Daha önce Türkçe’de Şeytan ve Maske ve Hırsız isimli kitaplarıyla okuyucularıyla buluşan Japon yazar Fuminori Nakamura’nın Yok Oluşum isimli romanı Doğan Kitap etiketiyle raflardaki yerini aldı.

Tanıtım bülteninden
“Bu sayfayı çevirirsen belki de tüm hayatından vazgeçmiş olacaksın.” Böyle diyordu ilk sayfa. Ama eski hayatımdan vazgeçmeye hiç niyetim yoktu. Onun geride bıraktığı yarım kalmış işleri olabilirdi belki ama bu benim derdim değildi. Benim tüm istediğim onun kimliğiydi.
Yok Oluşum, insan ruhunun keşfine, travmanın bireyi nasıl şekillendirdiğine ve karanlık tutkuların insanı nasıl bir katile çevirebileceğine dair bir roman. Hırsız ile Şeytan ve Maske romanlarının yazarı Nakamura’dan acı, aşk, intikamla dolu bir bilmece…
Camus ile Chandler, Yok Oluşum’da illüzyonlu aynalar üzerinden Japonya’da buluşuyorlar… Nakamura’nın dünyasında hepimiz günahlarımızla olduğu kadar (belki daha çok) cahilliğimizle lanetlenmişiz. Kimiz? Burada ne yapıyoruz? Bu soruların yanıtlarını bilmiyoruz ama zaten bunun önemi de yok. “Bu sayfayı çevirirsen belki de tüm hayatından vazgeçmiş olacaksın”, gerçekten. Nakamura için bu bir seçimden çok, kaçınılmaz olan.
— Los Angeles Times
Kitaptan tadımlık
Dağ evinde daracık bir oda; masa üstünde, asırlardır burada okunmayı bekliyormuşçasına ilk sayfası açık bırakılmış bir el yazısı metin.
Diğer tek mobilya, basit bir yatak. Her adımda gıcırdayan ahşap bir zemin. İnce camı hafif bir esintiyle bile zangırdayan yorgun bir pencere.
Düşüncelerim çantamdaki envaiçeşit kimlik belgesine kaydı. Bir sigorta kartı, ikametgâh belgesi, hatta bir emeklilik cüzdanı; hepsi Ryodai Kozuka adına. 1977’de doğmuştu, benden iki yaş büyüktü. Japonya’da kimlik başvuruları şaka gibiydi. Kimliklerin hiçbirinde benim fotoğrafım yoktu ama bunları kullanarak pasaport başvurusunda bulunabilirdim. Ryodai Kozuka’nın yerine geçebilirdim.
Sayfalardaki metne baktım. Kâğıtlar eskiydi, sadece bir klipsle tutturulmuşlardı. Bu müsvedde Ryodai Kozuka tarafından yazılmış olmalıydı. Yerine geçmek üzere olduğum adama ait bir anlatı, hatta bir yaşamöyküsü.
Odanın köşesinde beyaz bir bavul duruyordu. Kalbim biraz daha hızlı attı. O bavulu buraya ben getirmemiştim. Zaten orada duruyor olmalıydı. Kozuka’nın cesedi. Ağaçlar pencerenin dışında dans ediyor, sanki bana bu yerin karanlık ruhunu anlatmak istiyorlardı. Fakat ne yapmam gerektiğini hemen anlamıştım. O
bavulu ormana gömecektim ve bu iş tamamen bitecekti.
“Bu sayfayı çevirirsen belki de tüm hayatından vazgeçmiş olacaksın.” Böyle diyordu ilk sayfa. Ama eski hayatımdan vazgeçmeye hiç niyetim yoktu. Onun geride bıraktığı yarım kalmış işleri olabilirdi belki ama bu benim derdim değildi. Benim tüm istediğim onun kimliğiydi.
Cılız masa lambasının ışığı, tozun üstüne turuncu bir parıltı yayıyordu. Bir sigara yaktım ve dandik müsveddenin sayfasını çevirdim.
Her şey cenaze töreniyle başlamıştı sanırım.
Yakınlarda yaşayan bir kız kaçırılmış, ölü bulunmuştu. Sınıf arkadaşlarımdan birinin kız kardeşi. Kara cenaze giysileri içinde terleyen insanlar etrafta tuhaf tuhaf dolanıyorlardı. Ben o zaman üçüncü sınıftaydım ve karalara bürünmüş bu yabancıların sınıf arkadaşımı kuşatmalarını izliyordum. Arkadaşımın ana babası
tabutun yakınında dikilmiş, ellerinde kayıp kızın portresini tutuyorlardı.
Otuzlu yaşlarında işsiz bir adamı yakalamışlardı. Adam arabaya girsin diye kızı kandırdığına ve tekmeleyip çığlık atmaya başladığında onu öldürdüğüne dair
ifade vermişti. Cüsseli bir adamdı, eski püskü basketbol ayakkabıları giyiyordu. Onu birkaç kez kasabada dolanırken görmüştüm, yürürken hafif öne eğiliyordu.
Sınıf arkadaşım başka babadan olan kız kardeşini oldum olası sevmediğini söylemişti. Galiba bana bunu söylemesinin sebebi, benim de sevmediğim ve başka
babadan olan bir kız kardeşim olmasıydı.
Salon boşalmaya başlayınca bir şey söylemek üzere yanına gittim. Ağzım kurumuştu. Kısa nefesler alıp veriyordum. Kızın öldürülmesi ve tutukladıkları adam
yeterince ürkütücüydü zaten ama beni asıl dehşete düşüren sınıf arkadaşımdı. Ona fısıldayarak seslendim. Cenaze salonunu süsleyen ışıklar, yabancıların gergin
siluetlerini zeminde dolanan gölgelere dönüştürüyor, gölgeler üst üste biniyor, döşemeyi kaplayan muşambanın üstünde garip, geometrik şekiller oluşturuyordu.
“. . . Ne oldu?”
İçimde tüm bunlara onun sebep olduğuna dair bir his vardı. Belki de o devasa adam, o işsiz güçsüz ve bir başına bırakılıp karanlık tarafını sergilemekten başka
yapacak bir şeyi olmayan ‒ya da belki de karanlık kendi kendine yayılmıştı‒ adam perişan halde kasabayı dolanırken güzelim kız kardeşini ona göstermişti. Yoksa sınıf arkadaşım et parçasıyla kandırılan sokak köpeği misali kız kardeşini adama yem olarak mı atmıştı?
O zamanlar şu terimin varlığından haberim yoktu fakat sanırım kusursuz cinayet dedikleri buydu. Kendi ellerini kirletmeden o çılgın, tehlikeli sapığı kıza saldırması için kışkırtmıştı. Ancak sınıf arkadaşım o sırada bana boş bakışlar atıyor, gözleri yaşlarla doluyordu. Tahminimin yanlış olduğunu fark ettim. Anne babası başını okşayarak onu rahatlatmaya çalıştılar. Sıra sıra duran yabancılar da aynısını yaptılar. İçimde çirkin bir his kabardı. Boynumda ve yanaklarımda nabız gibi
atan iğrenç bir sıcaklıktı bu. Şaşkınlık içinde arkadaşıma baktım, sanki kıskanıyordum onu. Üst üste binmiş gölgeler tarafından kuşatılmıştım.
Fuminori Nakamura kimdir?
Fuminori Nakamura, 1977’de doğdu. İlk romanı Cu ile 2002’de Şinço Yeni Yazarlar İçin Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Ardından Şako ile 2004’te Noma Yeni Yazarlar Ödülü’nü, Tsuçi no Naka no Kodomo ile 2005’te Akutagawa Ödülü’nü aldı.
2010’da Japonya’nın en önemli edebiyat ödüllerinden Kenzaburo Oe Ödülü’ne layık görülen Hırsız 2013 yılında Wall Street Journal tarafından 2012’nin En İyi Romanları’ndan biri seçildi.
Nakamura, 2014 yılında Kara Roman’a katkılarından dolayı David L Goodis Ödülü’ne, 2016’da Yok Oluşum ile Prix des Deux Magots Bunkamara Ödülü’ne hak kazandı.
Hırsız, Japonya’da 250 bin sattı ve İngilizce ve Fransızca dahil on iki dilde yayımlandı.


