Ne Evet Ne Hayır” adlı öyküsünde Oğuz Atay, çok sıradan bir kapı – karşı aşkını anlatırken, herhalde yazarlığının doruklarından birini sunmuş oluyor bize. Bu çok sıradan izlemini, tabii ilk elde basit okur yaklaşımı. Çünkü derinlemesine bakıldığında, “Ne Evet Ne Hayır”, simgeseli anımsatan, ama simgesel de olmayan özellikleriyle yaşadığımız Türkiye’nin kesin, açık, vurgulayıcı bir genel görünümüdür. Öyküyü boş yere anımsatmıyorum. “Ne Evet Ne Hayır” Oğuz Atay romancılığının (ve tabii öykücülüğünün) temellerinden biri. Gazetenin tasalar sütununa gönderilen mektupta, lise ikiden belgeli 24 yaşındaki genç, o kadar çok şey anlatıyor ve anlattıkları öylesine birbirini tutmuyor ki, sonuçta büyük bir çoğunluğun düşünce dizgesi sanki kendiliğindenmişcesine saptanıyor. Ama yazar araya girmemekle, çağımıza yaraşır bir ustalık, bir gerçekçilik kotarıyor.
“Tutunamayanlar”, Henry James’ten bu yana romanı adamakıllı etkilemiş. “bakış açısı” kuramıyla ilintili bir yapıt. Bilinç akışı, zihinsel süreçleri dile getiriş gibi James’ten sonraki modern romancıların irdelediği teknikler de işin içine girdiğinden. Balzac’ı yarımyamalak anlayıp orada kalakalmış bir romancılık kavgası “Tutunamayanlar”ı elbet kendi dışında bırakmak isteyecekti. Ama pek öyle olmadı. Oğuz Atay’ın özgün, bilinçli bir yazar olduğu, ister istemez kabul edildi. “Tehlikeli Oyunlar” daha da karmaşık, dolambaçlı, ama yüzde yüz ilginç bir roman yapısını içerdiğinden yıldırımları büsbütün üstüne çekti. Öte yandan biyografi, yaşam öyküsü romanlarının çağcıl bileşimi diyebileceğimiz “Bir Bilim Adamının Romanı” Atay’ın hemen herkesçe beğenilen, benimsenen yapıtı.
Oysa Oğuz Atay, bütün yazarlığı boyunca ödünsüz bir bütünsellik kurabilmiş ender sanatçılarımızdan. “Tehlikeli Oyunlar”ın karmaşıklığıyla “Bir Bilim Adamının Romanı”ndaki yalınlığı birbirinden ayırmaya olanak yok. Diyalektik akış sözkonusu burada. Üstelik her öz, içerik – biçim ilişkisinin doğruluğuyla anlam kazanabilir. Falan yıllar arasında yaşamış bir profesörün (Mustafa İnan) yaşam öyküsü, elbet, çok sade bir tekniği gereksiniyordu ve Atay, bu sadelik içinde bile modern, ilerici kalabilmişti.
Oğuz Atay’ın kavramak için, bence “Tutunamayanlar”dan yola çıkmak gerekiyor. Henry James, üçüncü tekil kişinin bakış açısıyla yazılmış, yazarın Tanrı katında yaşamaya istekli göründüğü romanları elinin tersiyle itiyor, üçüncü tekil kişi anlatımını koruyarak roman “kahramanının” bakış açısına baş vuruyor, böylelikle yazınsal gerçekçiliği de yeni bir aşamaya ulaştırıyordu. Atay, “Tutunamayanlar” da anlatmaya çalıştığı romancılık çabasını daha da geliştirmiştir. “Tutunamayanlar” Selim Işık’ın bakış açısıdır yalnızca. Oysa Selim Işık, daha romanın başında canına kıymıştır. Yakın arkadaşları Turgut Özben’le Süleyman Kargı ve bütün öteki kişiler, bir bakıma, Selim Işık’ın ifadesi durumundadırlar. Hatta yazarın araya girdiği görünümündeki kimi bölümler (özellikle “Yayımcının Açıklaması” bölümü) bile, Selim Işık’ın sözleriyle, dünyaya bakışıyla, yaşamı algılayışıyla yazılmış gibidir. Kuşkusuz bakış açısının böylesine korunmuş olması, roman sanatı açısından örneksiz bir yetkinliği kanıtlamakta. Selim’le Yalvaç İsa arasındaki özdeşlik dek bu tekniğe çok denk düşüyor. İsa, yeryüzünü etkilemiş, hatta kendisinden sonraki bir dinde bile mhyte değerini koruyabilmiştir. Küçük burjuva değer yargılarının dışındaki Selim de, tıpkı İsa gibi, ancak ölümünden sonra aydınlığını çevresine, giderek, yazarın kimi sezdirileriyle bütün topluma paylaştıracaktır. Selim’in yeni ve yarına açık bir insan olmasının en kesin kanıtı, küçük burjuva değer yargılarına uyamamasıyla ortaya çıkıyor.
Selim Işık’ın yeryüzüne bir kez daha geleceğini Turgut, genelevde algılar. Ve bu bölüm, bence, modern Türk romanının en büyük sahnesini oluşturur. Atay’ın kara yergiye yönelik anlatımı, iç fırtınaların eşliğinde, müthiş bir duyarlığa dönüşür. “Turgut’un özel dünyası, bu anılan bölümde,” diyor Oğuz Atay. “Tam gerçekçilik açısından değil, bir soyutlama ile verilmek istendi.” Gerçekten bir soyutlama mı sözkonusu, yoksa bu sözler, yazarın alçakgönüllülüğünden mi ileri geliyor, karar vermek güç. Soyutlamadan çok, dış gerçekçiliğin iç gerçekçiliğe dönüşmesi, derinlemesine bir iç gerçekçilik algılayışı karşımızda. Selim’i bütünüyle orada, genelevde algılıyor Turgut. En azından Selim’in dünyasında böyle “müesseselerin” yeri olmadığını şiddetle duyumsuyoruz. Türgut’un büyük sanrısını biz de bir tokat gibi duyumsuyoruz. Yazar, romanı üzerine konuşurken şunları da söylemiş: “Duygulara bir saldırış yok değildir romanda, ama bu gerçek, insanca duygulara saldırıdan çok, küçük burjuva duygulanımlarına saldırıdır.” Galiba Oğuz Atay’ı ve yapıtını (yapıtlarını) kavramak için, alışagelmiş, koşullandırıcı değer yargılarının ötesine geçmek gerekiyor. Bizim romanımız, bilinsemek gerekirse, çokluk küçük burjuva duygularının sözcükleriyle yazılmıştır ya da köylüce duyarlılıklara, düşünüşlere açıktır. Oysa Selim Işık’ın bakış açısında, en küçük bir ayrıntı bile yeniden değerlendirilmekte. Bu yüzden “Tutunamayanlar” binlerce ayrıntının, yaşam kadar zengin ve anlamlı ayrıntının bilinçli bir değerlendirmesidir.
Bu ışık altında Atay’ın aydın çevrelerden, toplumun çeşitli kesimlerine, sözgelimi “Tahta At” öyküsüyle bürokratik kasaba ortamına, zikzaklar çizerek, fakat sürekli bütünsellik içinde ve salt “insanca duyguları” koruyarak, önererek yaklaştığını belirtebiliriz. Öte yandan onun yapıtı henüz irdelenmemiş, içtenlikle incelenmemiştir. Bu irdeleyiş ve inceleme, edebiyatımızın Oğuz Atay’a borcudur.
Selim İleri
(Cumhuriyet – 17 Aralık)

