Mehmet Zaman Saçlıoğlu artık Yapı Kredi Yayınları’nda. Saçlıoğlu’nun Beş Ada isimli kitabı Yapı Kredi Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı.

Tanıtım bülteninden
Mehmet Zaman Saçlıoğlu, gündelik olanın içindeki tekinsizliği ve insan ruhunun kaçınılmaz yalnızlığını işlediği Beş Ada’da okuru tanıdık olduğu kadar rahatsız edici bir dünyaya davet ediyor.
Bu adalarda zaman alıştığımız gibi akmaz. İnsanlar konuşmak yerine susar, hatırlamaktan çok unutmayı dener. Korkular, suçluluk hissi ve huzursuzluk görünür hale gelir. Her öyküde bir eşik vardır: Geçilirse geri dönülmeyen, geçilmezse insanın içini kemiren; göz ardı edilmesi mümkün olmayan bir eşik. Öykülerin kahramanları da bu eşikte; suç ile masumiyet, kaçış ile yüzleşme arasında durur.
Beş Ada’da bastırılmış anılar gün yüzüne çıkıyor, gerçek ile hayal arasındaki kapandığı sanılan kapı yeniden aralanıyor. Her ada bir hesaplaşma, her öykü insanın kendisiyle baş başa kaldığı bir sınır haline geliyor.
Hiç konuşmasanız da aklınızdan geçirdiğiniz her şey duyulacak. Siz, sonsuza dek yürüyeceksiniz. Duyulmasını, bilinmesini istemediğiniz şeyler siz anımsayınca duyulacak. Duyulmaması için anımsamamanız gerek. Oysa insan bir kez anımsamaya başlarsa gizlediklerini, beyninin içine giren kurt onu kemirir, yeni korkular, daha büyük, daha dehşetli korkular, en olmayacak düşünceler, günahlar, suçlar yaratır.
Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Beş Ada’da alışılagelen öykü kitaplarından farklı bir toplamla çıkıyor okur karşısına. Her biri tek başına varolma, yaşama gücüne sahip öyküler, yan yana geldiğinde ayrı bir bütünlüğü ve boyutu sergiliyor. Okuduğunuzda bunun bir rastlantı değil, yazarın seçimi olduğunu göreceksiniz. Biri, kitabın başında, öbürü sonunda yer alan, sanatsal yaratı ve bilimsel arayışa ilişkin iki masal, kocaman bir parantezin iki ucu sanki.
Nursel Duruel
Tadımlık
Heykelci, bir gece, bir meleğin dokunuşuyla uyandı. Melek, ona, Tanrı’nın artık bir torun istediğini söyledi. Heykelci:
“Tanrı’nın yüzlerce ırktan, yüz binlerce kuşaktan, ölmüş ve yaşayan milyarlarca torunu var ya” dedi.
“Sen, sabahları, atölyende, geceden kalmış olan ekmek kırıntılarının yüzlerce karınca tarafından bölüşülüp taşındığını gördüğünde, tüm karıncaları nasıl tek bir karınca gibi düşünürsen, o da dünya üzerindeki tüm insanları tek bir insan, yarattığı ilk insan olan Âdem gibi görür. Yani sen ve milyarlarca kardeşin aslında
Tanrı’nın gözünde tek bir insansınız, Âdem ile aynısınız. Sizler birbirinizin çocuğu, torunu olabilirsiniz ama, Tanrı’nın yalnızca çocuğusunuz” diye yanıtladı Melek.
“Benim ne ilgim var bu işle, beni uyandırdın, korkuttun” diye sızlandı Heykelci.
“Tanrı, senin çocuğunu görmek istiyor” dedi Melek. “Cinsel organlarınla değil, aklın ve becerikli parmaklarınla yarattığın çocuğunu. Sen, dünyanın kırk ülkesinden seçilmiş kırk heykelciden birisin. Şu anda yalnızca seninle konuştuğumu sanıyorsun; ötekiler de böyle sanıyor; ama aslında hepinizle birlikteyim. Senin anlayacağın, benim kırk görüntüm aynı anda kırk kişiyle konuşuyor. Size uzun bir süre tanıdı Tanrı. Sağlıklı, uzun bir ömür. Hemen çalışmaya başla. Kırkınızdan yalnızca birinizin, tüm yaşamı boyu yaptıklarının arasından tek bir heykeli seçecek ve ona Âdem’e verdiği soluğu verecek. Canlanan bu heykeli alıp Âdem’in ve tüm soyunun kovulduğu cennet bahçesine götürecek. Böylelikle Tanrı’nın yarattıkları bu lanetli topraklarda yaşamayı sürdürürken, insanın yarattığı kutsanmış topraklarda çoğalacak. Biliyorsun torun, çocuktan daha çok sevilir.”
Heykelci:
“Bizi bu kadar zahmete sokmasına ne gerek var Tanrı’nın. İstese bunları kendisi gerçekleştiremez mi; zaten olan bitenler, yaptığımızı sandığımız her şey, onun izniyle ‘Yazgı’ adı altında gerçekleşmiyor mu?” diye sordu.
“Tanrı, siz kırk kişinin üzerinden ‘İzin’i, ‘Yazgı’yı, ‘Ödül’ü ve ‘Ceza’yı kaldırdı” dedi Melek. “Sizler artık izinsiz, yazgısız, ödülsüz ve cezasızsınız. Artık bağımsızsınız. Parmağınızın değdiği kilde Tanrı’nın hiçbir izi olmayacak. Size, Midas’a verdiği güçten fazlasını verdi. O yalnızca altın istemişti. Ama sizin ne çok şey istediğinizi
biliyor Tanrı. Uymanız gereken tüm kuralları da kaldırdı üzerinizden. Kili demire, demiri suya, suyu sese çevirebilirsiniz. Sizin, ona, kendisinden hiçbir iz taşımayan torunlar vermenizi istiyor. Size verdiği güç, kendini bile yok edebilecek bir güçtür. Bunun da tek bir nedeni var: Tanrı bile çocuğunu yaratır ama torununu yaratamaz.”
“Yalnızca kırk kişi miyiz?” diye sordu Heykelci. Bu büyük sorumluluğun kırk kişiyle bile paylaşılsa taşınamayacağını düşünüyordu.
“Torun vermek için çalışacak kırk heykelcisiniz. Kırk görevli daha var” dedi Melek.
“Onlar ne iş yapacak?” diye sordu Heykelci.
“Onlar da Tanrı’nın bir başka gereksinimini giderecek. Biliyorsun, Tanrı öncesizlikten beri var, sonrasızlığa kadar da var olacak. Bu ona büyük bir acı veriyor. Evrimin sonsuz aynasına bakıp durmadan soruyor; beni kim yarattı, benden önce ne vardı, diye. Bu, senin anlayabileceğin gibi düşünürsek, baba sevgisini tadamamanın verdiği eksiklik gibi bir şey, dedi Melek. Tanrı’nın sorduğu
bu sorular yanıtını da getirdi, doğal olarak. Evrensel bir kuraldır. Sorular ‘Söz’le soruluyorsa yanıtları da ‘Söz’le verilir. Sorular ‘Söz’e soruluyorsa, yanıtlarını da ‘Söz’ verir. Tanrı, kendinden önce ‘Söz’ün var olduğunu bulunca, bunların hangi sözler olduğunu merak etti. Tanrı bile, nasıl torununu yaratamazsa, babasını da yaratamaz. Babasını bulma işini de şairlere verdi, kırk şaire.”
“Başaracak olanın şiirine de cennet sözü verildi mi?” diye sordu Heykelci.
“Sözlerin cennete gereksinimi yoktur. Sözler, kayan göktaşları gibi, cennetin, cehennemin, dünyaların ve Tanrı’nın hem dışında, hem içindedir. Tanrı, bu kayan göktaşlarının bir düzene getirilmesini istedi şairlerden. Nasıl ki aynı harfler, belli bir sıraya girdiğinde en kötü sözcükleri, başka bir sıraya girdiklerinde ise Tanrı’nın adlarını oluşturuyorlar; Tanrı da bir zamanlar kendisini oluşturmuş; ama sonra, yörüngeden çıkan gezegenler gibi dağılıp gitmiş olan düzeni arıyor. İşte şairleri bu iş için görevlendirdi.”
“Peki, bulunca ne olacak?” diye sordu Heykelci. Meleğin sesi de görüntüsüyle birlikte yavaş yavaş azalırken, son sözleri şunlar oldu:
“Bunu ben bilmiyorum, sanırım Tanrı da bilmiyor. Şairlere yalnızca ‘Bulun’ dedi.”

