10 Şubat Salı, 2026

Sevim Burak yazı düzenlemeleri

Share

 “Ameliyathanenin televizyon ekranından kalbimi seyrediyorum/kasığımdan kan akıyor/atar damarlardan/boyuna kalın pamuk bastırıyorlar/doktor kalbime şırıngayı takarken/ o çengel biçimindeki oltayı yosunların arasına saplarken/düşünüyorum/ben kalabalığın insanıyım/kalabalıkta seçimimi yapacağım/renkli/çeşit çeşit insanları görüp en güzelini seçmek istiyorum.
(Afrika Dansı, S. 38)

Yanıltıcı bir yazardı Sevim Burak. Güzelliklerinin kaynağını gizledi hep.

Biçime ağırlık verir gibi göründü, oysa içerikti, insanlardı asıl ilgilendiği.

Çevreden kopuk, kendi dünyasına kapanmış, snop bir yüksek aydın sanıldı, oysa kalabalığa açılmak, “çeşit çeşit insanları görüp en güzelini seçmek” için çırpınıyordu.

Seçkin bir azınlığın yazarı olmayı kesinlikle istememiş, kitaplarının kapışılmasını, oyunlarının aylarca, yıllarca kapalı gişe oynamasını özlemişti.

Ödün vermemiş olması, bağlandığı, doğruluğuna inandığı sanat anlayışından kopmaması, güçlülük diye nitelenebilir. Oysa, güçlülükle bir ilgisi yok. Böyle bir sorun olmadı, başka türlü yazarsam özlediklerimi elde edebilirim belki diye düşünmedi hiçbir zaman. Başka türlü yazamazdı çünkü. Hiçbir sahteliği takınılmış tavrı yoktu, bir kuramın uygulamasını yapmıyor, etiyle kanıyla yazıyordu.

Birbirine iğnelerle tutturulan kâğıtlar, masaları, koltukları, duvarları dolduran, odalardan dışarı taşan kâğıtlar… Hangisi hangisinin başı, hangisi hangisinin sonu, bilinmeyen, aranan, bakılan, yakıştırılan, “Tamam, bu bundan sonra!” diye birleştirilen kâğıtlar… Bir daha, bir daha yazılan…

Büyük harfler, küçük harfler, çizgiler, barlar, noktalamalılar, noktalamasızlar, alt altalar, merdivenler, dikdörtgen içindekiler, sağa sola, yana yatmış, çarpılmışlar…

Resim mi yapıyordu sözcüklerle?

Resim değil kesinlikle, ama gözle ilgili bir düzenleme.

İçeriğe bir etkisi var mıydı bu düzenlemelerin? Üstüne mi basılıyordu oralarda, daha yüksek sesle mi okunuyordu? Daha hızlı, ya da ağır, kasıla kasıla?

Gülüyordu Sevim Burak, kaçamak, kesik, hep tutmaya çalıştığı gülüşüyle.

Belki de yoktu bir açıklaması, salt sezgisel bir şeydi, hoşuna gidiyordu böyle düzenlemeler yapmak.

Bütünüyle görsel bir tat mı? Kestiremiyorum. Çünkü dizgiden, baskıdan geçerken, kâğıtlarda yaptığı düzenlemelerin kitap sayfalarına nasıl yansıyacağına pek bakmıyordu. Kâğıtlarındaydı kavgası.

Bu düzenlemelerin ancak kendisince sezilen, içerikle ilgili bir yanı vardı, kesin. Ama anlatamıyordu.

Anlaşılmadığı, anlaşılamayacağını, büyük bir ürkeklik içinde, çok iyi biliyordu.

Yazılarına bakarken:

-Burasını yalnız Adnan Benk anlar, diyordu birdenbire. (İster istemez gülümsüyordunuz kuşkululuğuna.) Yok o anlar, müthiş anlıyor, biliyorum, diyordu.

Tutamadığı kıkırtılarla, sevgi dolu gülüyordu. Seviyordu yazdıklarını. Yazı düzenlemelerini değil, anlattığı kişileri seviyordu, onların uyumsuzluklarından büyük tat alıyordu.

Zaman zaman coşup:

-Burasını Adnan Benk bile anlayamaz… diyordu.

Bir seçkin insan için yazdığından değil, anlaşılmak istediğinden, anlaşılabileceğine inanmak istediğinden. Sığınaydı Adnan Benk’in anlaması.

“Humor”a “Türkçe’de “ince alay” deniyor gerçi, ama “alay”da bir küçümseme, aşağılama var. Yanıltıcı olabilir. “Humor” diyelim. Sevim Burak’ın kıkırdamaları yazılarının temelinde yatan derin bir humor’dan geliyordu. Sevgisini hiç yitirmeyen bir humor’la yaklaşıyordu anlattığı kişilere.

Bir anılar dünyasını hem yaratan, hem de o dünyanın yarattığı kişilerdi onlar.

BENİM ANILARIM
BEN BU ANLARI
CANIMLA
KANIMLA
BESLEDİM
AYAKTA TUTTUM
YIKILMASINA ENGEL OLDUM
BU BOYA GETİRDİM
OKUTTUM
BÜYÜTTÜM
ÇİRKİN
GÜZEL
(Yanık Saraylar, S. 34)

Öykülerinde gittikçe dille, sözcüklerle daha fazla oynar olmuştu. Ama aslında anılarıydı, çocukluğunun insanlarıydı onu yazarlığa iten. Öykücülüğünün dilde tıkanmaya doğru gittiği yerde, oyunlara atlaması bundandı belki de. Oyundaki kişilerle birlikte yeniden güzelliklerinin kaynağına döndü.

Bilal Bey’in Not Defteri’ndeki tarihler 1930, 1931’dir. Sevim Burak’ın doğduğu yıl 1931. Anlattıkları, daha çok, çevresinden dinledikleriydi. Bir kültür dönüşümüne girilen yılların arkada bıraktığı son kişileri tanımış, onları dinlemiş, onların arasında büyümüştü.

Geçmiş hayranlığı mı? En güzel günler yaşamaya yetişemediklerimiz mi denmekte? Sanmıyorum. Çevresinin büyük özelliği olan inceliklere insanca ilişkilere duyulan özlem belki. Güzellik nerede olursa olsun güzelliktir.

Çocukluğunu dolduran insanların köklerini de araştırdı kıkırdamalarla. Eskiyi bilen insanların çevresinde dört döndü.

Sare Teyze’yi buldu örnekse…

Foto Febüs, Ayakkabıcı Burjeni, Terzi Kalivrusi…

Yanıltıcı bir yazardı Sevim Burak. Güzelliklerinin kaynağını gizledi hep.

-Nazım yaşasaydı sizi Adnan Benk’den de iyi anlardı, demiştim.

Oturduğu yerden sıçramıştı neredeyse.

-Anlardı.

Memet Fuat
Milliyet Sanat – 15 Ocak
1984

Diğer Yazılar

Benzer Yazılar