Makale, Türkiye'de Roman Var Mı?

Erol Toy’un Türk Romanı üzerine düşünceleri

Bu makale Nesin Vakfı 1982 Edebiyat Yıllığı’ndan alınmıştır.

***

Batı Avrupa serfleri özgür «burçlarda» bağımsız zenaatkârlar haline dönüşürken bilim ve kültür de kendi değişimini yaşamıştır. Kentleşme bir yanıyla insanları toplu halde tutarken bir ­yanıyla rekabetin ağır basıncı altında parçalamış, bölmüş ve bireyciliğini beslemiştir. Ballad’ların toplu dinleyicileri kendi köşe­lerinde tekil okuyucular haline gelmiş seyirliklerin toplu katılıcı­ları tiyatro koltuklarında seyircileri oluşturmuştur. İnce bir zevk, üstün bir kültür birikimi isteyen soyut destanların yerini yeni sınıfın kolayca anlayabileceği sözcüklerden oluşan yazı ve mü­zik türleri almıştır. Senfoniler marşlara, operalar operetlere, tra­gedyalar bulvar ve farslara şiirsel anlatım düz yazının kalıpla­rına dökülmüştür.

Elbette sonraki zamanlarda tezle antitez bileşimle yükselecek durmaksızın yükselecektir. Ta ki kendi duraklamasına kadar. Ama bütün bu oluşumlar egemenlik yolunda yükselen alt sınıfın üst sınıf değerlerine tepkisiyle gerçek bir devrimin akışını be­lirleyecektir. Belirlemiştir de… Roman güldür güldür akmaya başlamıştır. Geçmiş romanın doruklarına şöyle bir bakıldığında toplumsal değişimin sözkonusu olduğu her ülkede romanın yük­selişi apaçık görülür. Yeter ki romancılar kültür birikiminin bü­tün olanaklarını kendi yapıtlarının harcında kullanabilsinler. Çünkü her değişim öncekinden etkilenmiştir ve her ülkede romanın zamanı olmuştur. Öyleyse bu kısa özetin göstergesinde kendimize ve günümüze bir bakalım. Şöyle bir örnek vermek yersiz olmaz sanırım. Londra’da atelyeler 16. yüzyılın başlarında kurul­maya başlanmıştır. Londra’nın nüfusu 90 bin kişidir. Üç yüz yıl sonra aynı Londra bir milyonluk bir kenttir. Gecekondularında Charles Dickens’in açları yaşar, denizlerinde Daniel de Foe’nın Robinson Crusoe’leri cirit atar ve tiyatrolarında Shakespeare’in oyunları sergilenir.

1950’lere gelindiğinde İstanbul’da 400 bin kişi yaşar. Aynı İs­tanbul 1980’de 5 milyonluk bir kenttir. Bu en azından şunu gös­terir, batılı toplumların üç yüzyılda ulaştıkları yere Türkiye top­lumu 30 yılda varmıştır. Elbette onların yüzer yıllık sancılarını onar yılda çekmek gibi bir ödevle yükümlenmiştir. Bu nedenle denilebilir ki batı toplumu kuşakların zincirleme gelişmeleriyle dönemeçleri aşarken Türkiye toplumu aynı kuşakta bütün döne­meçleri aşımak gibi bir ‘sorunla’ karşı karşıya kalmıştır. Daha da somuta indirgersek on onbeş yaşına kadar otomobil bile görme­miş bir insanın otuz yaşında uzaya gidecek aracı yapmaya yükümlenmesini alabiliriz. Zaten ülkemizde de bu gerçekleşmiştir. Okuma yazmayı gecikmiş yaşlarında öğrenebilen pek çok değer elektronikten uzaya, şiirden tiyatroya ve plastik sanatlara pek çok özgün bilim ve sanat ürünü ortaya koyabilmişlerdir.

Ama bu basıncın aynı kuşak üzerindeki bölünme, parçalan­ma bireyci ya da toplumcu davranışlarındaki ezici ve yıkıcı dar­belerini bir düşünecek olursak her insanın büyük bir dramı ya­şadığını kabullenmek zorundayız. Zaten roman da bunun için geçiş dönemlerinde yükselen bir sanattır. Her insanın üstelik korkunç bir dramı olduğu zaman, yani kendi kendisiyle sürekli çelişkiye düşebildiği zaman sanatçının işinin kolaylaştığı zaman­dır. Açken açları öldürebilecek bir yere gelmek de ümmi iken okumuşları eğitebilecek bir yere gelmek de ağır bir bedelin ödenmesi, büyük bir dramın yaşanması ile mümkündür. Romancının işi böylesine insanlardan oluşan topluma bakarken dünya kültür birikiminin bütün olanaklarını kendi özgünlüğü ve bu bedeli öde­yen bu dramı yaşayan insanın özgünlüğüne uygun biçimde orta­ya koyabilmek ölçüsünde basitleşmiştir. Ve işte basit olan bu yazıcılık aynı zamanda büyük bir sorumluluk ve bilgi birikimi­ni gerektirir.

Toplumlar kendi koşulları çerçevesinde bizim toplumsal aşa­mamıza benzer aşamalardan geçmişlerdir. Geçtikleri için de ben­zer kültür ürünleri vermişlerdir. Elinize bir Thomas Hardy, bir Joyce, bir Kafka, bir Huxley, bir Zimmerman, bir Bernard, Maupassant, Zola, Stendhal ya da Gorki alın; adları yerleri tipleri ve konuları biraz yerelleştirerek yazmanız da mümkündür. Üstelik bu kültürle koşullanmış pek çok insanın övgüsünü ve beğenisini peşinen kazanırsınız. Bir de bunların sentezi üstüne kendi kültür birikiminizi eklediğinizde yepyeni bir gelişmenin muştucusu ola­cak biçimde yazmak da mümkündür. Durum kolaya elverişli ol­duğundan güçlük seçimdedir. Kolaydan aldığınızı kolayla götür­mek yanını seçtiğinizde gününüzde çok tutulur, çok beğenilirsi­niz, çünkü güncel beğenilerin ve edilgen bir kültür alışkanlığı­nın istemlerine karşılık veriyorsunuzdur. Alkışlar, övgüler ve ödüller sizin olur. Özgün yolu seçtiğinizde topluma uğrun uğrun işlersiniz. Yaptığınızın farkına yıllar sonra varılır. Horlanır, aşa­ğılanır, küçümsenir, hatta yoksanırsınız. Alışılmışın hazırcı cahil­leri sizi alaya alırlar. Ama yıllar sonra Balzac’ın başına gelenlere bir bakacak olursanız dehşete düşmeseniz bile hazırcıların anlayış­sızlığına şaşar kalırsınız. Neden mi? O günlerin Goriot Babala­rın, Eugenie Grandet’lerin, Balzac’ı hakkında yazılanları okumak gerek. Fransız akademisi ve ödülleri yine vardır. Yazdıkları ro­manlar kendisi yazar sayılmadığı için ne ödül verilir, ne aka­demiye alınır sonra… İşte romanın da en büyük özelliği budur. Güncel olan gider ama roman kalır. Çünkü sessiz etki derinden etkidir ve uğrun uğrun işleyen dalga dalga yayılır. Belki yazarı göremez bunu, belki yararlanamaz ama roman yazarının toplumuna ödediği bir borçtur. Toplumun kimseye hiçbir biçimde bor­cu yoktur. Olmadığı için de yaygınlık ve değerlendirilmesi zaman içinde ve süreklilikle belli olur, zor bir seçimdir bu. Hele her şeyin somut bir biçimde sonucunun görüldüğü bütün sahaların bir tek kuşağa yüklendiği dönemlerde büsbütün zorlaşır. Çünkü yirmi yaşındayken eşeğe binememiş adam otuz yaşındayken Mercedes’e yan gelip kurulabiliyorsa yazar da emeğinin karşılığını hemen isteyecektir. İstemesi gerek. İstediğinde en azından hak­sız olmayacaktır.

Olmayacağı için de günümüz Türkiye romanı kolayla zor ara­sında gidip gelmektedir. Bir yandan kolay başarıların güncel beğenilerin romanı yürümekte sere serpe, bir yanda idealist bi­reycilik; araştırmaları, ki bunların kalıcıları geleceğin belgeleri olacaktır. Ama öte yanda da bütün bir kültür birikimini yüklenmiş toplumcu roman yeni sentezlerin öncülüğünü yapmaktadır. Pek çok romanımız dünya romanının önündedir. Önünde olduğu için de yaygınlığı zor toplumsal kesitle buluşma dönencelerini beklemeye koşuludur. Ne var ki bu üç dal her zaman her yerde olmuştur. Olacaktır da. Yeter ki geleceğin romanına ulanacak yapıtlar bulunsun. Taklitler, güncel kaçışların bütün bir yaşamı Freud gibi salt seks sanması yanlışlarının destanları yazılacak­tır. Ama bunlara; bunların beğenilmesi, tutulması, sevilmesi, ödül­lendirilmesi karşısında yine de roman yazılacaktır. Çünkü roman asıl böyle zamanlarda yazılır, hem de ister istemez yazılır…

Yazar
Dinozor Belge
Edebiyat Dergileri arşivlerinden bulunup, sizlerle paylaşılan makaleler.

Bir Cevap Yazın