14 Şubat Cumartesi, 2026

Orhan Veli’nin ardından el ele / Son Yaprak – 1

Share

Orhan Veli Kanık ya da bilinen adıyla Orhan Veli kısa hayatının 14 yılını şiire ve sanata verdi. Bu 14 yıl içerisinde çok az sanatçıya nasip olacak türden devrimler yaptı. Cumhuriyet dönemi şiirini ve ardıllarını bir daha eskisi gibi olmayacak biçimde etkiledi, değiştirdi ve dönüştürdü. İlkokul sıralarında tanıştığı Oktay Rıfat ve lise yıllarında tanıştığı Melih Cevdet ile birlikte Garip akımına öncülük etti. Yeryüzünde fiziken geçirdiği süre 36 yıl olmasına rağmen ölümünün üzerinden geçen 70 yılda okunmaya, anılmaya, rehber olarak görülmeye devam etti.

Orhan Veli şiirlerinde salt bir biçem kavgası değil aynı zamanda bir içerik kavgası da verdi. Aruzu, klasik uyak düzenini ve hece ölçülerini elinin tersiyle itmekle kalmadı, şiirlerine sıradan insanları halk diliyle taşıdı. Orhan Veli’nin şiirini belki de en güzel Abidin Dino Orhan Veli’nin ölümünün ardından son kez dostları tarafından çıkarılan “Yaprak” dergisinde anlatır: “Orhan Veli düşman bildiklerine karşı olduğu kadar içinde de uzun süren zorlu bir savaşa girişmiş, düşünce ve sanatını halka yabancı unsurlardan ayıklamağa çalışmıştır. Bir yandan katıksız bir halk dili kullanmak, halk şiir geleneğinin yenileşmesini sağlamak, öte yandan yerleşmiş düzme şairanelikle didişmek, kalıplaşmış, donmuş duygu ve düşüncelerden şiiri ayıklamak Orhan Veli’nin başlangıçtaki (ikinci dünya savaşı ertesine kadar) en büyük kaygısı olmuştur.”

Büyük ustayı ölümün 70. yılında anmak için bulentsakarya.com/dino/ olarak ölümünün ardından son bir kez dostları tarafından çıkarılan “Yaprak” dergisini sizlerle buluşturuyoruz. Dergide Oktay Rıfat, Melih Cevdet, Abidin Dino, Cahit Sıtkı Tarancı ve Sebahattin Eyüpoğlu’nun kaleminden Orhan Veli’yi okuyacağız.

Dizimize ilk olarak Oktay Rıfat’ın makalesiyle başlıyoruz.

Gonca Atalay

***

Orhan Veli’nin Ardından El Ele

1937 yılının yaz aylarında, hangi ay olduğunu şimdi pek kestiremiyorum, güneşli bir gün Orhan’la Özen’e doğru yürüdüğümüz gözümün önüne geliyor. Melih Belçika’da. Hava alabildiğine güzel. Özen’de caddeye doğru iskemlelere kuruluyoruz. Orhan ayak ayak üstüne atıyor. Üstte ki ayağı yere değiyor. Sırtı kanbur[1]. Uzun, ince, badem tırnaklı şehadet parmağı sivilcelerinde. Şiir lafı ediyoruz. Piyasa şairlerinin şiirleri ikimizi de sarmıyor. Başka, bambaşka bir şiir hasreti ikimizin de içinde. Ben yeni bir şiir yazmışım, Orhan’a okumaya pek cesaret edemiyorum. Çünkü ne vezni var ne kafiyesi. Hem de birkaç satırlık bişey. Adı; Saksılar (Bu şiir ilk kitabımda vardır.) bir ara boş verip okuyuveriyorum. Orhan kolay coşmaz. Coşuyor. Şu işe bakın ki o da cebinden dört satırlık bir şiir çıkarıyor. Adı: Kelebek. Raymond Radiguet’ten tercüme etmiş. Bu sefer coşmak s*rası[2] bende. Sarmaş dolaş oluyoruz. O bambaşka şiire adım attığımızı biliyoruz. Üç dört günün içinde bu çeşit şiirlerden bir sürü yazıyoruz. Yarışırcasına karşılıklı okuyoruz. Bir hafta sonra Varlık dergisinde Yaşar Nabi bize bir sahife ayırıyor, ilk yeni şiirlerimizi basıyor. Sahifemiz Melih’e ithaf edilmiştir. Aradan günler geçiyor, Melih’in Belçika mektuplarından bizimkine benzer şiirler çıkıyor.

Bu hikayenin daha iyi anlaşılabilmesi için biraz daha geriye giderek başka bir hikaye anlatayım. Bir gün, bu sefer Melih’le karşı karşıyayız. Orhan yanımızda değil galiba. Melih’in “ukde” şiirini, Orhan’ın gondollu, şamdanlı’in, memoriamlı şiirlerini yazdığı demler. Gelgelelim bizim aklımız fikrimiz o bambaşka şiirde. Şunu da söyliyeyim[3] ki hayal ettiğimiz bu bambaşka şiir bazen sadece bambaşka bir şiir, çoğu zaman da ileri şiir. Melih’le kahvede düşünüyoruz. İleri şiir diyoruz, nasıl olur? Nasıl olmalıdır? Bazı esaslar kararlaştırdığımızı hatırlıyorum. O gün kullandığımız kelimeyle söylüyorum, ileri şiir, primitif olmalıdır diyoruz. Bize bu vasıf çok önemli gözüküyor. Aşk şiiri yazılacak mı yazılmayacak mı?… Uzatmayalım. Melih Belçika’ya gittiği zaman demek ki içimizde ileri şiire doğru bir hamle yapmak özlemi vardı.

Yeni şiirlerimiz varlık dergisinde çıkadursun, yolculuk sırası bu sefer bende. Melih dönüyor, ben gidiyorum. Nurullah Ataç bizi öven yazılar yazmağa başlamış. Orhan bana bu yazıları kesip gönderiyor. Günün birinde Orhandan[4]  şiir dolu bir mektup alıyorum. Yarı şaka, yarı ciddi, biz, diyor, şimdi Türkiye’nin en meşhur şairleriyiz. İnanamıyorum doğrusu. Arkadan bir mektup daha. Bu yeni şiir çığırına bir ad takmayı düşünüyor bizimkiler. Teklif edilen adlar arasında Neo Romentisme adı da var. Ben yazdığımız şiirlere genel bir ad takmayı doğru bulmuyorum. Frenklerin ecole dedikleri şey, gine[5] Frenkçe söyliyeyim[6], bana statique, yaşamayan bir şey gibi görünüyor. Düşüncelerimi iki arkadaşıma yazıyorum. Orhan Garib’in önsözünde bir iki satırla bunlardan bahseder.

Yıl gine[7] 1937. Zaten ne olduysa o 1937 yılında oldu. Melih Belçika’dan dönmüş, ben daha Fransa’ya gitmemişim. Bizim evde balkonda amcamın gelini, bize Manifesto du Surrealisme’i satır satır okuyor, türkçeye[8] çeviriyor. [9] Bizim Fransızcamız bu kitabı anlayacak kadar kuvvetli değil. Şiir olsa bir kelimeden dünya kadar mana çıkarırız ama bu kitap hem zorlu, hem de şiir değil. Yengem tercüme ediyor etmesine ya yazarın ne demek istediğini pek kavrayamıyor. “Ötesini siz anlayıverin çocuklar” diyor. Bizse her cümlede uçuyoruz. Orhan’ın birçok şeyler öğrendiği inkâr edilemez. Ama onun sürrealisme’le ilgili hemen hemen yok gibidir. Belki bir şiir:

Elimi çok dallı bir ağaç gibi

Tutarım göğün yüzüne

Ve seyrederim bulutları

Bir deve gürültüler içinde koşar

Koşar koşarken

Güneş doğmadan evvel varmak

İçin

Ufka.

Bir de Varlıkta çıkan karşılıklı oynadığımız Sürrealiste oyunlar. Gine o sırada Ulus gazetesinde üçümüzün imzasıyla çıkan bir anket cevabını bu bakımdan gözden geçirmek faydalı olur.

Bu hatıraları Orhan’ın şiirini aydınlatır düşüncesiyle anlattım. Orhan o vakitler babasiyle [10]beraber, yahudi[11] mahallesinde köşe başında bir evin üst katında oturuyordu.  Odalarını hayal meyal hatırlıyorum. Pencerenin önünde babasının karyolası. Duvar dibinde de Orhanınki.[12] Bir gömme dolapta şiir kitapları duruyordu. Appolinaire, Eluard, Soupault Max Jacob, Radiguet v.s. Bunları uzun uzadıya okur muydu pek bilmiyorum. Ama içinde ki yeni şiir isteği bu yeni Fransız şairlerinin yaptıkları şeylere o kadar uygundu ki kitabın kapağını açar açmaz şiirlerin biçiminden, satırların dizilişinden bile bir takım doğru sonuçlara vardığını sanıyorum. Sonra kitapları bıraktı. Kendine kitaplardan daha çok inandı. Şunu iddia edebilirim ki Orhan’ın yaşadığı sırada Fransa’da bazı şairler Orhan’ın çektiği şiir çilesine benzer bir çilenin içindeydiler. Bu benzerlik nereden ileri geliyor diye düşündüm. Toplumlarımız arasında bünye bakımından bir benzerlik mi var? Sanmam. Öyleyse? Öyleyse mesele şu: Orhan’ın Türk toplumunda içinden çıktığı sınıf ta tanzimattan beri Batılılaşmak için çırpınır. Orhan’ın delikanlılığında ise bu alanda büyük adımlar atılmıştır. Orhan eline kalemi aldığı zaman Baudelaire, Rimbaud, Verlaine gibi şairlerin şiir meselelerini Haşimden sonra Cahit Sıtkı, Muhip Dranas ve başkaları beş aşağı beş yukarı sanat piyasasına sürmülerdir. Biz yetiştiğimiz sırada Baudelaire, Rimbaud, Verlaine çok sevilen şairlerdir. Benim Çoban Çeşmesinden sonra ilk okumağa, ilk sökmeğe çalıştığım şiir kitabı Les Fleurs du Mal dır dersem inanın. Firenk yazarları Fransada’ki modernisme hareketinin Baudelaire’den türediğini söylerler. Bu çağları, çığırları dâhilerle izah etmek demek değildir. Baudelaire’nin yaşadığı toplum sonraki toplumun başlangıcı da olduğuna göre Baudelaire’nin şiirinde sonrasıyla ilgili bir takım tohumların, belirtelerin bulunması şaşılacak bir şey sayılmaz. Ne diyorduk? Fransızlar Modernisme’i Baudelaire’den başlatırlar. Baudelaire’nin dahi çömezi Rimbaud ise onlara göre hareketin asıl gelişme noktasıdır. Gide roman kahramanlarını içinde yakaladığı küçük tomurcukları geliştirerek ortaya çıkardığını söyler. Yukarda adlarını saydığım frenk şairleri ise bu tomurcuklarla doludur. Yeni Fransız şairleri bu tomurcuklardan dallar budaklar çıkaradursunlar Orhan da burada aşağı yukarı aynı işi yaptı. Sonuç onun için birbirine benziyor. Bu yüzden Orhan’ın şiirini Batılılaşmak hareketine bağlamak doğru olur sanıyorum. Bu yüzden Orhan’ın şiirini Batılılaşmak hareketine bağlamak doğru olur sanıyorum. Orhan sadece bu mu? Bu kadar mı? Elbette ki değil. Bizim için onun en önemli tarafı ileri şiire yani halka çıkmak için harcadığı gayrettir. Gayret diyip[13] te geçmeyin.  Şiir insanın gayretidir. Yemişi bütün lezzetleriyle değiştirmek için insanın kendi kendisini kafasıyla, duygularıyla, bütün iç yapısıyla değiştirmesi gerekir. Yıllarca deyiş, eda araştırmaları içinde dönüp dolaşmış bir şairin halkın beklediği, aradığı sözü şiirine perçinlemek için çabalaması hatta o ileri söz uğruna eski şiirinden, şairliğinden vaz geçercesine didinmesi ancak hayranlıkla seyredilecek bir olaydır. Öyleya[14] eski şiirinizi, şiir melekelerinizi inkâr ederseniz, yerine bir şey de koyamazsınız. Ya eski alışkanlıklarla savaşmak! Hele bu alışkanlıklar insanın ta kendisi olursa… Hâlbuki Orhan başka bir yazıda da söylediğim gibi bu kahramanca gayreti gösterdikten sonra ileri şiirinin eşiğine vardı. Yani ilk şiirinden yeni şiire, yeni şiirden de ileri şiire, asıl halk şiirine geçti. Ne yazık ki bu çağında uzun uzadıya şiir söyleyecek kadar vakit bulamadı. Sesi biraz kısık, hafiften ama içten geldiği gibi. Zaten lirik şairdi Orhan. Belki lirizmi ben başka türlü anlıyorum. Bence lirik şiir yaşanmış şiirdir. O kadar sade, o kadar doğru. Orhan şiirlerinde hiç yalan söylemedi. Onun hayatını yazacaklar şiirini göz önünden ayırmasınlar. Şiirinde ki sevinci de ıstırabı da hayatında arasınlar.

Oktay Rıfat

***

Yaprak Dergisi’nin Son Yaprak adıyla çıkan son sayısından alınmış, Gonca Atalay tarafından metne aktarılmıştır.


[1] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[2] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[3] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[4] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[5] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[6] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[7] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[8] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[9] Bu hatıranın tarihinde yanılmış olabilirim. Belki Orhanla yalnız ikimizdik, Melih yoktu, Belçika’daydı. (Yazarın notu) 

[10] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[11] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[12] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[13] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[14] Orijinal metin aynen korunmuştur.

Diğer Yazılar

Benzer Yazılar