Çeşitli mecralarda yazıları yayımlanan; öyküleri, kitap ve sinema inceleme yazıları ile edebiyat dünyasında yer alan Sitare Kanşay Sarayönlü, kahramanlarını genelde kadınlardan seçerek kadınlık hallerini görünür kılmıştır.
Toplam on öyküden oluşan Tanıdık, hayatın doğasıyla uyumlu, günlük yaşamın olağan akışı içerisinde zaman zaman karşılaştığımız, duyduğumuz, gördüğümüz şeyleri edebiyatın konusu haline getirerek lezzetli bir okuma yolculuğu sunuyor. Kişiler kadar zaman ve mekan betimlemeleri de kimi öykülerde geniş bir yer tutuyor. Bu da öykünün ruhuna bürünmemizi kolaylaştırıyor.
Editörlerimizden Gonca Atalay’ın Sitare Kanşay Sarayönlü ile Tanıdık üzerine yapmış olduğu söyleşiyi sizlere sunuyoruz.
Gonca Atalay (G.A): Sitare Hanım öncelikle geride bıraktığımız Ankara öykü günlerinden biraz bahseder misiniz?
“Ekoloji” temalı Ankara Öykü Günlerine “Genç Öykücülüğümüzde Doğa Tasvirleri” konulu sunumumla dâhil oldum. Çalışması, anlatması son derece keyifli bir konuydu. Edebiyatımızın doğa tasvirleri konusunda ne kadar zengin bir birikime sahip olduğunu bir kez daha deneyimledim. Yaşar Kemal, Buket Uzuner, Erendiz Atasu, Latife Tekin gibi yazarların yanı sıra yeni kuşak öykücülerimizin metinleri de doğa tasvirleri açısından son derece zengin. Doğu ile batının kesiştiği yerde, dört mevsimin yaşandığı, etrafı denizlerle çevrili, doğal ve tarihi zenginliklere sahip muazzam bir coğrafya da yaşıyoruz. Böyle bir memlekette yaşamak öykü yazarlarına geniş imkanlar sunuyor. Diğer yandan da zor bir coğrafya burası. Özellikle son on yılda yaşanan doğa felaketleri, orman yangınları, kuruyan ırmaklar, plansız yapılaşma, çekilen göller “gelecek nesillere nasıl bir dünya bırakacağımız,” konusundaki endişeleri arttırıyor. Yazarın kaleme aldığı metinlerdeki ifade biçimi ve altını çizdiği meseleler içinde yaşadığı evrenden ister istemez etkileniyor. Bu da ekoeleştiriyi metinlerin ana teması haline getiriyor. Artık doğanın güzelliklerini anlatmaktan ziyade, çevre sorunlarını merkeze alan öyküler yazıyoruz. Doğayı sadece bir mekân tasviri olarak ele almak yerine, hikayenin öznesi haline getirerek dikkat çekmek istiyoruz. Çünkü edebiyatın temel konusu insan ve çevresi. Öykü yazarları olarak, kusursuz metinler ortaya koymak ve okuru mutlu etmenin yanı sıra dünyayı daha güzel bir yer haline getirme misyonumuz olduğuna inananlardanım. Tüm sanatçılar gibi.
G.A.: Öykülerinizde genel olarak kahramanlarınızı kadınlardan seçmişsiniz. Kadın cinayetlerinin çok arttığı günümüzde kadının görünür kılınması adına çok değerli bir davranış. Siz de kitabın öykülerini seçerken bu bağlamı göz önünde bulundurdunuz mu?
Ben Duygu Asena, İnci Aral, Erendiz Atasu, Nezihe Meriç, Füruzan ve Pınar Kür gibi yazarların kitaplarıyla büyüdüm. Edebiyata ve yaşama bakışımı şekillendirmiş olmaları kaçınılmazdı. Diğer yandan toplumumuzun en önemli sorunlarından biri, içinde bulunduğumuz çağda halen, kadın sorunu. Ataerkilliğin ısrarla dayatıldığı bir toplumuz. Kadının sosyal hayatta, evde, işte halen kendini gerçekleştirmek için çok mesafe kat etmesi gerektiği bir noktadayız. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi kadın cinayetleri diye bir gerçeğimiz var. Kendi kaderini belirlemek isteyen kadınlar cinayete kurban gidiyor. Ayrılmak, boşanmak, uzaklaşmak istemenin cezası ölüm. Bir yandan da sistematik olarak çocuk yetiştirme, ev işleri, yaşlı bakımı gibi işler kadının göreviymiş gibi empoze ediliyor. Ortalama bir kadının kendini bu sarmaldan kurtarıp, tek başına var olabilmesi gittikçe zorlaşıyor.
Nihayetinde kadınlarla ilgili yazılacak çok şey var. Kadınlar hakkında yazmayı seviyorum. Öykülerimde güçlü, mücadeleci, kendi ayakları üzerinde durabilen, cesur kadın karakterler yaratmayı seviyorum. Umarım yazdıklarım birilerine ilham oluyordur.

G.A.: Kitabın 3.öyküsü olan “Oyuncu Bellek”’te nörolojik bir hastalık ile istismar mağduru bir kadının zihin bulanıklığını çok güzel harmanlamışsınız. Çarpıcı bir öykü olmuş. Unutmanın bir ceza mı yoksa ödül mü olduğu fikri öyküyü okurken benim zihnimi çok meşgul etti. Siz de bu soruyu düşündünüz mü yazarken?
Yakın çevremde de demans sorunu yaşayanlar olduğu için bu epeydir benim de zihnimi meşgul eden bir konuydu. İnsanın geçmişini, onu var eden, bugüne taşıyan, yüklendiği, biriktirdiği birçok şeyi unutması çok trajik. Diğer yandan hatırlanmak istenmeyen anıların bir kısmı da belleğin girdabına kapılıyor belki. Bazı insanlar için bu ödül müdür? Pek azı için belki. Kanımca günün sonunda tercihimiz hatırlamak, olan biteni zihnimizin süzgecinden geçirerek travmalarımızın üstesinden gelmeye çalışmak yönünde olacaktır. Öykümdeki kadın öyle şeyler yaşamış ki, unutmak ona kaçış yolu oluyor.
“Oyuncu Bellek “ adlı öykümde uzun yıllar öncesinde yaşanmış bir olaydan yola çıktım. Gerçek hayat bazen tüm hikayelerden daha şaşırtıcı olabiliyor. Bu biraz klişe olsa da klişelerin çoğu da gerçeğe yakın şeyler değil mi?
G.A.: “Ziyan” öykünüzde başta da belirttiğim gibi mekân ete kemiğe bürünmüş, geniş bir yer bulmuş kendine. Bir köyün, bir cemaatin, bir grup erkeğin bir kadının hayatını nasıl değiştirebildiğini, aslında hep duyduğumuz bir gerçeği resmediyor. Tam adı gibi “ziyan” edilen kadınların anısına bir saygı duruşu gibi olmuş öykünüz.
“Ziyan” öyküsü benim için çok özel. Çünkü babaannemden esinlendim. Kendisi aynı öyküdeki gibi, köyden parasız yatılıya gitmek için yola çıkacağı gün babasının cayması yüzünden okuyamıyor. Yaşamı bambaşka bir yöne eviriliyor. Erken yaşta evlenip altı tane çocuk büyütüyor. Altısını da üniversitede okutmayı başarıyor. Eğitimi yarıda kaldığı halde devlet memuriyetinden emekli oluyor. Çok zeki ve kendini geliştirmeye meyilli bir insandı. Onun hikayesini yazmak, uzun yıllar önce kaybettiğim babaannemi yaşatmak istedim. Belki birilerine ibret olur diye.
Öykü ellili yıllarda geçiyor olsa da kadınların okumak için evden uzaklaşması günümüzde dahi tabu. Kadın evlenmeden önce babasının, evlendikten sonra kocasının boyunduruğu altına sokulmak isteniyor. Okumak kadının kendi kaderini belirlemeye doğru çıkacağı yoldaki en önemli eşik. Bu yüzden kız çocuklarını okutmak için atılan her adım çok önemli. Her şeyin başı eğitim.

G.A.: Öykülerin ortak bir yanı kadın kahramanlarken bir diğer yanı da var olmak, kendini ispat etmek, kendini gerçekleştirmek ya da hayatta kalmak için başkaldıran kadınların olması. Ne kadar “tanıdık” değil mi?
Eğer kadınsanız bir adım öne çıkmak için illa ki bir mücadele vermek zorundasınız. Vereceğiniz mücadelenin türü mensup olduğunuz toplumsal sınıfa, konuma, yere ve zamana göre değişebilir elbet. Sadece ülkemizde değil tüm dünyada bu yüzyıllardır böyle.
Öykülerimde olabildiğince gerçeğe yakın karakterler kurgulamaya çabalıyorum. Çevremde olup bitenlerden, yaşadıklarımdan, okuduklarımdan, haberlerden etkileniyorum. Ekonomik özgürlüğünü kazanan kadın karar mekanizmasına dahil olabiliyor. Kadının kurtuluşu, okuyarak, çalışarak, tabi ki her zaman erkeğin karşısında değil, çoğu zaman onunla omuz omuza kendini var edebilmekte.
G.A.: Duygu Asena’ya göz kırptığınız son öykünüz “Kesişme”’de günümüz Türkiye’sinin en ciddi sorunlarından biri olan kadın cinayetleri öykünün içinde çok göze batmadan ortaya çıkıyor. Bu konu hakkında ne söylemek istersiniz?
Kadın cinayetlerinin yıllardır dayatılan ataerkil düzenin ürünü, siyasi bir realite olduğunu düşünüyorum. “Ya benimsin ya toprağın,” anlayışı, kadını erkeğin malı gibi gören zihniyetin şiddete dönüşmüş halidir kadın cinayetleri.
Doksanlarda entelektüel bir başkaldırı ortamı vardı. Feminizm daha çok tartışılıp konuşuluyordu. Kadınların sesi daha çok çıkıyordu. Şimdilerde bir bastırılmışlık gözlemliyorum. Bir yandan da toplumda inanılmaz bir şiddet eğilimi var. Neredeyse her gün yeni bir kadın cinayetine uyanıyoruz. Bunu en kısa sürede hukuksal düzenlemelerle; uzun vadede ise eğitimle aşmak zorundayız.

G.A.: Son olarak Türkiye’de kadın yazar olmak üzerine tecrübelerinizi dinlemek isteriz.
Kadın ya da erkek yazardan ziyade, iyi edebiyat ve vasat edebiyat var bence. Hedefim özgün, okurun kendi tecrübeleriyle harmanlayarak benimseyip sahipleneceği, gerçekçi ve güzelim Türkçemizi ileriye taşıyabilecek metinler kaleme almak. Öykülerimin ödüllere değer görülmesi beni motive ediyor. Daha iyisi için kendimi zorlamayı, deneysel öyküler yazmayı seviyorum.
Diğer yandan bizim gibi ataerkil kültüre sahip toplumlarda, kadının sesini duyurmak adına edebiyat geniş imkânlar sunuyor. Ülkemizdekine benzer kültürel özelliklere sahip Japonya’da da bu böyle. Kadın yazarlar çokça takip ediliyor. Kadın okur sayısının artışı da göz ardı edilmemeli. Kadın yazar kimliğimi de seviyor ve sahipleniyorum. Bununla birlikte bir yazar en çok ne ister? Çokça okunmak ve hatırlanmak.


