“Yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?” diye sorar babasına… Sonunda çekip gidilecek, herkes gibi, gelmiş gitmiş tüm insanlar gibi. Bu dünyadan başka yere çıkış yok. Kapı tek, bugün yarın geçeceğiz ordan. Nasıl babamız, dedemiz, daha önceki atalarımız, geçmişse öyle!
Kırk üç yaşında ölmek bir umudun yarıda kopması gibidir. Ürün veren, düşüneni yazan, yaratan, kendi kendini, çevresini, dünü, bugünü eleştiren, yeren, didik didik eden bir zekâ, bir kafa, bir imge gücüne sahip insanın en verimli çağında herşeyden kopması… İşte acı olan bu. Nedir kırk üç yaş? Üçte ikisi öğrenimle, çaba harcamayla, yaşama hazırlanmayla geçer, ne kalır geriye?
Oğuz Atay’ı geniş okur yığınları pek tanımaz. Nerden tanısın? İki roman, bir öykü kitabı yayınladı, bir de üniversitede profesörü Mustafa İnan’ın yaşam öyküsü. Kitaplara girmemiş yazıları. Ayrıca bilimsel yapıtları, çalışmaları… Kala kala bu kitaplar kalacak. Oğuz Atay adlı bir genç yazarın bu yeryüzünden geçişinin elle tutulur kanıtları bu kadarcık…
Bir Ansiklopedide bir buçuk iki yıl birlikte çalıştık, aynı katta, yanyana odalarda. İnanılmaz bir hızlı çalışması vardı. Kapandı mı kâğıtlar üstüne o işi bitirmeden doğrulamayan bir güç. Ansiklopedinin formalarını basmadan önce son kez okumaktı görevi. Unutulmuş yanlışlıkları bulmak, son düzeltmeleri yapmak. Titiz bir araştırıcı, geniş ekinli bir yazar, teknik bir adam. Öyle çok konuşamazdık işyerinde. Vakti yoktu onun. Şöyle bir kahve içerek tatlı tatlı söyleşilere daldığımızı hiç anımsanıyorum, demek olmamış.
TRT roman yarışmasında “Tutunamayanlar” başarı ödülü almıştı. Bu romanı basılmadan görmüştüm bir arkadaşın elinde, kocaman dosyalar halinde. Tertemiz yazılmış, hemen hemen tek yanlışsız, düzenli sayfalar. Yayınlanınca okudum, daha doğrusu okumaya çalıştım. Zor okunan bir romandı bu. Kaç kişi atlamadan sonuna dek gelebilmiştir, bilmem. Ben zaman zaman okudum, öyle kitaplar vardır, baştan sona dek bir serüveni izlemez. Yaşamı verir, insanı verir, bir çağın görüntüsünü, anlamını verir. “Tutunamayanlar” öyle bir romandı. “Tehlikeli Oyunlar” da öyle. Üslup, türkçesiyle biçim, ağır basıyordu bu romanlarda. “Kendini” anlatıyordu yazar. Öyle denebilirdi, dışardan bakan bir okur olarak. Olsa olsa baş kahraman, yazardır. Öyle midir acaba, kendimizi tanıyabilir miyiz iyice? Ne denli, ne ölçüde, nereye dek? Büyük yazarlar kendilerini anlatarak tüm insanlığın gerçeklerini ortaya çıkarmışlar. Bir ucundan başlamışlar işe, ne kadar ortaya koymuşlarsa, işte o kadarıyla bir insan gerçeğini öğrenmişiz onlardan. Atay’ın kahramanı da kendi sandığı bir kişiydi. Onun iç ve dış evreniydi baş konusu.
Kolay okumalar, hızlı sevgiler, beğeniler, alışkanlıklardan koptuğumuz, kopabildiğimiz, rahat ve geniş zamanlarımız güç bir kitabı çözmeye, sevmeye, ondan birşeyler almaya, öğrenmeye ayırabildiğimiz bir gün Atay’ın romanlarını çok seveceğiz. Onlarda çağımız insanının, daha doğrusu büyük kentte yetişmiş kendisiyle tartışması, kendini eleştirmesi, çok değişik bir güldürü havasıyla bizlere ulaştırması, sunması var… Yeni olan, değeri olan, edebiyatımızda önemi olan romanlar bunlar…
Oğuz Atay’ın tek öykü kitabı “Korkuyu Beklerken” de ise yedi öyküsü var. Beni en çok etkileyeni “Babama Mektup” oldu. Atay’ın babası eski milletvekillerinden Cemil Atay’dır. Bu mektupta bir oğulun babasına, ikisinin de iç dünyalarını veren seslenişini buluyoruz. Herkes kendi babasına zaman zaman böyle bir mektup yazarak iç dökmek, gizli kalmış duygularını açıkça söylemek isteğini duymuştur. Atay bunu babasının ölümünden sonra yapmış, tam bir içtenlikle, “senin içtenliğini taşıdığımı umut ediyorum, sonunda sana bütünüyle benzemekten korkuyorum babacığım” diyerek, en sonra da şu kaçınılmaz soruyu sorarak: “Yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?”
Sen de, ben de, o da!… Çıkış yolu tek dedim ya! Ne var ki, yaşamda birşeyler yapabilmek, üç beş ürün, yararlı yapıt bırakabilmek gerekli. İyi anılmak, güzel izlenimler bırakmak, anılarda bir süre olsun kalmak… En önemlisi de yazılarda yaşamak… Bir sanatçının, bir yazarın gerçek yaşaması zaten yazılarındakidir. Hele o yapıtlar zamanı aşacak, zamanla yarışacak bir değişik hava, anlam, değer taşıyorlarsa…
Oktay Akbal
Cumhuriyet – 17 Aralık

