16 Şubat Pazartesi, 2026

Gürsel Korat: “Yazarın özgürlükten başka bir yükümlülüğü yoktur.”

Share

Gürsel Korat edebiyatımızda özgün dili ve kendine has üslubu ile adından söz ettiren bir yazar olmanın yanı sıra entelektüel duruşu ile de önemli bir sima. Sanat ve edebiyat ile olan ilgisi basit bir yazma eyleminden çok bir düşün adamı özelliği gösteriyor. Gürsel Korat okuyor, inceliyor, izliyor ve tüm bunları zihninde didikleyip yeni bir kıvam, yeni bir form veriyor. Etrafına dikkatle bakıyor, yaşadıklarından esinleniyor, duyduklarını unutmuyor ve hepsinden önemlisi aydın sorumluluğunu asla elden bırakmıyor. Ne tarihi olaylardan bahsederken linç edilmekten korkuyor tıpkı Unutkan Ayna’da olduğu gibi ne de toplumun genel kabul görmüş değerlerine reddiye yapmaktan çekiniyor Yine Doğdu Tan Yıldızı’nda olduğu gibi. Gürsel Korat kendi doğrularını enternasyonel bir bakış açısı ile hiçbir ön kabule boyun eğmeden anlatıyor okurlarına.

Bugüne kadar yayımlanan Zaman Yeli (1995), Ay Şarkısı (1998), Güvercine Ağıt (1999), Kalenderiye (2008), Rüya Körü (2010), Yine Doğdu Tan Yıldızı (2014) ve Unutkan Ayna (2017) olmak üzere yedi romanı; Çizgili Sarı Defter (1996), Gölgenin Canı (2004) (2017 yılında iki kitap birleştirilip Dalgın Dağlar adıyla yayımlanmıştır) adlı öykü kitapları; Sokakların Ölümü (İnceleme 1997), Kristal Bahçe (Deneme, 2003), Taş Kapıdan Taç Kapıya: Kapadokya (İnceleme,2003), Dil Edebiyat ve İletişim (İnceleme,2008) adlı deneme – inceleme kitapları; Pofkuyruk (2012), Bir Ayı Ne İster (2016), Kunday – Gölgeler Çağı (2017), Yün Sultan ve Yedi İbiş (2019) adlı çocuk kitapları ve Yol Ayrımları (Oyun, 2006), 1984 (Oyun, George Orwell Uyarlaması), Yedi Kocalı Hürmüz (Senaryo, 2009) adlı senaryo ve oyunları bulunmaktadır.

Gürsel Korat ile bulentsakarya.com/dino/ okurları için bir röportaj gerçekleştirdik.

G.A: Röportajımıza başlamadan önce kısaca kendinizden ve yazarlık serüveninizin nasıl başladığından bahseder misiniz?

G.K: Yazarlık nerede başladığı tarihlense de ne zaman filizlendiği bilinmeyen bir şeydir. Dolayısıyla 1984’den beri bir yerlerde yazıları çıkan bir kişi olarak yazarlık arzumun çok eski olduğunu bilmekle birlikte, gerçekte ne zaman yazar olduğumu düşündüğümü soracak olursanız daha ileride, otuzlu yaşlarımın ortasında böyle hissettiğimi söyleyebilirim.

G.A: Kendi yazarlık çerçevenizi tanımlarken ırk, dil, din, mezhep, coğrafya, cinsiyet gibi tanımlardan azade bir varlık ortaya koyduğunuzu söylüyor ve varoluşsal dönüşüm kavramını kullanıyorsunuz. Rica etsem biraz açar mısınız bu tanımı?

G.K: Dile değil. Dil onun esas mekanı. Yazar bunun dışında kalan şeylere mesafeli olmalıdır. Yani kendi yarattığı karakterlere mesafeli olmalıdır baştan. Herkese eşit uzaklıkta durmak, sevdiğiniz veya sevmediğiniz karakterlerin olmaması demektir. Yazarın böyle bir lüksü yoktur, bu ayrıcalık okura bağışlanmıştır. Yazarın başarılarıyla gurur duyduğu kahramanları, öç aldığı kötü insanları, sevdiği ya da nefret ettiği bir din, sevdiği ve üstün tuttuğu toplum yoktur. Yazar tanrı gibi bunların üstündedir. Yazarın ait olduğu yalnızca bir küme vardır, o da dildir. Benim gibi sevdiği coğrafyaları yazanlar için de memleket güzellemesi yapmak bile yasaktır. Çünkü yazarlık böyle şeylerden yara alır. Yazı evrenseldir. Bütün insanlığa seslenir, filan dine, falanca ulusa veya filanca cinsiyete değil.

Varoluşsal dönüşüm konusuna gelince, bir olay başladığında karakter belli bir duruş içindedir ama zaman içinde bir dönüşüm geçirir. Bu dönüşümün varoluşla ilgili bir nedeni ve kaynağı olsa gerektir. İnsan durup dururken değişmez. İşte ben bunu insanın varoluşundan ötürü suçluluk duyduğu için mücadele etmesiyle değil, ortaya çıkan çelişkilerle boğuşmak zorunda kalmasıyla açıklıyorum. Buna varoluşsal dönüşüm diyorum.

G.A: Yazarın bir yükümlülüğü var mıdır?

G.K: Yazarın özgürlükten başka bir yükümlülüğü yoktur. 

G.A: Sizin kitaplarınızı okuyanların belki de ilk dikkatini çeken şey özgün bir dil kullanmanız. Aslında Anadolu’da geçmişten günümüze konuşma dili olarak duyduğumuz, bildiğimiz söyleyişler, sözler, deyimler sizin dilinizde yeniden hayat buluyor. Özellikle bir nazal n kullanımınız yaygın. Ancak günümüz Türkçesinde bu kullanım yok. Bu bağlamda Türkçenin sınırları sizi zorluyor mu?

G.K: Günümüz Türkçesinde yazılı olarak bu kullanım yok ama bölgesel olarak çok yaygın. İşte ben ölçünlü dilde olmayan ama gerçekte olan bir şeyi özel bir yöntemle kağıda geçirerek bir edebi imkan yaratıyorum. Ölçünlü dili kullanarak yerelliği gösterebilmek zor. Bir de bunu özgün deyişlere benzeterek yaparsanız anlatı sahicilik kazanıyor.

Dilin sınırları olduğunu düşünmüyorum, hiçbir yazar dil tarafından kuşatılamaz, hiçbir yazara dil sınırlı gelemez. Olsa olsa yazar en fazla yeni olanaklar katar ve bu da çok önemli bir şeydir.

G.A: Ödüllü bir yazarsınız. Kalenderiye adlı kitabınızla Notre Dame De Sion Edebiyat Ödülünü (2009), Yine Doğdu Tan Yıldızı ile Ankara Üniversitesi Roman Ödülünü (2015) ve Unutkan Ayna ile 2017 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı kazandığınız ödüller arasında. Ödüllere bakışınız nasıl? Sizin çalışmalarınızı etkiliyor mu?

G.K: Ödül ve edebiyat arasında kurulan ilişki yanlış bir ilişkidir. Ama yine de okuru daha çok etkiler, yazarı değil. Ödüller hiç olmasın demek zor; fakat bu kadar çok fazla odak tarafından ödül verilmesi iyi bir şey değil. İnsanın kendini edebiyata adayışına ödül verilebilir en çok. Yazdığının iyi olup olmadığını zaman belirler.

G.A: Gürsel Korat yazarlığının yanı sıra özel bir Üniversite’de öğretim görevlisi, çeşitli film ve dizi film projelerinde senarist olarak görev alıyor. Ayrıca bunların yanı sıra Uğur MUMCU Araştırmacı Gazetecilik Vakfında (um:ag) dersler veriyor. Biraz da um:ag’daki derslerinizle ilgili bilgi rica edebilir miyiz ilgilenenler için. Çünkü bu pandemi sürecinde uzaktan eğitime geçildi, bu da Ankara dışında olanlar için bir avantaja dönüştü sanıyorum ki.

G.K: Um:ag’da şimdilerde yüz yüze eğitime ara verdik. Üniversitede de durum aynı. Evden çalışıyoruz. Bu klostrofobik ve anti-sosyal hal, umarım fazla sürmez. Uzaktan eğitim kapatılmışlık duygusuna karşı verebildiğimiz en güzel yanıt. Çok güzel dersler oluyor, eğlenceli ve enteresan bir iletişim biçimi bu. Derslerime şehirlerarası katılım olduğu gibi, Almanya, İsveç, Hollanda gibi ülkelerden katılanlar da oldu. Bu da benzeri daha önce görülmemiş bir şey tabii. Sanırım pandemi geçse de bu tür toplantılar yapılmaya devam edecek.

G.A: Bir çok kitabınızda mekan olarak Kapodakya bölgesini kullanıyorsunuz, ya da bu coğrafyadan besleniyorsunuz. Ayrıca Kapadokya üzerine bir de inceleme kitabınız var Taş Kapıdan Taç Kapıya: Kapadokya adlı. Bu coğrafyayı sizin için bu kadar özel kılan nedir? Sadece bir hemşerilik bağı değildir diye düşünüyorum.

G.K: Yok, öyle şeyleri pek sevmem. Kapadokya dışında da çok sevdiğim doğa parçaları var ama onların kitabını yazmaya kalkmadım. Kapadokya kendi başına büyük bir değer olduğu için o kitabı yazdım. Zaten o kitabın amacı da “bizim memleket şöyle güzel” falan demek değil. O kitap Kapadokya’nın tarihsel niteliğini yalnızca Bizantolojik eksende değil, paralel tarih okumaları ekseninde anlatan bir kitap olduğu için önemli. Yani hem Hitit hem Yunan, hem Roma hem de Selçuklu çağı eserleri yan yana ve birbirlerine etkileri içinde gösteriliyor o kitapta.

G.A: Sizi etkileyen yazarlar ya da kitaplar nelerdir?

G.K: Çok. Orhan Kemal’in Avare Yıllar’ı ve Knut Hamsun’un Açlık’ı ilk okumalarıma denk gelir. Heinrich Böll, Yaşar Kemal, Aziz Nesin çocukluğumda karşıma çıkmış büyük ustalar. Beni Türkiye romancılığında Yaşar Kemal ve Orhan Kemal çok etkilemiştir. Dünya edebiyatında daha çok Fransız, Rus ve Amerikan edebiyatından gelen etkilere göre yol aldığımı biliyorum.

G.A: Tabi bir de benim gibi dört gözle yeni bir kitap yazmanızı bekleyen okurlarınız için müjdeli bir haberiniz var mı? Bizi neler bekliyor yakın zamanda?

G.K: Çok yakında çocuk kitapları gelecek. Kunday’ın devamı olarak Ayaşan, gençlik romanı olarak tamamlandı, resimleniyor. Gözlüklü Karga adlı bir kitap daha yazdım. Yani pandemi dönemi daha çok çocukların işine yaradı. Bir de dört yıldır çalıştığım bir romanı tamamlamak üzereyim. Yayınevine henüz teslim etmedim. Benim bilinen yapıtlarımdan çok farklı bir şey, şimdilik sır.

Gonca Atalay
Gonca Atalay
1986 yılında Yozgat’ta doğdum, 1990 yılından beri Ankara’da yaşıyorum. Karadeniz Teknik Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler okudum. Çalışma hayatıma ikiz kızlarımdan sonra kısa bir mola verdim. İlkokul sıralarında başladığım yazma ve okuma çalışmalarım kızlarımdan kalan zamanlarımda halen devam ediyor. 2018 yılında UMAG’da yazma üzerine verilen seminerlere katılarak Gürsel KORAT, Mehmet EROĞLU, Çiğdem ÜLKER gibi isimlerle çalışma imkanı buldum. Öykülerimden bazıları Ada, Edebiyatist gibi dergilerde yayımlandı. Edebiyatın yanı sıra uzun süredir fotoğrafçılık ile de ilgileniyorum. Çeşitli karma sergilerde fotoğraflarım sergilendi.

Diğer Yazılar

Benzer Yazılar