Bugüne kadar Kel Hasan Efendi’den İsmail Dümbüllü’ye; ardından da sırayla Münir Özkul, Ferhan Şensoy ve Rasim Öztekin’e emanet edilen kavuk, dün akşam Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda düzenlenen bir törenle Şevket Çoruh’a devredildi.
Kavuk geleneğinin hikayesi
Türkiye Tiyatrosu’nun güldürü geleneğinin ustası sayılan Kel Hasan Efendi Kavuğu güldürü geleneğinin nişanesi sayılıyor. Gelenek, Kel Hasan Efendi’nin güldürü tuluatının devamını sağlayacak olan öğrencisi İsmail Dümbüllü’ye sembolik olarak kavuğu teslim etmesiyle başladı.
Kavuk, 1968’de dönemin en yetenekli ortaoyuncusu Münir Özkul’a devredilmişti. Adından da sırasıyla Ferhan Şensoy ve Rasim Öztekin’e emanet edildi.
Şevket Çoruh’un konuşması
Türk tiyatrosu özellikle bu dönemlerde, çok zor bir yaşarken, yani mahalle yanarken saçımızı mı tarıyoruz diye bir düşünce geldi aklıma. Dün, burada dekoru yaparken çok sevinsem ayıp mı olur dedim; oturup ağlasam da ayıp olur dedim. Çok ne yapacağımı bilemedim.
Ama bu törenin en önemli tarafı: iki tane yaşayan ustam, büyük ustam hayattalar. Birincisi Ferhan Şensoy. Nöbetçi Tiyatro’yu, Ortaoyuncuları kuran, oyunlar yazan, kitaplar yazan, Ses Tiyatrosu’nu hala ayakta tutan Ferhan Şensoy. Ve en çok oyun seyrettiğim, birden fazla oyununu tekrar tekrar seyrettiğim, ortaoyuncuların her oyununda bu sefer ne yapacak dediğim ve sürekli hayran olduğum Rasim Öztekin ustam.
Şimdi sözlerime başlamadan önce, geleneksel Türk Tiyatrosu’nun meddahlarının ‘hak dostum hak’ diye söze başlamalarından bahsedeceğim.
‘Hak’: bilinenin aksine Türk Tiyatro geleneği aslında hiç değişmemiştir. Türkiye’de birçok şeyin değişmediği gibi. Mesela hak demek, bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak demek. Kazanmak demişken, yine Geleneksel Türk Tiyatromuzun ustalarından Burhanettin Tepsi’nin 1908 tarihli ‘tweet’inde şöyle demekte usta: “Bir oyunun toplam gelirinin yüzde 10’u Darülaceze, yüzde 10’u Duyun-u Umumiye, yüzde 5’i Hicaz Demiryolu Vergisidir. Geriye kalandan 12 lira tiyatro kirası olarak verilir, 4 lira ilan ve reklam, 18 lira aktörlere dağıtılınca 50 liralık toplamdan geriye tam 3,5 lira kalır.” Aynı günümüzde olduğu gibi. Tüm tiyatrolar para basıyor.
Ustaların parasızlığı da bir gelenek. Gerçekten! Tarihi öyle yani. En büyük gelenek. Usta Raşit Rıza, Bizim Lokanta diye bir lokanta açmış zamanın işsiz kalınca. Hazım Körmükçü Beyoğlu’nda seyyar piyango satmış. Bunu duyan Naşit Özcan, ondan neyim eksik diye Beyazıt’ta piyangocu dükkanı açmış. Pandemi dönemi böyle devam ederse bizden simit almayı unutmayın.
“Hay-i hak!” Hak demek; adalet demek, hukuka uygunluk demek. Hani şu mumla aradığımız. Hukuk demişken, 1982’de sanata büyük katkısı olan Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı’nın şefliğinde çok sesli koro tarafından söylenilen eser, çok beğenildiği için Anayasa’nın 64.maddesi haline gelmiş ve YouTube’da izlenme rekorları kırmıştır. Burada şöyle diyor. “Devlet, sanat faaliyetlerin ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin, sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirleri alır.” Aynen günümüzde bu gelenek devletimiz tarafından çokça benimsenmiştir.
“Hak! Hay-i Hak!”, gerçek demek, doğru demek. Doğruyu söyleyen ustalarımız en büyük geleneği tiyatro salonlarından çok, mahkeme salonlarında arz-ı endam etmeleridir. Bu geleneğim temsilcilerinden ustam Müjdat Gezen ve Metin Akpınar, siz seyircilerini 12.ayın 18’inde Adalet Sarayı’ndaki gösterilerine beklemektedir. Yalnız bırakmayalım, bol bol ‘like’layalım.
Hak! Harcanmış emek demek! Üstümde emeği olan ustalarım Savaş Dinçel, Müjdat Gezen, Mustafa Alabora başta olmak üzere, beni yetiştiren, okulumda bana emeği olan bütün hocalarıma ve Türk Tiyatrosu için büyük emekler vermiş tüm ustalara çok teşekkür ediyorum. Hakkınızı helal edin!
Bu kavuğu, bugünkü zor şartlarda Anadolu’da perde açmaya çalışan, alternatif sahnelerden apartman dairelerine kadar yürekli tiyatroyla dolu tüm tiyatro emekçileri adına kabul ediyorum. Başımın üstünde yeri var!
Kavuğun emanetçisi olarak, bir sonraki meslektaşıma devredene kadar son sözüm: Hak! Dostum Hak!

