14 Şubat Cumartesi, 2026

“Yılanların Öcü”

Share

Fakir Baykurt’un yazmış olduğu “Yılanların Öcü” Türkiye edebiyatının klasiklerindendir. Ama kitabın başına gelmeyen de kalmamıştır. Fakir Baykurt 1954 yılında, kendi yaşadıklarından yola çıkarak bir öykü yazar sonra da bu öyküyü romanlaştırır.

Roman, 1958’de aralarında Halide Edib Adıvar, Orhan Kemal, Behçet Necatigil, Haldun Taner’in de bulunduğu Seçiciler Kurulu tarafından Yunus Nadi Ödülü’ne değer görülür ve Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilir. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin talimatıyla Baykurt ve gazete hakkında soruşturma açılır. Savcı takipsizlik kararı verse de Bakan İleri’nin “Yılanların Öcü romanını yazan kişinin Türk çocuklarına mürebbilik (erkek eğitimci) yapamayacağını” söylemesiyle Baykurt’un öğretmenliği elinden alınır.

Yılanların Öcü, 1961 yılında Ergin Orbey tarafından Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmek istenir. Ama mecliste bu tiyatro uyarlamasının tartışma konusu olmasıyla oyunun provaları durdurulur.

Ardından 1962 yılında bu sefer Metin Erksan romanı sinemaya uyarlar. Erksan’ın daha önce Aşık Veysel’in hayatını anlattığı ilk filmi Karanlık Hayat, komik gerekçelerle sansürlenmiştir. Erksan, romanın başına gelenlerden filminin de sansürleneceğini öngörür. Ama buna rağmen filmi çeker. Erksan’ın filmi ısrarla çekmesinin nedeni, sansürü ifşa etmektir.

Bu nedenle filmi Sansür Kurulu’na soktuğu günün akşamı ilişkileri sayesinde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e izlettirir. Cemal Gürsel, filmi çok beğenir ve şöyle der: “Bu filmi yapmakla vatana hizmet ettiniz”. Ama film o gün Sansür Kurulu tarafından reddedilmiştir. Metin Erksan “Paşa hazretleri, bugün Sansür Kurulu bu filmi seyretti ve filmin Türkiye içinde ve dışında gösterilmesini yasak etti.” diyerek durumu açıklar.

Film, Cumhurbaşkanının desteğini almış olsa da yine de gösterimine izin verilmez. Bu sırada filmin gösterilmesi gerektiğini düşünen iki milletvekili İbrahim Saffet Omay ile Sabit Kocabey bir teklifte bulunur, “Mecliste filmi izleyip milletvekili olarak biz karar verelim” derler. Öneri kabul edilir.

Film mecliste de gösterilmesiyle sansür konusu toplumda iyice tartışılır hale gelir. Tartışmalar büyür ve Cumhurbaşkanı’nın beğendiği film mecliste de gösterilince filme izin çıkar. Film 60’ya yakın sinemada gösterilir. Ankara’daki ilk gösterimde Fakir Baykurt’a çeşitli saldırılar olur. Fakat her şeye rağmen film inanılmaz ilgi görür. Gösterildiği sinemaların önünde kuyruklar oluşur.

İşte aşağıda yayınladığımız makale Fakir Baykurt’un tüm bu tartışmaların ortasında (henüz sergilenecek olan piyesin provaları ertelenirken) YÖN Dergisi’nin 9. sayısında yayınlanan, Yılanların Öcü’nü sansüre karşı savunduğu makalesidir.

Bu makaleyi bugün yayınlamamızın bir sebebi bugün de artan sansür vakalarına dikkat çekmek; diğer sebebi de Fakir Baykurt’u kaybedişimizin 21.yıldönümü olmasıdır. Bu vesileyle Fakir Baykurt’u saygıyla anıyor ve onun sansüre karşı mücadelesini okurlarımıza bir kez daha hatırlatmak istiyoruz.

***

Fakir Baykurt

Türkiye’de güç halle gelişmeye çalışan sanatın havası kessinler, güneşine perde olsunlar bakalım! Ama sanatçı onların dediği yere gelmez! Bir piyesin oynanmasına engel olabilirler. Belki Türkiye’de onlardan yılacak bir Tiyatro Genel Müdürü, bir Milli Eğitim Bakanı çıkabilir. Ama bu türlü politikacıları dinleyecek sanatçı çıkmaz! Tek başıma da kalsam bir sanatçı olarak ben onları dinlemem. Onların sözüne bakıp yazacaklarımdan geri kalmam. Onların keyfine göre tek satır yazmam, kırarım o kalemi!

Bizim edebiyatçılar, yıllardan beri Devlet organlarının sanata, edebiyata ilgi göstermediğinden yakınır dururlardı. Bakıyorum da, son zamanlarda bir değişiklik görüyorum. Az da olsa bir takım senatörler, milletvekilleri Bütçe Karma Komisyonlarında, Senato toplantılarında, romanlar, piyesler hakkında tartışıyorlar, bu tartışmalara geniş zaman ve emek harcıyorlar.

Ne cins bir ilgidir bu? Tartışmaların seviyesi nedir?

Bir yazarın eseri hakkında konuşmasını, hele yazmasını hiç sevmediğim halde, Senatoda ve Bütçe Karma Komisyonunda yapılan “Yılanların Öcü” tartışması hakkında düşüncelerimi söylemek gereği duyuyorum. Söyliyeceklerim, hem bu tartışmalarda bana ve eserime saldıranlara bir cevap olacak, hem de Türkiye’de sanatçıların hangi şartlar içinde sanat eseri yarattıklarını belirtecektir. Birçok sanatçılar ve birçok sanat alanları bilgisizlikten kavrulurken, bir takım sanatçılar ters bir ilgi ile tedirgin edilmekte, insanlığın ilk gününden beri koruyup ve kullanıp geldiğimiz “Yaratma özgürlüğü” daraltılmakta, boğucu bir hava memleketimizin üstüne örtülmek istenmektedir.

Ben bu romanı yazdığım zaman 28 yaşındaydım. Doğup büyüdüğüm, okuduğum ve çalıştığım köyleri, çalıştığım kasaba ve şehirleri incelemiş, toplumsal yapıları hakkında bir takım bilgiler edinmiştim. Türk ve dünya edebiyatının önemli eserlerini okumuş, anlatım sanatı hakkında, yazı yazacak kadar bir şeyler öğrenmiş, hatta bazı denemeler yapmıştım. Sanat eserlerinde “öz ve biçim” konusunda bir görüşe varmış, doğru ve sağlam bir özün, güzel bir biçim içine dökülmedikçe, güzel sanat eserinin yaratılamayacağını anlamıştım.

Olimposun başındaki tanrıların macerası[nı] destanlıyan şair Homer’den bu yana edebiyat, şövalyelerden, beylerden, Adana kahvelerinde işsiz bekliyen “Küçük adam”a doğru kalınca bir çizgi ile şemalanmakta idi. Acaba Homer’den bugüne doğru uzayıp gelen bu çizgiyi bir de 28 evli Karataş Köyü’ne götürsek, bu köyün toprağında tırnaklariyle tutunmaya çalışan Kara Bayram ailesini de roman kahramanları arasında görsek kıyamet mi kopardı? Bence kopmazdı. Molyer “Harpagom”u hangi duygularla ele aldıysa, Gogol “Müfettiş”i hangi endişelerle yazdıysa, ben de Kara Bayram ailesini ve çevresindekileri aynı duygularla, aynı endişelerle ele alıp yazmak istiyordum. Amacım “Sağlam bir öz ve güzel bir biçim” idi.

Kara Bayram ailesi, bana göre, Türkiye’deki topraksız, ya da az topraklı aileler çokluğunun bir tipiği idi. Yedi yıl önce satılan bir çiftlikten borçla 48 dönüm kadar toprak almışlar, borcunu bitirmek üzereler. Boyunduruğun bir yanına öküz, bir yanına inek koşuyorlar. Kır bayır topraklarının ancak üç evleği, yani ¾ dönümü sulanabiliyor. Ama Kara Bayram, karısı, üç çocuğu ve anası İrazca, umut içindeler. Gelecek harmandan sonra bir öküz alacaklar, ineği sağımlık yapacaklar; eğer bir sel, bir bela, köy belası gelmezse, evin yanına bir de odacık yapacaklar.

Birden bir “Heykel” işi çıkar. İlde vali, Türkiye halkının nasıl bir mutluluk içinde yaşadığını sembolize eden bir büyük anıt dikme sevdasına kapılmıştır. İlçelere ve köylere salma yapar. Karataş muhtarı, safınan parayı köy içindeki alandan bir ev yeri satarak bulmayı düşünür. Köy içinde 28 hanenin evi vardır. Hiç kimse evi önüne ev yapılmasını istemez. Hela ve gübrelik, köylerde evlerin ardına verildiği için, yeni evin ardı, eski evlerden birinin önü olacaktır. Bu “hakaret”e katlanacak arkasız bir aile seçmeli ki, tepkisi büyük olmasın. Bu aile, Kara Bayram ailesi olabilir. Böylece Muhtar, Bayram’ın ev önünü, yeni bir eve ihtiyacı olan kurul üyesi Deli Haceli’ye satar. Deli Haceli gelir, temel açmaya başlar.

İhtiyar İrazca diklenir. Bir kızılca kıyamettir kopar. İrazcalar, geceleyin kalkıp temeli doldururlar, ötekiler gelip yeniden açarlar. İrazcalar gidip Deli Haceli’nin kerpiçlerini kırarlar. Haceli gelip Bayram’ın karısına saldırır. Haçça geline çocuk düşürtür. Muhtar da Bayram’ı odasına çağırıp döğdürür. Kara Bayram ailesinin mutluluk düşü o küçük, kimseye ziyanı olmayan düş, yıkılır. İş işten geçtikten sonra kaymakam gelir, İrazcanın evi önüne ev yapılmasını önler. Düşürülen çocuk için de savcılığa gitmelerini söyler. Bu noktada, Muhtarla Bayram arasında bir “Barış Konferansı” başlar. Muhtar Bayram’a “Mahkemeye gitme” der. Bayram gidecektir. O zaman Muhtar bir hikaye anlatır. Biçim olarak biraz “açık” bulunan bu on iki satırlık hikaye, öz olarak şunu deyimler: “ister burada kal, bizimle barış, ister mahkeme git, dava aç. İpin bizim elimizdedir. Eninde sonunda biz senin ananı belleriz.” Fırdolayı dağlarla çevrili Karataş’ta bu gözdağı korkunçtur. Kara Bayram gibi yoksulların ipi gerçekten muhtarın ve Deli Hacelinin elindedir. Eğer barışmazsa, ilerde pundunu bulup daha hesaplı bir sille ile adamı temelli yıkabilirler. Bayram yılar. Fakat İrazca dikleşir: “Davacıyız! Düşün yollara, yollara!”

Görülüyor ki yapılmak istenen, açık sahneler çizerek okuyucunun cinsel duygularını gıdıklamak değil, Anadolu gerçeğinin bir yönüne ışık tutmak, bu gerçeğin içindeki insanları ak ve kara yüzleriyle tanıtmak, yerli dille, yerli malzemeyle, yerli bir roman dokusu çıkarmak, böylece halkın dilini, düşünüşünü, şikayetlerini, isteklerini sanat ve siyaset alanına getirmektir. Yazar bunu başarmış mıdır, başarmamış mıdır, ortaya koyduğu bu denklem doğru mudur, değil midir, bu noktada her zaman bir sanat ve fikir tartışması yapılabilir.

“Yılanların Öcü”nü bitirdiğim zaman Yunus Nadi Roman Armağanı açılmıştı. Yolladım. “Cumhuriyet” gazetesinin kurduğu küçük jüri, büyük jüriye sunulacak dört roman arasına benimkini de kattı. Türkiye’nin tanınmış edebiyatçılarından kurulan dokuz kişilik büyük jüri, yedi oyla “Yılanların Öcü”nü birinci ilan etti. Roman “Cumhuriyet”te tefrika edildi, sonra kitap oldu. O zaman jürinin yetkisi hakkında kimsenin kuşkusu yoktu. Daha önce verilen bazı roman ve şiir armağanları vardır ki, jüriler hakkında “Yetkiliydiler, yetkisizdiler” yollu çok tartışmalar olmuş, çok yazılar yazılmıştır. Tersine, yazılan birkaç yazıda, jürinin “müktedir” ve kararının “doğru” olduğu belirtilmiştir.

Son tartışmalar dolayısıyla Senatoda Milli Eğitim Bakanı, Türkiye’de savcılar olduğunu çok söylemiş. Sözünü dinletebildi mi bilmiyorum. “Yılanların Öcü”nün tefrikası bittikten sonra Cumhuriyet gazetesi ve benim hakkımda, yukarıdaki hikayeden dolayı bir müstehcen yayın kovuşturması açıldı. Gazete ve ben, ayrı ayrı savunmalarımızı yaptık. Roman bilirkişiye inceletildi. Bunun sonunda, bir suç bulunmamış olacak ki, 9412 numaralı savcı Müfit Birsen, 17.11.1958 gün ve 1958/1347 sayılı “Takipsizlik” kararını bana ve gazeteye bildirdi.

Bir sanat eserinin müstehcen olup olmadığı konusunda “muteber söz” elbette adliyecilerindir. Adliyeciler “Müstehcen değildir” demişlerse akıllı insanlar, bu konudaki tartışmayı hemen bırakırlar. Halbuki “Yılanların Öcü” konusunda öyle olmamıştır. Adliyenin bu kararından sonra, 1959 yılında, Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’yle ben oturduk bu konuda tekrar tartıştık. Bakan romandan iki sayfa okumuştu. Ona göre, bir insanı tanımak için iki saat, bir romanı anlamak için iki sayfa yeterdi. (Bugünkü geriliğimize bakın, bana saldıran senatörler o iki sayfayı da gerekli bulmuyorlar!) Cevaplarım İleri’yi kızdırdı. Eski Özel Kalem Müdürü C. Okureri çağırdı: “Yılanların Öcü’nü oku da hakkında bir rapor hazırla.” dedi. Bugün romanı ve beni suçlayan Okurer o zaman Talim ve Terbiye Kurulu üyesi idi. Romanı 1959 Eylül’ünde okudu, “güzel” bir rapor hazırladı. “Roman müstehcendir” dedi. Adliyeciler ve bilirkişiler yanılmışlardı demek! Tevfik İleri kurt adamdı herhalde; elinde sağlam bir belge bulundurmak için Okurer’in bu raporunu bir de Talim Terbiye Kurulu’na onaylattı. Hepsinin günahını almak istemem, o zamanki üyelerden pısırık olanlar, sıkıştırıla sıkıştırıla bu raporu onayladılar. Ben suçum açıklanmadan 27 Mayıs’a kadar öğretmenlikten uzak tutuldum. 27 Mayıs’ta bu haksızlık düzeltildi. İşte başıma kakılan Talim Terbiye raporu bu!

Bizim akıllılar, ellerinde bu rapor, daha önceki “Takipsizlik” kararını çiğneyerek şimdi bu tartışmaları yapıyorlar yapadursunlar… “Yılanların Öcü”nün bir senaryosu yapıldı. İçişleri Bakanlığı’nın Sansür Komitesi, senaryoyu inceledi, çekimine izin verdi. Filmin çekimi yapıldı. Sonra, o güne kadar yüzcek tanışmadığımız bir genç rejisör, Devlet Konservatuarından Ergin Orbey, bana bir tomar müsvedde getirdi: “Yılanların Öcü’nü piyes yaptım, bir okuyalım mı?” dedi. Oturup okuduk. Atılacak yerleri attık, katılacak şeyleri kattık, oynayıp oynamayacakları bilmeden Devlet Tiyatrosu’na verdik. Tiyatro edebi kurulu piyesi inceledi, oynanma kararı verdi. Provalara başladılar. Senatörler ağzını tıkamasalar Karataş köyünden Kara Bayram’ın anası İrazca, Küçük Tiyatro sahnesinde 28 Ocak 1962’de konuşmaya başlamış olacaktı.

Bana saldıran senatörler bir düşünsünler, kanunsuz yollarla bir eseri ben bu elemelerden geçirtebilir miyim? Kendileri geçirtebilirler mi? Kanun yollarıyla elenmiş, incelenmiş, bu kadar süzgeçten geçmiş, hepsinden de sağlam çıkmış bir eserden niçin korkuyorlar? Beklesinler, eser halkın karşısına çıksın, konuşacaklarsa ondan sonra konuşsunlar. Madem romanını okumamışlar, piyesini görsünler, suç var mı yok mu, kanun dışı ideolojilerin propagandası yapılıyor mu, yapılmıyor mu? o zaman tartışsınlar. Savcı göremezse ona da göstersinler.

Belirteyim ki “Yılanların Öcü” hakkında, yayınlandıktan bugüne kadar yetkili organlar tarafından, kanun dışı ideolojilerin propagandası yapılıyor mu, yapılmıyor mu? diye hiçbir kovuşturma yapılmadı. Herkes bilir ki mahkemelerden başka hiçbir kimse, hatta senatörler ve milletvekilleri, bir yazara, bir esere bu konuda bir damga basamazlar. Devletin yargı gücünü T.B.M.M. değil, mahkemeler kullanır. Böyleyken, piyesi okumamışlar, görmemişler, ellerinde Devlet Tiyatrosuna piyes seçme yetkileri yok, hatta bilgileri yok –çünkü ayrı bir iştir, herkes bilmez! – kalkmışlar, konuşuyorlar: “Yılanların Öcü aşağılık, yazarı aşağılık, piyesi mülevves, romanı tefessüh etmiş! Yazarı komünist! Lak lak lak lak lak…”

Milletvekilleri, yahut senatörler, üçü beşi birleşip: “Biz adliyecilerin kararını dinlemeyiz, biz İçişleri Bakanlığının Sansür Komitesini, Tiyatro Edebi Kurulunu takmayız, biz 27 Mayısın kararlarına kulak asmayız, biz sanat eseri yaratanları fikirlerinden ve düşüncelerinden dolayı boğarız, onları işlerinden atarız…” diye yeni bir kanun çıkarsınlar, ondan sonra kendileriyle uğraşalım. Bunu yapmadan, siyasi kimseler olarak, sanata karışmasınlar, hele oynanmış piyesler hakkında ileri geri konuşmasınlar. Yapmak istedikleri bu işin adı “sansür”dür. Türkiye’de sansür olamaz. Ve anayasayı korumak, onu saymak, kendilerinin ilk ödevlerindendir.

“Duvarları hiçbir kötü sözle kirlenmemiş olarak kendilerine teslim edilen o çatının altında” şahsım ve eserim hakkında kullanılan sözler, Senatoda dahil yüksek seviyeli bir tartışma geleneği kuramadığımız noktasında beni düşündürmüştür. “Yılanların Öcü”ndeki kahramanlar çok daha temiz konuşmaktadırlar. Ben o kastı gütmediğim için müstehcen bir roman yazmadım. Ama şimdi böyle bir şey düşünüyorum. Hakkımda bu çirkin sözleri söyliyen senatörleri yazayım da millet bir müstehcen roman görsün!

Kızıl Çin sefiri ve eşiyle resim mi çektirmişim ben? Tutanakları görmedim, bazı gazeteler böyle yansıttı. Zavallı Mac Carty taslakları! Sanıyorum ki Kızıl Çin’in bizde elçiliği yok. Çektirdiğim zaman buna kanunlar ne der bilmem, ama cevap vereyim ki, benim bugüne kadar dost düşman hiçbir elçilikle, yeraltı yerüstü, Türkiye aleyhtarı hiçbir çalışmayla temasım olmamıştır. Halktan yana olan her sanatçı gibi uzun yıllardır ben de takip edilirim, raporlara baksınlar. Benim yalnız bir kaynakla temasım olmuştur ve sık sık olmaktadır: O kaynak Türk halkıdır.

“Yılanların Öcü” Türkiye’nin köy gerçeklerini dile getiren bir romandır. İçi boş değildir. Hepimizi rahatsız edecek acı bir dille yazılmış bölümleri çoktur. Birçok sayfalarında halkın bilinçaltı konuşmaktadır. Şimdi bir “Ortaçağ” anlayışıyla, şansımda o sesi boğmaya çalışanlar, lütfen o sese kulak versinler. O sesin söylediklerini anlamaya çalışsınlar. Ben halktan yana olan sanatçıların daha ağır suçlar altında bırakıldığını daha ağır çileler çektiğini biliyorum. Ama eserler ve fikirler öldürülemez. Yanlış yoldaki politikacıların sonunu da gayet iyi biliyorum. Onlar uğraşmaya devam etsinler. Asıllı asılsız her saldırıştan böyle sağlam çıktığı için ben eserimi şimdi daha çok seviyor ve onu öpüp başıma koyuyorum.

Türkiye’de güç halle gelişmeye çalışan sanatın havası kessinler, güneşine perde olsunlar bakalım! Ama sanatçı onların dediği yere gelmez! Bir piyesin oynanmasına engel olabilirler. Belki Türkiye’de onlardan yılacak bir Tiyatro Genel Müdürü, bir Milli Eğitim Bakanı çıkabilir. Ama bu türlü politikacıları dinleyecek sanatçı çıkmaz! Tek başıma da kalsam bir sanatçı olarak ben onları dinlemem. Onların sözüne bakıp yazacaklarımdan geri kalmam. Onların keyfine göre tek satır yazmam, kırarım o kalemi!

Memleketin havasını asıl onlar bilsinler.

Fakir Baykurt

14 Şubat 1962

Diğer Yazılar

Benzer Yazılar