15 Şubat Pazar, 2026

Kömür Tozu

Share

Aşağıdaki yazı Varlık Dergisi 1962 yıllığında yayınlanmıştır. Yazıdaki imla hataları olduğu gibi korunmuştur.

***

Katar istasyona hızla girdi. Önünde ittiği koca hava kütlesi ray boyunca kâğıtları uçuşturan, tozları savuran ufak bir fırtına yarattı. Frenler sıkıldı, bütün tekerlekler hep bir ağızdan bağırdılar. Daha gidecekmiş sanılırken, tren birden durdu. Vagonlar birbirlerini dirseklediler. Lokomotif ohlamaya başladı.

Ateşçi ocağa bol bol kömür attı, karıştırdı. Akşamın alaca karanlığında, kızıl kızıl yanan, irili ufaklı bir çok kömür parçası, iki rayın arasına dökülüp, parlamağa başladı.

Lokomotif, katardan ayrıldı, yüz metre kadar ileri, o acaip, kocaman bir devekuşunu hatırlatan, uzun boyunlu tulumbanın altına gitti: su almağa. Arkasında, yerde, ateşten bir iz, yanan bir köpük kaldı.

Su deposunun altında, korlar, ufak bir tepecik yaptılar. Sonra lokomotif, geri geldi. Katara bağlandı. Kasketli adamın biri, ışıklı bir işaret salladı. Koca kara makine, beyaz keskin bir çığlık atıp ileri doğru bir hamle yaptı. En sondakinin kışkırmasile, bütün vagonlar direnip, gerilediler. Lokomotif bir hamle daha yaptı. Vagonlar, baştan sonra doğru, yavaş yavaş pes dediler. Kaderlerine uyup, kara makinenin kendilerini, istediği gibi sürüklemesine, bir kere daha razı oldular.

Yer yer pencerelerden vuran sarı ışıkla delinmiş bu koca siyah şerit, gitgide hızlanarak, takırdıyarak, söylenerek, gıcırdayarak, küfrede ede çekilip gitti. Sesler azaldı, azaldı, kayboldu.

Sade yerde, iki rayın arasında, gittikçe solan, hafifleyen, ölen bir ateş, sönen bir ışık, silinen bir iz kaldı.

*

Su deposunun dibindeki, artık iyice sönmüş, kömür yığınının yanında karşılaştılar. İkisinin de ellerinde, delik bir gaz tenekesi, sırtlarında eski bir torba vardı. İkisi de ayrı istikametlerden, aynı izi takip ederek, birbirlerine doğru gelmişlerdi. Kurulu bir makine gibi, aynı hareketleri yapa yapa, eğile doğrula, parmakları elleri yana yana, sönmemiş korları, gaz tenekesine, soğumuşları torbaya atarak, her büyük parçada sevinçten içleri titreye titrete ilerlemişlerdi.

Sırtlarındaki yükün artmasile, kalplerindeki hafiflemişti.

Karşı karşıyaydılar şimdi.

İkisi de aynı koca parçayı nişanladıktan sonra birbirlerini farketmişlerdi.

İkisinin de, karanlıkta büsbütün büyümüş görünen, kocaman kara gözleri vardı. Bir çok fakir çocukların, ince, sarı yüzlerinin tek ziyneti, o kara, hülyalı gözlerden…

Onbir yaşlarında görünüyordu, yapağılaşmış, kıvırcık saçlı olan. Kız, daha ufaktı, on yaşında ya var, ya yoktu. İki örgü halinde, arkasına sarkan siyah saçlarının ucu, kömür torbasına girmişti.

– Hey,dur bakalım be… dedi oğlan, büyük parçaya uzanan kıza. Hadi bas buradan. Burası benim yerim…

Kız başını kaldırdı, oğlana baktı. Hâlâ, kömüre uzanmış, duruyordu. Sonra yavaş yavaş elini çekti.

Hareketsizdi ama, sanki her tarafı titriyordu. Ağzını açar gibi oldu. Gözleri daha kocamanlaşmıştı.

– Defol, dedi oğlan. Amma da yapışkansın be. Burası benim.

Durdu. Kıza baktı. Övünmek ister gibi:

– Ben, dedi… ben üç nüfüs geçindiriyorum. Git bakalım buradan.

Kız yavaş yavaş çekildi. Zorlukla kaldırdığı tenekesinin üstüne eğile eğile, biraz ileri gitti, rayın kenarına oturdu. İnce ince, ağlamaya başladı.

Oğlan, bir müddet, onu farketmiyormuş gibi, keyifle iğildi kalktı, kömür topladı. Hafif bir de türkü tutturdu. Duymuyordu bile, kızın ağlamasını. Ama yavaş yavaş, sevinci, keyfi azaldı. Türküyü kesti. İğilip kalkmaları ağırlaştı. Kıza bakmıyordu ama, biliyordu. Oradaydı, saçları torbanın içinde, oracıkta oturmuş ağlıyordu. Bir ara durdu. Dinledi. Sonra kendine kızıp, hızla işe sarıldı. Üç parça topladı. Gene durdu. İğildi, bir parça daha aldı. Ağır ağır, kızın oturduğu yere doğru gidiyordu. Tam önüne gelince, kömür tenekesini, bir hışımla yere koydu. Kömürler, birbirlerine ve tenekeye çarpıp şakırdadırlar.

– Kız, dedi oğlan, ne ağlıyorsun kız? Ağlama be.

Kız başını kaldırmadı, daha sesli, daha kuvvetli bir ağlamadır tutturdu.

– Bak, dedi oğlan. Bak sana ne vericem!

En büyük kömür parçasını çıkardı. Uzattı.

– Bak, buna bir bak bir. Ağlama artık. Al bu senin olsun. Hadi al. Ağlama be.

Kız başını kaldırdı, baktı. Sonra gene iki büklüm, yüzü dizlerinin üstünde, iki yandan ellerile örtülü, her hıçkırıkta çifte saç örgüsü, kömür torbasının ağzında oynaya oynaya, ağlamağa koyuldu.

– Nasıl istersen, dedi oğlan.

Kalktı, kömürü, tenekeyi, tak diye attı. Düşündü. Gene iğildi.

– Ben, dedi; ben çok kömür topladım. Ağlama artık, gel onları bölüşelim ha. Susucân mı ha? Hadi bölüşelim onları.

Kız başını kaldırdı. Hâlâ kocamandı gözleri. Bu kara gözlerin pırıltısı, iki sıra, bütün yüzde akıyor gibiydi.

– Git, dedi oğlana, titrek dudaklarile. Ben senin kömürünü istemem.

Elinin tersile, yüzünün yaşını sildi. Burnunu çekti. Kalkmak ister gibi bir hareket yaptı. Sonra birden, yüzükoyun, rayın üstüne kapanıp, bütün gücüyle, bütün hırsiyle, dünyadan intikam alırcasına, sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.

Oğlan titriyordu. Mıhlanmış gibiydi yerine. Dayanamadı, eğildi. Siyah saçları hafifçe tutup, kömür torbasından çıkardı. Kızın birden, sarsılması kesildi, öylece kaldı.

-Ne olur, dedi çocuk; arkadaş olalım seninle. Kardeş olalım. Ne olur, ağlama. Gel, kardeş olalım seninle. Her zaman için, ha? Gel hadi.

Kız yavaş yavaş doğruldu. Ağlamıyordu. Gülüyordu, ıslak ıslak.

-İsmin ne senin? dedi oğlana. Benim, Ayşe.

Yıldızlar tepelerinde parıldadı. Saatler geçti. Onlar, oracıkta rayın birkaç metre gerisinde, her tren geçişinde bağıra bağıra, konuştular. Sonra kalktılar. Kömürleri bölüştüler. Elele tutuştular, ileriye doğru, gittikçe daralan rayların yanında, gittikçe küçülen, birbirine bağlı iki karaltı halinde, uzaklaşıp gittiler.

Bir köşe başında ayrıldılar. Eve varınca oğlan hemen yattı. “Varsın nüfus dört olsun!” diye düşündü. “Ben ona bakarım. Ben erkeğim!”

Garip bir titreyiş vardı içinde. Sonra uyudu.

Kız yatınca, başına yamalı örtüyü iyice çekti. “Yalnız değilim!” diyordu. “Artık, yalnız değilim. Beni bir koruyan, bir seven var. Yalnız değilim, Allahım!”

Allah? Hakkında fazla bir fikri olmamasına rağmen, Ona “şükretmek” lazım geldiğini hissediyordu.

Gülüyordu, örtünün altında. Hıçkıra hıçkıra. Sonra teşekkür ediyordu. Allaha, boyuna kımıldıyor, küçük, ince sesler çıkarıyordu. Yalnız, yapayalnız, zayıf, zavallı bir varlık değildi o. “Şükür Allahım, şükür sana!”

-Uyusana artık kız, dedi; anası. Ne oluyorsun? Yatağı birbirine kattın.

Yamalı örtü kımıldamayı kesti. Altındaki küçük vücut ise, sabaha kadar saadetinin büyüklüğüne kendini kaptırmış, ses çıkarmamak için parmaklarını ısıra ısıra, Aliş’ini düşündü, güldü, ağladı, şükretti.

*

Aliş, sabahleyin, sapanını alıp kuş vurmağa çıktı. Akşamı hatırladıkça, içindeki o ne olduğunu anlamadığı titreyişi duyuyordu. Kendine sokulan, yardım bekliyen, o zavallı, zayıf varlığı düşünmek, hele o iki oynak, siyah saç örgüsünü, kocaman, ıslak gözleri görür gibi olmak, ona tuhaf bir zevk, gittikçe artan bir neşe veriyordu. Islık çalışıyordu. Sıçrıyordu. Şarkı söylüyordu.

Aliş, kuş vuramıyordu. He nişan alışta, nedense taşı atmayı uzatıyor, gülüyor, kuşun gagasını daha öfkeli vurup temizlemesini seyrediyor, bir ıslık çalıyor, kuş uçunca da omuzunu silkip, taşı cebine koyuyordu.

Yavaş yavaş, farkına varmadan, dere kenarına geldi. Ufak bir serçe, kovalıyordu… belki de Ayşenin “Ben sabah, dere boyunda, çamaşır yıkayacam” dediğini hatırlamıştı…

Biraz ilerde, kızı görünce, sapanı cebin soktuğu gibi, “Ayşe!” diye bağıra bağıra, çalıları kırıp, dalları çiğneyerek o tarafa koştu.

Kız güldü. Çamaşırları sudan çıkarıp, silkti.

Gerideki kamışların dibinde oturdular. İkisi de konuşamıyorlardı. Bir kurbağa, cop diye suya atladı. Bir yusufçuk, havayı kese kese, sigzaglar çizerek geçti.

-Bak, dedi Aliş, sapanıma!

İleriye bir ardıç konmuştu. Taşı çıkardı oğlan.

-Yapma, ne olur… diye yalvardı kız, vurma onu. Kanayacak. Ağam da hep kuş vuruyor, bıldırcın! Koca çifte ile… ham kan oluyorlar. Ne olur, at o elindeki şeyi kır at.

Oğlanın kolunu tutuyordu.

Aliş kıza baktı. Kocaman gözlerine. Kız, Aliş’in kıvırcık saçlarına baktı. Aliş sapanı kırıp, suya attı. Suyun üstünde, sapa, yavaş yavaş gitti. Ardıç uçtu.

Ayşe, çocuğun, zayıf, ince kollarındaki küçük adele yumacıklarının oynayışını seyrediyordu.

-Ne kuvvetlisin sen, dedi. Nasıl ağaçları kırıyosun! Sen her şeyi yaparsın!

Aliş utandı, yere baktı. Bir iki yutkunduktan sonra:

-Senin de saçların ne güzel!.. dedi. Ne olur… açar mısın onları?

On yaşındaki kızın, kansız yanakları pembeleşti.

Titrek ellerle saçlarını çözdü. Onbir yaşındaki oğlan, ona bakıyordu. Birbirlerinin ellerini tuttular. Yemin ettiler. Her zaman birbirlerinin olmağa, her zaman birbirlerinin kalmağa, hep.. daima.. beraber yaşamağa.

Güneş yükseldi. Derenin dibindeki sarı köpükler, balonlar kopup, suyun üstüne çıktı. Çekirgelerle, karşı kayalardaki cırcır böcekleri, bütün güçleriyle cızırdadılar.

Onlar; minnet ve acıların, vaktinden evvel olgunlaştırdığı bu iki küçük insan, bu iki kavruk cüce, hep öyle elele oturup, birbirlerini seyrettiler. Koca, kara gözlerden, ruhlar birbirlerine aktılar, karıştılar, birleştiler.

Öğleyin dönerlerken, oğlan kızın, pek de iyi yıkanmamış çamaşırlarını taşıdı. Bir domates tarlasından geçtiler. Oğlan, domates topladı. Güneşin ısıttığı domates çekirdeklerini pırtlata pırtlata, yediler. Gülüştüler.

Köşe başına yaklaşınca:

-Dinle, dedi Aliş. Benim bildiğim bir yer var, kömür için! İstasyondan üç çeyrek uzak. Ateşçi alışmış, hep oraya gelince, ocağı karıştırıyor, tarla orası, anlıyor musun tarla! Benden başka da kimse bilmiyor. Akşama gelir misin benimle oraya ha? Bol bol toplarız, olur mu. Yorulursan, oturur, dinleniriz.

-Olur! Dedi Ayşe.

Köşe başında ayrıldılar.

Kız ayaklarını sürüye sürüye, eve döndü.

Oğlan, koşa koşa gitti evine. Kapıya bir tekme vurdu açtı.

-Hadi ana, hadi, yemek be.. açlıktan ölüyoruz! Diye bağırdı.

*

Akşam, köşe başında buluştular.

-Al, bu sana! Dedi oğlan.

Epey zaman evvel, yolda bulup sakladığı, bir camı çatlak, güneş gözlüğünü, kıza uzattı.

Kız utandı, kızardı, sevindi. Gözlüğü alıp, göğsüne soktu.

Biraz yürüdüler.

-Ben sana bunu senin için almıştım; dedi kız. acaba hoşuna gidecek mi? Ağamındı.

Paslı, kocaman, bir oyuncak tabancayı uzattı.

-Yuf be! Dedi Aliş. Ne güzel bu be. Amma da kızsın. Bak ne güzel oldu.

Tabancayı beline soktu.

-Teşekkür ederim Ayşe.

İkisi de yere bakıyorlardı. İkisi de sevinçten taşıyorlardı. İkisini de, bir düşünen, bir seven vardı.

Üç çeyrek saatlik yola doğru yürüdüler. Kız, kendisini koruyacak birini bulunca sanki daha zayıflamıştı. Bırakıyordu kendini.

-Yoruldum Aliş. Dedi, yarım saat sonra.

Aliş, iki gaz tenekesine, son kıza baktı. Hepsini taşıması imkansızdı.

-Sen, dedi; otur sen burda. Ben, bak şu karşı ağaçların yanına gidiyorum. Sen dinlen… o zamana kadar tenekeleri doldurur gelirim…

Oğlan gitti. Kız bir taşın üstüne oturdu, baktı. Oğlan, arkasına dönmeden, yavaş yavaş gidiyordu. Kollarını her sallayışında tenekenin birini tabancasının uzun namlusunun ucuna, biraz da gururla, fiyakayla vuruyor, her adımda, karşıki ağaçların karaltısına biraz daha karışıyordu.

Yıldızlar vardı tepede. Kız gene şükretmek istiyordu. Ama saadetten, sevinçten yorgundu adeta. Gözlüğünü çıkardı. Sevdi, okşadı onu, Takıp, yıldızlara baktı. Hepsi, sönmüş gibiydi. Gözlüğünü eline aldı. Çatlak camın üstünde parmaklarını gezdirdi. Yalnız değildi! Evet, hiçbir zaman yalnız kalmıyacaktı artık. İleriyi düşündü. Neler yapacaklardı, ikisi! Belki ufak bir sandal alır, balıkçılık yaparlardı… Aliş… Kahraman, kuvvetli Aliş. “Her şeyi yapar o!”

Gene şükretmek istedi. Bir şey vardı içinde. Şükredemiyordu. “Allah anlar!” diyordu. “Ben şükretmesem de, Allah anlar!”

Bir çığlık duydu.

O da, bir çığlık atarak, ayağa fırladı.

Gözlük elinden düştü, ikinci camı da kırıldı. Ekspres geçiyordu: Bacasından, küçük cinler gibi kıvılcımlar fırlata fırlata, homurdana homurdana, bütün gücüyle haykırarak… Vagonlar birbiri ardında, Ayşe’ye göz kırparak gittiler…

Ayşe gözlüğe baktı. Kırık camlar dökülmüş, boş bir çerçeve kalmıştı. Ağlamadı Ayşe, çerçeveyi aldı, göğsüne soktu. Gene o taşın üstüne oturdu. “Aliş şimdi, tenekeleri doldurmuştur…” diye düşündü; “geliyordur…”

Bekledi. Vakit çok ağır geçiyordu. Dinlenmişti ama, gene de yorgun gibiydi. Kalktı. “Onu yolda karşılarım.” diye.

Ağaçlar ne uzaktı. Aliş gelmiyordu. Nerde kalmıştı Aliş? Her taraf sessizdi. Ayşe koşmaya başladı. Koştı, nefes nefese kaldı. Gelmişti işte ağaçlara. Aliş yoktu. “Şimdi bir yerden çıkar, ben, korkutur!” diye düşündü.

Aliş, onun Aliş’i! Na işte, şu çalının arkasındaydı muhakkak. Yavaş yavaş sokuldu. Birden çalının arkasına geçti. Yoktu Aliş. Korktu. Avazı çıktığı kadar bağırdı: “Aliş, nerdesin Aliş, Aliş?..”

Kimse yoktu. Hiç ses yoktu. Sade raylar arasında, ağır ağır sönen ateşten iz vardı. Ayşe, nereye gittiğini bilmeden, hat boyunca yürüdü.

Birden durdu.

Garip bir şey vardı yerde.

Yıldızlarla, rayın arasındaki ateşin ölgün ışığında, zorlukla seçilebilen bir şey!

Kara bir parmak, göğü gösteriyordu sanki.

Ayşe eğildi. Ortasından kıvrılıp bükülmüş, namlusu göğe dönmüş, koca kara tabancayı hemen tanıdı. Ayşe anlamamıştı. Tabancayı almak için uzandı. Eli garip bir şeye değdi. Yumuşacık bir şey. Sıcacık bir şey. Bıraktı tabancayı, onu aldı Ayşe… Kaldırıp yıldızların ışığında baktı.

Şekilsiz, yuvarlak bbir şeydi bu. Avucundan taşıyordu. Birden Ayşe, Ağasının tavşan saçmasile vurduğu çullukları, o delik deşik olmuş etleri düşündü.

Anlamıştı Ayşe.

Taze et, kanlı et. Aliş’in eti!

Attı elinden eti. Ayşe. Bağıramadı… Haykırıp ağlıyamadı. Koştu. Düşe kalka, eve doğru koştu… Koştu.

Kulübesine gelince, kendini yatağa atıp, çekti çulunu başına Ayşe.

Yapayalnızdı gene, iyi biliyordu. Yapayalnızdı, zayıf ve zavallıydı. Evet, kimsesi yoktu onun. Hiç kimsesi. Minicik, küçücüktü o bu dünyada.

Birden boşandı. Küçük yumruklarını yere vurdu, vurdu. Yazmalı çul oynadı, kımıldadı, sıçradı.

-Ne kıkırdıyorsun gene kız? dedi anası. Hem nerde kömürler, ha?

Yamalı örtünün altından sadece iki göz göründü.

-Yok! Dedi Ayşe. Bugün kömür yok ana… Yarın iki tenekeyle gidip, dolu getireceğim!..

Çulunu gene başına çekti. Kıvrıldı.

Sözünü tutup, tenekeleri dolduracaktı yarın.

Aliş’in tarlasının yerini biliyordu ya…

Yaman Koray

* Metnin orijinalliği korunmuş, hiçbir yazım denetimi yapılmamıştır.

Diğer Yazılar

Benzer Yazılar