceği heykeli, kreş görüntüsü veriyor ortalığa. Heykele biraz daha yaklaşınca böceğin göbeğinde aynen şu yazıyı görüyorum: bu tasarım Kafka’nın Dönüşüm kitabından esinlenilmiştir. Hemen altına da kitabın ilk cümlesi iliştirilmiş ” Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerden uyandığında kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu ” Komik geliyor. Ülke buralarda olmadığım dönemlerde fantastik bir noktaya gelmiş belli ki. İstikametini kaybeden ve nereye ait olduğunu bilemeyen, bir nevi vatansız insan topluluğu burası.
Meydanda buluşmak için sözleştiğim küçük kardeşim Büşra geliyor. Kucaklaşıyoruz ve eve doğru yol almaya başlıyoruz. ” Ne kadar değişmiş buralar ” diyorum ” ama güzel oldu. Hele bizim evi gör tanıyamazsın ” diyor ve kısa bir sessiz yürüyüşten sonra evimizin yer aldığı bloğun önüne geliyoruz. 69.BLOK.
Bir zamanlar tam buradaydı eski evimiz de. Nasıl da denk getirmişler. Bu mahalleye memleketten taşınmıştık o zamanlar. Akrabalarımız önceden yerleşmişti ve bize de onların yanına gitmek düşmüştü. Nereye yerleşeceğimiz belli değildi. Bize ev lazımdı ve evin nasıl yapılacağı belli idi. Önce yer seçilmişti. Tam da bu bloğun olduğu yer. Sonra gerekli hazırlıklar yapılmış, malzemeler alınıp mahalle ahalisi çağrılmış, herkese görev paylaşımı yapılmıştı. Planları yapan Mesut abiydi. Herhangi bir tahsili olmasa da bu işlerden anlıyordu kendi çapında. Görev dağılımı yapılan günün gecesinde buluşulacaktı. Çok heyecanlıydım ama aynı zamanda çocuktum. Uyuttular beni o gece. Ben uyurken geceden sabaha bitirmişlerdi derme çatma evimizi. Tam da bu bloğun olduğu yere. Sabah kalkmış, mucizevi olayla karşılaşmış, şaşkınlığımı gizleyememiştim. Dün yoktu bu ev şimdi vardı. Mesut abi benim şaşkın halimi görünce ” bak oğlum ” demişti ” buna derler gecekondu. Dün gece buraya kondu” Bu esprisine çok gülmüştü.
Kardeşimle asansöre biniyoruz. On birinci kata çıkıp yeni evimize giriş yapıyoruz. Anneyle sarılıyoruz, Büşra hemen kayboluyor. Babam hariç. O kuru bir ” hoş geldinle geçiştiriyor ” Bana tavrında bir değişiklik görmüyorum. O karşı çıktığı halde yurt dışına gittiğim için iktidarı sarsılmıştı ve gördüğüm kadarıyla bacağı gibi hala sarsak duruyor. Koca salon tenha, Büşra odasına çekilmiş. Herkesin bir odası vardı artık burada ve her oda kalorifer petekleri ile ısınıyor belli ki. Halbuki o iki küçücük odadan ibaret evde tek odada soba vardı. Tüm ev ahalisi sobanın etrafında yemek yer, oturur ve uyurdu. Isınmak genişledikçe herkes kendi inine çekilmiş. Annem yeni mutfağına doğru gidiyor. Yoldan gelenin aç olduğu varsayımı olduğu yerde duruyordu. Elindeki yemekleri yemek masasına taşırken masanın kalabalıklığı gözüme çarpıyor. Yer sofrasından sandalyelere oturunca yemek için daha fazla malzeme kullanılır olmuş. Yerdeki sofranın mütevazi tavrı yoktu. Halbuki yer sofrasında ortada bir tencere, etrafında oldukça fazla sayıda ekmek ve herkese birer kaşık yetiyordu. Babam neden hiç konuşmuyor? ” hadi sofraya” deyince annem otomatik kalkıyorum. Sandalyelerden birine oturuyorum. Babam ağır ağır kalkıyor, aksayan bir bacağını eliyle destekliyor. Karşıma oturdu. Yemekler konulduktan sonra evin diğer üyesine sesleniyor annem. Çağrıya yanıt alınamıyor ve yemeğe başlanıyor. Yemek boyunca tek kelime edilmiyor. Annem sofrayı toplarken babama bakıyor bir yandan. Babam ona bakmamak için çaba harcıyor ama o bakışlardan kaçamıyor. Annemin salık vermesiyle babam benimle zaruri konuşma safhasına geçiyor.
-Ee bunca yıldan sonra ne demeye geldin?
-Memleketimi özledim. Oralarda olmuyor.
-Demek memleketini özledin. Simdi mi aklına geldi. Sana gitme demiştim. Sen ne yaptın. Ardına bile bakmadın. Beni çiğnedin.
-Baba yine başlama.
-Tamam başlamam. Sustum. Ama şunu bil ki benden sana en ufak yardım yok. Burada da kalamazsın. Herhalde kendine bir şeyler biriktirmişsindir.
-Baba burası benim de evim.
-Senin de evin ha. Bak bakalım gittiğin eve benziyor mu burası. O köprülerin altından çok dereler geçti beyefendi. Yok öyle canım istedi gideyim, sonra vazgeçtim geleyim.
-Tamam baba. Giderim ben. Kalmam.
Babam kalkıyor sofradan. Sigara saati gelmiştir. Bir türlü bırakamadı. Mutfağa doğru gidiyor. Biraz sonra annem gelip, gülümseyip yanıma oturuyor.
-Bak oğlum canim benim. Babana bakma sen. Biraz huysuzlaştı son yıllarda.
-Tamam anne sorun değil.
-Ben ona dedim bu oğlan zaten burada durmaz. Yani eskiden de öyleydin sen. Durmazdın yanımızda.
-Neyse anne merak etme bakarım bir şeyler ben.
-Ev falan tutacaksan bizim Mesut var ona git.
-Bizim Mesut abi mi. Ne yapıyor o?
-Mesut aldı yürüdü. Müteahhit oldu, inşaatlar yapıyor. Buranın inşaatında da o vardı. Sonra dükkan açtı. Dükkanı şeyde, Böceğin göbeğinde.
Annemin böcek lafı tuhafıma gitse de bir şey demiyorum. Mesut abiye bak. O zamanlardan belliydi bu işlere gireceği. Ticari zeka da vardı.
-Bizimkiler neler yapıyor anne.
-Ne olsun kuzum. Herkes evinde barkında. Ablanlar aldılar başka mahalleye gittiler. Ayda yılda bir gelirler. Abinse hayırsız. Bu evi kendi üstüne yapmak istedi. Baban hayır deyince küstü. O gün bugün konuşmuyorlar. Bazen işte arıyorum, bağırıp çağırıp yüzüme kapatıyor.
Bunları söylerken dikkat ettim annemin yüzünde herhangi bir üzüntü görmedim. Eskiden olsa ortalığı ayağa kaldırır, herkesi barıştırmak için elinden ne gelirse yapardı. Gerçi az önce bir evden kovmadığı kalmadı beni ama. Neyse.
-Bu arada anne Büşra nerede?
-Odasında. Çıkmaz o odasından. Az önce de gelmedi yemeğe zaten. Acıkırsa mutfağa gider yer bir şeyler.
-Dur ben bir bakayım.
Büşra ile konuşmak için odasına gidiyorum. Kapıyı açınca Büşra nın yüzü bozulmuş halde kulaklığını çıkarıyor.
-Abi kapıyı çalmak yok mu?
-Kapıyı mi?
-Neyse abi ne vardı?
-Yok bir şey.
Hemen oradan çıkmam gerektiğini anlıyorum. O ise kulaklığını takıp devam ediyor müzik dinlemeye.
Salona geri döndüğümde babamın geldiğini sigara tanıdık kokusundan anlıyorum. Eskiden de tütün içerdi. Yanındaki koltuğa oturuyorum. O dışarı bakıyor. Gördügü şey oturduklarıyla aynı bloklardan biriydi. Mahallede her sokak bir blokta yaşıyor gibiydi. Dikine oturum.
-Baba abimle neden konuşmuyorsunuz.
-O da senle aynı hamurdan. Ne konuşacağım o nankörle.
-Baba doğru düzgün anlatır mısın.
-Para, mal, mülk ne olacak. Buralara gelip evlerimizin yerine bu blokları yapacaklarını söylediler. İşte Mesut hepimizi ikna etti. Kentsel dönüşüm yapacaklarmış. Sonra dediler ki ya küçük ev vereceğiz ya da ayni büyüklükte ev isteyecekseniz üste para vereceksiniz.
O sırada annem geliyor ve sözü ele alıyor. Babamdan daha hararetli olmasına şaşırıyorum.
-Biz tabi geniş ev istiyoruz. Yıllarca tek göz evde rezil olmuşum. Doğru düzgün mutfak bile yok. Böyle olunca da üste para istediler. Abinle anlaştık paranın birazını o ödedi. Yarısını. Sonra tapular verileceği sırada geldi tapuyu benim üstüme yapın dedi. Kabul etmedik. O da bastı gitti. Parasını ister arada. Hepsi bu. O kadar sene bak, besle büyüt. Kalksın iki kuruş para için sana böyle davransın. Evlat dediğin nedir ki zaten. Besle kargayı oysun gözünü.
Bu laf banaydı da aynı zamanda. Sustum o yüzden.
Bana ayrılan odaya gidiyorum. Bu evin sessizliği yabancı geliyor. Kendimi de, burada yaşayan insanları da buraya yabancı görüyorum. Mesken genetik bir mesele. İnsanlar göçebelikten yerleşik hayata bir anda geçmediler sonuçta. Biraz farklı olsa da bizimkilerin durumu da aynı. Aynı yerde yerleşiklerse de yükseklik farkı var. Zemin kattan bu kadar yükseğe çıkınca mevsimsel farklar bile olur. İnsan evriminde en önemli aşama, atasının mevsimsel değişimler nedeniyle dallardan aşağı inmiş. Buradan sonra macera başlamış; iki ayak üstüne durma, tehlikeleri görmek için gözün gelişimi, parmak kullanımı ile beynin gelişimi. Bu ailenin evrimi kaçınılmaz bu durumda. İndi atamız, biz çıkıyoruz. Geri geri evrim. Şimdi yastığa başımı koyuyorum ve uyumak için dua ediyorum. Sanırım uykuya daldığım son anda da babamı bir maymun olarak hayal ediyordum.
Sabahın olduğunu her gün doğmaktan bıkmayan güneşin ışınlarından hissediyorum. Yüzüme vuran sıcaklığından dolayı ona her gün teşekkür eden gurulara özeniyorum bir an. Sonra vazgeçip uyanmak için her zaman yaptığım gibi öbür yanıma koyduğum telefonuma uzanıyorum. Yorganımın diğer tarafı açılınca gereğinden fazla bir soğukluk hissediyorum. Bu hissin anlamı değişmeye başlıyor. Soğukluğun nedenine odaklanıyorum ve o anda kalakalıyorum. Islaklık. Bir an inanamıyorum. Bunu görmek istemiyorum. Benim ağzımdan çıkamaz bu kelimeler. O yüzden tanrıya başvuruyorum, o anlatsın.
Telefonuna uzandı. Yorganın diğer tarafı açılınca gereğinden fazla bir soğukluk hissetti. Bu hissin anlamı değişmeye başlamıştı. Soğukluğun nedenine odaklandı. Kalakaldı. Islaklık. İnanamadı. Aynı anda dehşetli görmek isteği ile yorganı aniden kaldırdı. Burnuna gelen koku tüm görüntüyü silmişti. Kocaman ıslaklık yatağı kaplamış belki de taşmıştı. Felç olmuş gibi ayaklarını hareket ettiremiyordu. Sadece bedeninin üst tarafını sağa sola anlamsızca hareket ettiriyor, bir yandan da gözleriyle çareler arıyordu. Kapıya takıldı gözü ve bir an önce kalıp o kapıdan çıkıp bir şeyler yapmak istedi. Hafif davrandı ise de kalkamadı ilkin. Sidik kokusu bedenini ele geçirmiş gibi hakimiyetini kuruyordu.
En son yurt dışına gitmeden önce yine bu topraklarda, yani evin olduğu bu yerde olmuştu. Simdi döndü geldi ve yine aynı ıslaklık. His aynı his, koku aynı koku, baba aynı baba. Belki maymun olmuştur simdi diye umdu bir an ama ona bir şey olmazdı. Eskiden bu ıslaklığın en zor tarafı o koku idi. İzler yok ediliyordu ama koku uzun bir süre duruyordu ve uzun süre duran her şey gibi dillere dolanıyordu. Baba için bundan daha güzel fırsat mı olurdu hiçbir şeyin değişmediği argümanını suratına çarpmak için.
“Gece uyanıp uyanıp bu kadar su içmenin bedeli bu olur. ” dedi ayaklarının altının da ıslak olup olmadığını kontrol ederken. Bir ara uyandığında dönüş için bilet de aldığını bu arada hatırladı. Hemen vücudunun üst tarafını çevirdi telefona doğru, aldı eline ve saate baktı. Yeteri kadar zaman var görünse de bu görüntü kuru bir durum için geçerliydi. Hemen kalkmalı, yataktaki ıslak çarşafı, yorganı toplayıp ayak ucuna basarak banyoya götürmeli, kirli sepetine attıktan – bu yeni hayatın yeni eşyalarından biri bu sepet- sonra hazırlanıp kimseye görünmeden kalmalı ve gitmeli idi. Bunların hepsini yapardı eğer bu koku olmasa. İnsanın en derin hatıraları kokulardır. En büyük travmaları da öyle belli ki. Bu yüzden öncelikle şu pencereye ulaşmak, açmak, kokunun gitmesini ummak dışında yapabileceği hiçbir şeyin olmadığına inanıyordu. Yataktan uzandı ve ulaşmaya çalıştıysa da pencere o kadar yakın değildi. Kalkmaktan başka çare de kalmamıştı. O anda kapı kulbu çevrildi ama nafile kapı açılmadı. Gece en son su içtiğinde kapıyı içerden kilitlemişti. Baba uyanmadan bu işi bitirme planı suya düşmemişti henüz çünkü babanın uyanıp uyanmadığı belirsizdi. ” oğlum kalkmadın mı daha .” Gelen annesi idi ve babası yoktu yanında. ” kapın neden kilitli”. Annesinin bu sorusuna verecek cevabı yoktu, o yüzden cevap da vermedi. Ağzından kendisinin zor duyabildiği bir homurtudan başka bir şey çıkmadı. Ayakları uyuşmuş olabilirdi ama yine de sürükledi kendini çünkü o pencere açılmalıydı ki koku gitmeliydi. Yataktan iki bacağını aşağı indirdi, üstünde ayağa kalkmak istedi. O anda aklına yine daldan aşağı inen atalarının iki ayak üstünde durmaya çalışması geldi. Onlar yaptıysa o da yapabilirdi. Yaptı da. Başı döndü ama dengede durmayı başardı. Pencereye ulaştı, kulbunu tuttu, çevirmeye çalıştı ama çevrilmedi. Yeniden denedi olmadı. Nedenini aramaya başladı. Annesi bu sefer kapıya vurdu ” oğlum ne oldu. Aç kapıyı” ” anne ne oldu ” diye soran kız kardeşi de kapıya dayandı. Anne cevap vermedi ve kapıya vurmaya devam etti. Çok sesli vuruyor baba uyanabilirdi ” abi kapıyı açsana. Ne oldu “. ” geliyorum ” diye bir ses çıkarabildi sonunda ama duyulup duyulmadığından emin olamadı. Şimdilik pencerenin açılmama nedenine odaklanmıştı. Bunlar kapıyı çalar çalar giderdi nasılsa. Camdan dış kısma baktığında oradan vida ile sabitlendiğini fark etti. Eski evde de aynısı vardı. Kent, tam da dönmemişti. Saate bakmaya gerek duymuyordu çünkü bu durumda uçağın kaçmaması imkansızdı. Vidanın dışarıda olması da cabası idi.
“ne oluyor burada” diye babanın sesi geldi. Pencereyi bıraktı şimdi. Kapıya doğru gelirken kesilen seslerin neden kesildiğini merak ediyordu. Babası merakını giderir şekilde hemen kocaman bir kahkaha patlattı. Başladı konuşmaya tam kahkaha bitmemişken ” niye çıkmıyorsun lan. Açsana kapıyı. ” ” sabahtan beri çıkmadı ” deyince annesi babadan yeni bir kahkaha geldi. Bu sefer kahkahaya kız kardeş de katıldı. Baba elindeki saza devam etti ” kokuyu almadınız mı. Bu eskiden de böyleydi. Kapıyı kilitlerdi hatırlamadın mi” anneden ve kız kardeşten ses gelmeyince baba yeniden girdi söze ” işemiştir altına. Kokuyu almıyor musunuz? Koklayın bakın. Hadi aç kapıyı anlaşıldı her şey. Dünyanın neresine gidersen git sidiğini de beraberinde götürüyorsun değil mi. Hadi gidelim acıktım ben.” Dedikten sonra babasının ayak seslerini duydu. Gitti her şeyi açığa vurup. İçerde kalmanın, pencereyi zorlamanın bir anlamı kalmamıştı. Kapıyı açtı. Anne burnunu tutuyordu, kız kardeş yerlerde gülme krizi geçiriyordu. Tanrıya gerek kalmamıştı, bir işe de yaramamıştı.
O anımı hayatım boyunca unutamayacaktım. Kalkıp hazırlanıp evden çıkıyorum bir daha buraya dönmemek üzere. Dönmüyorum da.
Sonra günün biri geliyor 6.9 büyüklüğünde depremle birlikte yeniden her şey yukarıdan yere dönüyor. Gitmiyorum. Tanrıyı gönderiyorum.
Taş taş üstünde kalmamıştı. Yerle bir olan blokta un ufak olan duvarların arasından sağlam kalan vidalı pencere görünüyor.
Aralık 2024


