Oğuz Atay’ın ölümü fazla gürültü patırdı koparmadı. Öldükten hemen sonra bir olay haline getirilmediği için talihli. Ama, yazın dünyası her ölüm törenini akbabaların şölenine çevirirken, Oğuz Atay’ın boşluğa göçmesine resmi bir üzüntünün dışında bir tepki neden göstermedi? Kestirmeden gidenler, Atay’ın usta bir yazar olmayışına bağlayabilirler bunu. Ancak, asıl neden başkadır, bana kalırsa. Oğuz Atay’ın yapıtı, bugünkü yazın ortamının sömürebileceği cinsten değildir.
Doğru: Oğuz Atay ustalığa eremeden gitti. Okura bıraktığı üç roman ve bir öykü kitabı, türlü biçim denemeleri içermektedir. Ne ki, Atay’ın yapıtı, anlatım açısından bir dağınıklık, bir örgütsüzlüktür. Özellikle ilk iki romanda var olan parça parça güzelliklerin toplamı tutarlı bir bütün etmemektedir. Üçüncü roman bir yaşam öyküsü olayazmıştır. Öyküler Kafka’nın yoğun ve özümsenmmiş etkisi altında ezilmektedir. Kafka’nın vurucu silâhı mesel iken, Oğuz Atay yerine (allégorie) kullanımına sapmakta, böylelikle sözün anlam alanını daraltmaktadır. Zengin bir belirsizlik, bir enigma kurmak isterken, anlamı kısıtlı bir imge dizgesi çizmektedir.
Gelgelelim, Oğuz Atay’ın yazısını aşan bir dünyası vardır. Bir yazarın dünyasını neler oluşturur? Gerçekliğe bakışı, imgesel kahramanları, yapıtına yansıyan düşünce yapısı, duyarlığı. İşte, Oğuz Atay’a kayıtsız kalmasının başlıca nedenlerinden biri yazarın aykırı dünyasıdır. Gerçekten de, Atay’ın yapıtı, yazınımızı çevreleyen umut duvarında koyu ve ufak bir lekedir. Ne var ki, kolay kolay çıkacağa benzemez. Ele aldığı kişiler, izlekler, Oğuz Atay’ı özgün bir yazar kılmağa yetmiştir.
Oğuz Atay bireyin yazarıdır. Anlatının özeği bir başkişidir hep; konumuyla bütün olayı, konuyu belirler, öteki kişiler onun çevresinde dönerler. Bu birey soyut, evrensel değil, somut, giderek belirli bir tiptir[1]. Başkişilerin hemen hepsi tek bir tipin çeşitlemeleridir. Selim Işık, Hikmet Benol, Mustafa İnan, Giderek Beyaz mantolu adam, hepsi aynı tipin değişik halleridir.
Oğuz Atay okura güven duymayan, onu anlamazlıkla suçlayan bir yazardır. Olumsuz tavrını yapıtında sık sık dışa vurur. Türk Dili’nde yayımlanan son öyküsü “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin?” diye biter. Aynı alay “Beyaz mantolu adam”ın ve “Tehlikeli oyunlar”ın da sonudur. Beyaz mantolu adamı boğulmaktan kurtaramayan genç “amma da hikâye” derken, okurun bu tuhaf öyküye tepkisini de dile getirir. “Tehlikeli oyunlar”ın sonunda, sinemadan çıkan bir çiftin konuşmalarından filmi anlamadıkları belli olur.
Oğuz Atay’ın başkişileri de benzeri bir yazı taşırlar alınlarında. Beyaz mantosuyla kalabalığın içinde koşuşan adam kendine bakmak için bir su birikintisinin başında durur, eğilir, insanları görür suyun içinde. Mantosunu kirletmemek için suyun çevresini dolanır, uzaklaşır (kendine doğru). “Onu doğrudan doğruya izlemek isteyenler suyu geçmeye çalışırken yarı yolda kalırlar” genellikle. Oğuz Atay’ın ilgi konusu olmayışının nedeni de budur. Okurun önünde atlaması gereken bir eşik vardır. Bir atlarsa, atlatılırsa, çok fazla yadırganacağı bir imgesel dünyaya ayak basacaktır.
Selim Işık! Simgesel adıyla bir meşale gibi salar kendini insansal karanlığa. Gel gör ki, rüzgâra diklenen bir çakmak yalımıdır; çabuk söner. Ruhsal uçurumunun kenarındaki dansını 30 yaşına dek bile sürdüremez, düşer. İsacık! Oğuz Atay’ın bütün başkişileri gibi. Romanın çoğu bölümünde başkalarının ağzından tanıtılır. Dostları, sevgilisi, müridleri gibidir. Özellikle Turgut Özben gider ışığın ardından. Kendine, öz benine varan yolu ancak Selim’in aydınlatacağına inanmıştır. Küçükkentsoylu bataklığında, Türk toplumunun olanaksızlıkları içinde çırpınan iki genç. Tek bildikleri şey: gerçek yaşam bu deil. “Hakikat”a ulaşmak konusunda öncülük Selim’in: yalvaçsı bir yaratık. Küçük kentsoylu aydın Selim ile sınıfı, çevresi arasındaki çatışmasının küçük çapta bir örneği. Aydın bilir kurtuluş yolunu, gösterir, bağırır, çağırır, çevresini değiştirmek için. Anlamazlar, ıskalarla, insanların İsa’yı ıskaladıkları gibi. Kendi insanlıklarını da ıskalarlar böylece. Selim’in daha sonra Hikmet Benol’un intiharları simgeleşir. Ama, bir sorun var, intihar edimiyle birlikte gelen. Selim ve Hikmet, Tanrı elçileri gibi dingin ve dengeli değildirler. Dolaşık ruhludurlar. Bir bakıma kendini başaramayan iki aydın. Çıkışları hangi yönde? Ölüm mü, Stoacıların “ölü usa yatkın bir çıkıştır” dediğini anımsarsak, Selim’in intiharı varlıkbilimsel bir sorun olarak gördüğünü eklersek? Yoksa, Selim’in ve Hikmet’in intiharları yenilginin son kertesi midir?
İntihar olayında öldüren özne ile öldürülen nesne özdeş değildir. “Sığındığı son yerde onu buldular. Yerini tespit ettiler. Bütün tanıklar dinlendi. Savunmalar alındı. Gereği düşünüldü. Hiçbir etki altında kalmadan bağımsız olarak karar verildi. Adam kapıyı açtı, içeri girdi ve tabancasını çıkararak ateş etti.” Suçludur bay Selim, bir sabah yok yere tutuklanan ve ölüme götürülen bay K. gibi. Dünyaya katılmamakla suçludur. Ya hep ya hiç, der Selim Işık: “Sahte yaşamaktansa hiç yaşamamak.” saltıkçılar, kara coşumcular gibi. İlk bakışta köklü gelen bu tavır, öznesini nihilizme götürecek gibi. Selim Işık bir tragedya başkişisi olacak gibi. Yanlış. Yazarın ağır, giderek suçlayıcı alayı var her sözünde. “Gibi”lerin ardından bir tragedya gelecek derken, bir melodram çıkıyor karşımıza, alayın perdesinde sunuluyor. Bir eleştiri aracı alay. Çünkü Selim’i ve benzerlerini ölüme götüren tek etmen karşı çıktıkları toplum değil; kendi yanlışları da bir o kadar önemli. “İnsan kendi felâketlerinin bir toplamıdır.” (Faulkner)
Küçük kentsoylu aydını çevresiyle uzlaşmaz bir tavır takınırsa, karşıtlığını, içinin kargaşasını dışlaştırırsa, üstüne üstlük çevresinden kopmağı bir türlü beceremezse, aşamazsa o şefkat ve korku engellerini, acınası, ağlanası bir hal alır. Bundan böyle attığı her çığlık kendisini yaralayacaktır, bir bumerang gibi; dövündükçe, çırpındıkça hayret ve acıma dolu gözlerin önünde bir mum gibi tükenecektir kendi kendine. Ey İsa müsveddesi! Çevreni en basit günlük yaşam kaygıları, sınıf değiştirme özlemleri, küçücük hesaplar güdülürken sen, sen, tek başına, neyi, kime, nasıl anlatacaksın? Küçük kentsoylu, aydının yalnızlığı seçilmiş bir yalnızlık değildir. Obaya sırtını dönen bilgeler gibi dağa çıkmamıştır o. Kente baskın verenlere de katılmamıştır. Anlıksal bir limonluğu da yoktur. Ait olduğu ama ne yazık ki ona ait olmayan bir çevrede dört dönen küçük kentsoylu aydını soluk soluğa kalır, kesilir, tıkanır, aşamaz sınırı, boğulur. Saldırganlığın tek yıkabileceği şey kendi varlığıdır.
Belli ki, Selim’i İsa’ya benzeterek, insanı anlatmak için bir simgeye başvurmuştur yazar. Bir yoruma göre, İsa Tanrı’dan gelip de geri çevrilen değildir, insanın kendi içinde kuruttuğu mut kaynağıdır. Selim Işık’ın yenikliği söz konusu yorumu da içerir, ikili bir anlam yüklenir böylece. İnsan kendi kendisinin kurbanıdır. Her ömürde İsa’nın yazgısı yinelenir. Işık, onu çevreleyen insanlara düşman olurken kendine de düşman oluyor. Tutulmayan olduğu denli tutunamayan o. Yaşamı ıskalayan sayısız küçük kentsoylu aydını simgeliyor.
Selim’in ilk yanlışı: “hayatın acemisi”. Yaşama yoksulluğunun okuma zenginliğiyle denkleştirmeğe çabalaması boşuna. Ne mühendisliği, ne yazarlığı, giderek ne de sevgi/li/si bir tutamak olabiliyor. “Tutunamayanlar”, böylelerinin ardından çok, giderek fazla uzun bir yazıklama. Turgut Özben ise yanlış dala asılmış. İş yaşantısında başarı sağlamak, onu gününün saçma yaşamına katmaktan başka neye yarıyor ki? Dur, doğruya sap, kendine yönel, herşeyi bırakıp gitmek pahasına! Ama, varacağı yeri biliyor mu ki?
Hikmet Benol aynı yolun yolcusu. Adından belli. Oğuz Atay’a “Tutunamayanlar”ı uzatıyor. Hikmet’in “Tehlikeli Oyunlar”ını anlatarak, İsa simgeseli billurlaşıyor. Hikmek Benol – Hüsamettin Tanbay – Nurhayat Hanım: İşte kutsal üçgen. Hepsi birer ….cık: İsacık, Meryemcik, Tanrıcık. Hikmet Benol, imgelemini doğru kayıyor, hızla. Sevgi’yle yaşarken sevgisiz. Bilge’yle bilgisiz. Parça parça olan bir benlik; toparlanamıyor. Yorgun ve yılgın ruh. Pencereyi açıyor son bir kez. Ölümün kucağına atlıyor.
Her iki başkişi de birer küçük kentsoylu aydın. Oğuz hâlâ evrensel insanı anlatmak savında mı? Çeşitli kişilerin ortak paydası olan tip belirli bir zaman – mekân tamlamasının ürünü; batılı değil herşeyden önce. İsa, batı uygarlığının özünü simgelerken, Türkiye’de son iki yüzyıllık yaşamımızın simgesi oluyor. Değişik bir açıdan bakalım Atay’ın romanına. Üstü kapalı bir karşı koyuş vardır. Cumhuriyet’in üst – yapı devrimciliğe, göstermelik batılılığa. Tepkisi, birtakım şovenistlerinki gibi batıya değil, öykünmecileredir. Başkişileri batı usuyle doğu duyarlığını bireştirmeyi deneyerek çözüm ararlar, başaramazlar. Tarihin attığı kördüğüm boğar onları. Türk aydını batıyı özümleyememiştir, çünkü tanımamıştır. Kendi geçmişine de yabancıdır büyük ölçüde. Köklü bir köksüzlüğü vardır. Tam anlamıyla ortada kalmıştır. Selim’in, Hikmet’in durumu da bu değil midir? Hem kendilerini hem de çevrelerini kurtarmak isterler; bir Alfred de Vigny tavrıyla yani tam coşumcular gibi ortaya çıkarlar. Bunu yaparken bile Batının 19. yüzyıl adamına öykünürler. Ne etseler yetersizdirler, en başta kendilerini aşmağı beceremezler. Oğuz Atay, açık ki, kişinin kendi kendisiyle savaşmasını ve yenmesini öneriyor herşeyden önce. Yenilgi süreci içsel bir serüven olarak anlatılmış, toplumsal durum ve konum ise bir veri olarak alınmış. Dışsal – içsel çalışmasında dışsaldan çok içsel etmenlere ağırlık veriliyor, bireyin içinde bulunduğu koşullara karşı tavrı irdeleniyor. Olumsuz dışsal belirlenimlere karşı salt kendinden kalkarak savaşıyor başkişi, ilkin kendi dönüştürmeği amaçlıyor. Bundandır Oğuz Atay’ın bireyin yazarı oluşu. Toplumsal devinimlere pek bel bağlamıyor o. İnsanın değiştirilmesini, dünyanın, yani yalnızca özdeksel koşulların değiştirilmesinden daha önemli bir sorun olarak görüyor gibi. Bu noktada: kendi içinde yapayalnızdır insan. Hele Türkiye’li aydın. Bu aydın belirsizliğin, bilgisizliğin içine doğmuşsa, tek kaynakça olarak Batı kültürü, o da bilmemkaçıncı elden sunulmuşsa, insan konusunda kalkıştıı kahramanlık İsa müsveddesi olmaktan öteye gidebilir mi? “Dragomanlar cumhuriyeti”nde her aydın biraz “Mütercim Arif”tir.
Oğuz Atay’ın bireysel değişimi bunca önemsemesinin başka bir nedeni daha var: toplumsala inançsızlık. Ülkemizdeki toplumca devinimler çeşitli yerinelerle alaya alınıyor; örneğin “Beyaz mantolu adam” öyküsünde, “bir sonuç alınamadığı için kalabalık dağılır”. Atay, Türkiye solunun bölük pörçüklüğüne, dengesizliğine tepki veriyor belki de. Genellikle kestirip attığı bir konu bu. Açınlanması titiz bir incelemeyi gerektirir. Ama, eksiliğin üstüne art niyetle gidip, Oğuz Atay’ın bireyin iç yapısına yönelerek yazınımızda yaptığı atılımı görmezlikten gelmek hoş olmaz.
Mustafa İnan: İşte Atay’ın örnek insanı. Bilim adanı ve içten bir sanatsever. Her alanda yetenekli. Engin kültürlü. Halktan gelme, kendi kendini yetiştirmiş. Bilim ona Batının kapılarını açmış, yaşantısı, geleneğe bağlılığı, sanat sevgisi ise Doğunun. Oğuz Atay’ın yaşamayı başaran tek başkişisi. “İthal malı değil bizim insanımız.” Üstüne yazılan kitaba roman demeğe yürek gerek. Çünkü anlatı yaşamöyküsünün sınırlarını ancak yer yer aşıyor. Bir bildiri daha çok anlatıcının (ki, 179. sayfada yazar ile aynılığı belirtilir.) İnan’ı anlattığı gencin kişiliğinde bütün yolunu arıyan, aydın gençlere gösterdiği örnek, verdiği öğüt.
Oğuz Atay’ın ele aldığı tip küçük kentsoylu Türk aydınıdır, dedim. Bu yüzden yazarın dünyası bize yabancı değildir. Hiçbirimiz dengeli, sağlıklı bir topluma, bir kültür ortamına doğmuyoruz. Soru sormağa başladığımız an düşünsel ve ruhsal serüvene atılıyoruz, içimizde ve dışımızda. Yalnız kalsak da, başkalarıyla birlikte olsak da bitmiyor kendi kendimize konuşmalarımız. Son on – on beş yılda edindiğimiz toplumbilimsel bilgi, yaşadıklarımız, herşeyi çözümlemeğe yetmez, bizleri hemen sağlıklı kılmaz. Önsever yönsemelerimize kapılmayalım. Toplumla, tarihle teker teker de hesaplaşmak zorundayız. Çünkü üstünde güvenle gezinebileceğimiz bir zemin yok daha. Olursa bizlerle olur.
Ve her aydın kendini inşa eder, Mustafa İnan örneği. Kimse katı bir gerekirciliğe inanmasın. Aydın bir yerden sonra kendi kendinin ürünüdür, özellikle Türkiye’de. Bence, Oğuz Atay, aydının olumsuz hallerini ve olumlu halini (M. İnan) anlatırken bunu da imlemek istiyordu. İç hesaplaşma, aydın tabakası olarak üstüne pek düşmediğimiz bir konu (özeleştirinin günah çıkarmayla benzerliği var, iç hesaplaşmayla değil). Bu yüzden de Atay pek tutulmadı. Kendi dışında kendinden saklanacak bir sürü delik bulan aydın okur onu sevmedi. Ne yazık ki!
Aydın tabakasının ötesine de geçti Oğuz Atay, İsa simgesinin anlam alanını genişletti. Beyaz Mantolu Adam kuşlara yem verirken iki yana açtığı kollarıyla bir “çarmıh” gibidir. Trende, ikinci mevkide giderken “kendisi gibi olanlarla”, yani atılmışlarla yanyana oturur. Bir aydın değildir beyaz mantolu adam, bir lumpendir, kimsesiz bir gariban. İlgi yerine alaya ve hor görülmeğe hedeftir. Bu durumda bütün toplum mu suçlanmaktadır? Mustafa İnan’ı unutmak da toplumun suçluluğunu kanıtlamaz mı? Hayır! Oğuz Atay’ın karamsarlığı saltık değildir, bir bekleyiş halidir. Mustafa İnan’ın yaşam öyküsünü dinleyen öğrencinin. Beyaz mantolu adamı kurtarmak isteyen gencin, roman okurunun o lanet olası sınırı aşmasını için için bekler, suçlar, ama ortak olmakla. Daha doğrusu: başladığı işi yarım bırakarak, ya da gecikerek ortak olduğu için suçlar okuru. Genç adamın beyaz mantolu adama elini uzatabilmesi için biraz daha erken davranması ve öyküyü o denli tuhaf bulmaması gerekirdi. Böylelikle, istemese de ortak olur asıl suçluya. Peki asıl suçlu kim? Tuzcuoğlu Tuğrul silahını tahta atın yapımından sorumlu olanlara yöneltir. Oğuz Atay’ın kültür ithalatına nasıl karşı durduğu düşünülürse asıl suçlunun kim olduğu anlaşılır. Son öyküsünde demiryolu öykücüsünü yavaş yavaş çukura iten kişi istasyon şefidir. İstasyon şefi yazarı her bakımdan kuşatan kültürel dizgeyi imler. Bu ortamda öykücü okur bulamaz, çoğalamaz, yalnızlık boğar onu. Gerçi çoktur sanat alıcısı. Yeni yetme Kentsoylular kitabı pek severler. Ama ya gerçek okur? Atay, “nerdesin?” diye seslenirken bir duygular bulamacını dile getirir: yılgınlık, yalnızlık, kırgınlık, kızgınlık ve ürkek bir umut. Gerçek okurun bulunamaması olasılığı bir karabasan gibi çökmüştür. Oğuz Atay’ın yapıtları üstüne.
Suçludur Selim Işık, Hikmet Benol: katılmadıkları için. Bir kez daha suçludurlar: 19. yüzyıl coşumları gibi kendi karanlıklarına dalıp çıkamadıkları için. Ama Hikmet Benol “insan öldü” derken bir öldürme olayını anıştırmıyor mu? Aydın “çabası egemen sınıflarca suç sayılan kimse” ise, Selim Işık’a silah çekenin kim olduğu belli değil mi? Beyaz mantolu adamı ve aydını toplum dışında, olmazsa kenarında bırakmak isteyen kişiler aynı değil mi? Okur, aydınlığının gereğini yerine getirmiyorsa, yani onu belirleyen nesnel koşullara karşı kendi öznelliğini kurmağa yönelmiyorsa, silâhı tutanın hemen yanıbaşında durmuyor mu?
- [1] Oğuz Atay, ‘tek sözcükle insanı’, yani yer ve zaman belirlenimlerine meydan okuyan bir evrenseli anlattığını savlayabilir, sanabilir. Ama, yazarın yapmak istediğiyle yaptığı her zaman çakışmaz, yazar tersini öne sürse de. Ayrıca, yazarın kendi yapıtına getirdiği yorum öteki yorumlardan ille de daha geçerli değildir.
Oğuz Demiralp
Mart 1978 (Oluşum – Ekim 1978)

