12 Şubat Perşembe, 2026

Gaye Keskin’in ilk öykü kitabı raflarda: Gaye Keskin’in ilk öykü kitabı İçimdeki Kilitleri Tek Tek raflarda

Share

Gaye Keskin’in ilk öykü kitabı “İçimdeki Kilitleri Tek Tek” Can Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı.

Tanıtım bülteninden

Olmuyor, hiçbiri sana beni unutturmuyor. İnsanın içi ne kadarsa dışının da o kadar olduğunu kavrıyor, kendine sığamıyorsun. Evlerde, sokaklarda, şehirlerde yer bulamıyorsun kendine. Acıdan kıvranıyorsun. Nihayet bir akşam konuşuyorsun benimle. Bensizliğin mümkün olmadığını ama bana gelecek yolu da bir türlü bulamadığını anlatıp beni yine yanına çağırıyorsun. Seni dinliyorum, dinliyor ama gelmiyorum.

İçimdeki Kilitleri Tek Tek, bir türlü iyileşmeyen yaralara, dur durak bilmeyen arayışlara, amansız yoksunluk ve kayıplara dair hikâyeler anlatıyor.

Gaye Keskin, bu ilk kitabında insanın kimi zaman kendiyle, kimi zaman yakın çevresiyle arasındaki girift ilişkileri, yabancılaşmayı ve yoksunluğu ele alıyor. Madam Violet’ten Mümtaz’a, Eleni’den Neriman’a uzanan bu yolculuk, okura yoğun, içten ve güçlü öyküler vaat ediyor.

İçimdeki Kilitleri Tek Tek, içsel hesaplaşmaların ve kişinin özgürlük arayışının güçlü bir yansıması olarak gün yüzüne çıkıyor.

Tadımlık

MADAM VİOLET’İN SANDIĞI

Madem Violet kapımı ilk kez çalmıştı. Kar beyazı saçlarından düşen çiğler omuzlarını ıslatmış, kaşlarının ortasındaki mesafe azalmış, incecik dudakları iki kırılgan dal gibi ileri uzamıştı. Söyleyeceklerini duymak istiyordum, duymamı istediklerini söylemek için çırpınıyordu. Olmuyordu. Nafile telaşını yaşlı elleriyle birlikte avucumun içine alıp gülümsedim. Ellerinin titremesi azaldı.

“İçeri girmek ister misiniz madam?”

Yıllara yenilmiş memelerinin üzerinden bağladığı kırmızı ekoseli peştamalına göz süzdü, sonra o gözleri benim gözlerime kaygıyla sürdü.

“Kimse yok madam, lütfen buyurun.”

Pamuklu terliklerini çıkarıp içeri girdi. Onunkiyle aynı olan holümü yürüdü, salona geldi. Bej koltuklara bakıp bana döndü.

“Dilediğiniz yere oturun madam, ben de size sevdiğiniz İngiliz çayından yapayım.”

Ne kadar zamandır tuttuğunu bilmediğim soluğunu bıraktı, ellerini peştamalına kuruladı.

“Zahmet olmaz?”

“Olmaz madam.”

Ayaklarını sürüyerek ikili koltuğun sağ köşesine çekingence oturdu.

İngiliz çayını porselen fincanda hazırlayıp birkaç dakika sonra salona döndüğümde tül perdeyi aralamış dışarıya bakıyordu. Bir müddet orada öylece durup onu
izledim. Birimiz boşluğu, diğerimiz onun boşlukta kayboluşunu izliyordu. Aramızda derin bir sessizlik vardı. Kusursuz bir sakinliğin içerisinde yüzüyor gibiydik. İçinde bulunduğumuz ânı eritmeden sıradanlığımıza dönemeyeceğimizi hissediyordum.

Porselen fincanı tabağın üzerinde hafifçe sallayıp ayaklarımı sertçe yere vurdum. Madam ayırdıma vardı, pencerenin önünden sessizce çekilip gerisingeri koltuğun aynı ucuna oturdu. Fincanı avucuna bırakıp karşısındaki koltuğa yerleştim. Madam çayından ilk yudumu alıp bakışlarını ayakuçlarına eğdi. Yabancı bir evde, yabancı bir kadının karşısında oturuyor olduğunu belki de henüz fark ettiğinden bakışlarını en tanıdığı yere, kendi bedenine çevirmişti. Ben de ona bakmayı bırakıp birbirine kenetlenen ellerimi izlemeye koyuldum. Böylece aramızdaki mesafe kararlılıkla büyümeye başladı. Yaşamlarımız arasındaki yarım asırdan, evlerimiz arasındaki otuz dört basamaktan, doğduğumuz toprakların fersahlarca uzaklığından daha fazlasıydı bu. Birinin ötekine ne diyeceğini kestiremediği, sonraki adımın öngörülemediği ancak şimdiki zamandan hızla uzaklaşmayı arzuladığımız
bir andı. Belki de ona neden yarı çıplak ve ıslak bir halde kapıma geldiğini sormalı, onunla yakınlaşmanın bir yolunu aramalıydım. Nihayetinde böyle zamanlarda konuşmak, yürümek demekti.

Madama baktım, o gözlerini ayaklarından çekmeyince ilk adımın bana ait olması gerektiğini anladım.

“Su mu kesildi madam?”

Çayından bir yudum daha aldı, dudaklarının kenarına bulaşan sütü diliyle temizledi.

“Çok güzel olmuş,” dedi, “bir gün de ben size yapayım.”

Başımı sallayıp dinlemeye devam ettim.

“Geçen gün anneciğimle yatağın altına bir sandık koymuştuk.” Öksürdü, çayla boğazını ıslattı. “Bugün açmak istedim, anahtarı bulamadım. Babama seslendim
duymadı, anneme seslendim, o da duymadı.”

Anlattıklarının bu halde kapıma gelişiyle ne ilgisi olduğunu çözemiyor, o konuştukça birbirimizden daha da uzaklaştığımızı hissediyordum. Belki de birbirini yeterince tanımayan insanlar için konuşmak farklı yönlere doğru yürümekti. Silkindim, parmaklarımı siyah uzun saçlarımın arasında dolaştırıp öne eğildim. Madamın açtığı mesafeyi kapatmalıydım.

“Anneniz, babanız yaşıyor muydu madam?”

Şaşırdı. Porselen fincan yaşlı ellerinin titreyişiyle tıngırdadı. Dudakları birbirine yaklaştı, yeniden uzaklaştı. Başını sağa sola salladı.

“Öldüler yoksa!”

“Ben bilmiyorum, size soruyorum. Sizden başkasını görmedim madam.”

“Kayıplar yoksa!”

Madamın telaşlı bakışları gözlerime çarpınca yeniden konuştum: “Siz doksan yaşındaydınız, değil mi madam?”

“Ah gada! Ne diyor sen? Yirmi yedimdeyim daha!”

Porselen fincanı tabağıyla birlikte kucağına bırakıp peştamalının düğümünü düzeltti. Buruşmuş memelerinin kar beyazlığına gülümsedim.

“Peki, size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Anahtar sende?”

“Efendim?”

“Sandığın anahtar sende?”

“Hayır,” dedim, “bende anahtar yok. Ama dilerseniz onu bulmanıza yardım edebilirim.”

Doksanlık bedeninin içinde keyifle kıkırdadı yirmi yedilik madam. Fincanı eline alıp koltuğun ucundan kalktı, ağır ağır geldiği holü çarçabuk adımlarla gerisingeri yürüdü. Ben de hemen arkasındaydım. Kapıyı aralık bırakıp otuz dört basamağı onunla gitmek için evden çıktım. Birkaç basamakta bir dönüp bana bakıyor, peşi
sıra gittiğimden emin olunca peştamalının eteklerini çekerek yürümeye devam ediyordu. Madamın dairesinin önüne gelince onun kapısının da aralık olduğunu, sarman bir kedinin tüylü başını bu aralıktan uzatarak bizi içeriye çağırdığını gördüm.

Madam pamuklu terliklerini çıkarıp fincanı kapının kenarına, yere bıraktı. Kediyi kucakladı, içeri girdi. Ben de onun akıntısıyla sürüklendim. Kedi küçük, sarı kafasını madamın boynuna sürtüp mırıldanırken, “Sandık nerede?” dedim. Madam salonu gösterdi: “Oraya taşıdım.”

Bu kez ben, tıpkı benim daireme benzeyen ama bana ait hiçbir şey taşımadığı için yönümü bulmakta zorlandığım koridoru ağır adımlarla yürümeye koyuldum. Her yeni adım beni başka bir sorgulamanın içine çekiyordu. Burada, bir yabancının evinde gerçekten ne işim vardı? Madam Violet’in sandığının anahtarını nasıl
bulacaktım? Peki anahtarı bulursam madamı yalnız mı bırakacak, yoksa onunla geçmişe mi bakacaktım?

Salonun kapısına gelince aklımdaki soruları savdım, olduğum yerde durdum. Madam da birkaç adım gerimde sürdürdüğü yolculuğu bitirdi. Sarmanı yere bırakıp
tüylerin yapıştığı terli elini sırtımda dolaştırdı. “Elaaa. Durma lütfen, içeri gir.”

Girdim ve şaşkınlıkla kalakaldım. Madamın salonu boş beyaz duvarlardan, tülsüz pencerelerden, eskimiş parkelerden ve hepsinin ortasında büyük bir çıplaklığın
aymazında öylece duran bir sandıktan ibaretti. Ne bizi ağırlayacak bir koltuk, ne yeri örten bir halı ne de buranın yaşanır bir ev olduğunu gösteren başka bir eşya vardı.

Omzumun üstünden madama göz süzdüm. “Taşınıyor musunuz?”

“Belki,” dedi. “Belki!”

Sarmanın miyavlamasını duyunca yeniden salona baktım. Kedi, küçük çenesini sandığın oymalı kenarlarında gezdiriyor, tüyleriyle aynı renkteki gözlerini bir kırpıp
bir açıyordu. Yanına yürüdüm, sandığın yanına diz çöktüm. Masif kestane yüzeyde elimi dolaştırırken Madam Violet’in hayatının kenarında gezindiğimi düşündüm.
Sanki okuduğu okullara, sevdiği insanlara, hayal kırıklıklarına, vedalarına, kavuşmalarına, aşklarına dokunmak, mahremiyetinin duvarlarını ellerimle aşmak üzereydim.

Madam yanı başıma gelince suçüstü yakalanmış bir çocuk mahcubiyetiyle tebessüm etmeye çabaladım. Madam halimdeki tuhaflığı üzerine alınmadı. Yalnızca evimin salonunda söylediği cümleyi tekrarladı: “Sandığın anahtar sende?”

Ayağa kalktım, boş evin boş odalarında sandığın anahtarını aramaya başladım. Birkaç dakikalık beyhude çabamdan sonra salona geri döndüm. Belki de diğer eşyalarla o da gitmişti. Belki de madam vazgeçmeliydi. Neler düşündüğümü söylemek üzereyken madam önce sandığı, sonra ellerimi gösterdi. “Anahtar sende,” diye mırıldandı, gülümsedi. Deminden beri yaşadığım karmaşayı
içine alıp öğüten, beni sarsıp söylediklerini anlamamı sağlayan bir gülümsemeydi bu. Yeniden sandığın yanına gidip diz çöktüm, kapağı kaldırdım. Biraz toz, biraz rutubet, bolca kasvet yayıldı odaya. “Anahtar benim,” dedim fısıltıyla. Anahtar bendim.

Madam yanı başıma oturdu. Tereddütlü elimi tutup zarafetle sandığın içine koydu. “Lütfen,” dedi. Siyah beyaz fotoğrafları avucuma aldım, üfledim. Madamın anılarından kalkan tozlar, geride küçük bir kızın fotoğraflarını bırakarak odanın içine dağıldı. En üstteki fotoğrafta küçük bir kız, kendi boyundan uzun bir şövalenin karşısında, elinde bir yağlı boya fırçasıyla durmuş, fotoğrafını
çeken kişiye bakıyordu. “Sizin fotoğrafınız mı?” Madam bakışlarını odanın boş duvarlarında gezdirdi, sanki zihninde her yana tablolar döşedi. “Bilmiyorum,” dedi, “belki.” Şövaleli fotoğrafı eskimiş parkenin üzerine bırakıp altındakine baktım. Aynı küçük kız, başında bir denizci şapkasıyla, bu kez bir geminin dümenini tutuyordu. “Peki bunu hatırlıyor musunuz?” Madam kuzguni gözlerini ellerine dikti, hayalî bir dümeni çevirdi: “Hayır.” Fotoğrafı bir öncekinin üzerine bırakıp diğerine baktım. Küçük kız bu kez una bulanmış ellerini yanaklarına koymuş gülümsüyor, önündeki dağınıklığı izliyordu. Dağınıklığın içinde yumurta, şeker, rendelenmiş meyve ve aşçı şapkası seçiliyordu. “Anneciğim yapıyordu galiba,” dedi madam, “büyüyünce ne olacağımı kestirmek isterdi.” Fotoğrafları yere bırakıp madamın elini tuttum. “Peki ne oldunuz?” Madam omuzlarını kaldırıp indirdi. Yerdeki fotoğrafları alıp her birine uzun uzun baktı. “Daha yirmi yedi yaşındayım,” dedi, “henüz karar vermedim.”

Madamı üzüntüyle süzdüm. Sandığın içinden geçmişe doğru uzanırken madamın bir zamanlar büyük bir coşkuyla yaşadığı, ama bugün için artık unuttuğu hayatı
birlikte arşınlamanın suçluluğunu hissediyordum. Belki hatırlıyor olsa hiçbirini görmemi istemeyecek, beni oradan uzaklaştıracaktı. Kalkıp gitmeyi düşündüm ama merakıma yenildim. Anne babasının çektiği çocukluk fotoğraflarını bir kenara bırakıp ilk yetişkinliğine baktım: Fotoğrafta Violet’in genç, diri bedeninin yanında esmer bir adam duruyordu. Stüdyoda çekildiği belli olan bu karede madamın iki eli birbirine kenetlenmiş, sağ ayağı sol ayağının önünde çekingence uzanmıştı. Adamın kolu madamın beline dolanmıştı. “Onu hatırlıyor musunuz?” dedim,
başını iki yana salladı. Başka bir fotoğrafta Violet’in kucağında kundaklı bir bebek vardı. “Peki onu?” diye sordum. Madam çıplak omuzlarına düşen geçmiş tozlarını el sürmeden silkeledi, kederle dudaklarını büzdü.

Sandığın içine, hatırlanmayan geçmişin sahipsizliğine baktım. Madamı hikâyeden çıkardığımda hiçbirinin anlamı yoktu. Peki, madam kendini hikâyeden çıkardığına göre şimdi neyin anlamını arıyordu? Hatırlaması gereken neydi?

Sandığın içinde elimi dolandırdım; bebek patiklerinin, el örgüsü yeleklerin, kenarları tığ işli siyah saten mendilin altında birkaç kâğıt parçası buldum. Madam elimdekilere baktı, heyecanla yerinde doğruldu, peştamalını düzeltip gülümsedi. Kâğıtları yavaş yavaş açtım. Birbirine zımbalanmış iki sayfadan ibaretti. İlkinde Violet’in annesi olduğunu düşündüğüm bir kadının vesikalık fotoğrafı vardı, diğerindekiyse babası olmalıydı. Bir müddet yazıları okuduktan sonra iki ayrı defin kâğıdına baktığımı ayrımsadım. Kadınınki Rum mezarlığını, adamınki ise Müslüman mezarlığını işaret ediyordu. Violet’in parıldayan gözleri gözlerime vurunca geçmişten beklediği tek şeyin bu olduğunu anladım.

Madam kâğıtları elimden aldı, onları birbirine bağlayan zımba teli kopardı. Kâğıtlardan birini sağ elinde, ötekini sol elinde tutarken gelecekle ilgili en mühim seçimini yaptı: Müslüman mezarlığını gösteren kâğıdı sandığa geri koyup diğerini göğsüne bastırdı. Bir şeyleri hatırlamak için değil de sonsuz uykuya nerede yatacağını bilmek için geçmişe duyduğu ihtiyaç içimde bir yerleri ezip geçti.

Violet başıyla sandığı işaret etti. Yalnız başına açmaya korktuğu hatıraları bir başına kapatmak istemiyordu. Sandığın kapağını usulca indirip madamı boş evinde sarmanıyla yalnız bıraktım, kendi evime indim.

Sonraki gün, aklımda Madam Violet ve sandığı dolanırken kapımda bir kedinin miyavladığını duydum.

Dinozor Haber
Dinozor Haber
Dinozor'un haber editörüdür.

Table of contents [hide]

Diğer Yazılar

Benzer Yazılar