Öykü

İstasyon

Kadın kocasının arkadaşıyla rüyasında aşk yaşamaktaydı. Bal rengi bir ikindi vakti masmavi sulara karşı sere serpe uzanmış, tam adamın o küçük gamzesine öpücük konduruyordu ki birden içi ürperdi. Ayakları yanında yatan kocasının buz kesmiş ayaklarına değince korkuyla açıverdi gözlerini. Kafasını çevirip kocasına doğru baktığında sönmüş sobanın ayazıyla üşüyen kocasının yorganı kafasına kadar çekmiş olduğunu gördü.

“Tövbe bismillah, bu da neydi şimdi?” diyerek dağınık saçlarını ensesinde toplayarak yataktan kalktı. Eline yüzüne soğuk su çarptıktan sonra yüzünü kenarı sarıpapatya işlemeli havluya sildi. Kenarı pas tutmuş kırık ayna da kendine baktı. “Ah! Hacer, günahkâr Hacer, erdin mi muradına?” derken yüzünde acı bir tebessüm vardı.

Mutfağa geçip çaydanlığa su koydu, ocağın altını yaktı. Buzdolabını açtı, peynir ve zeytin çıkardı. Elindekileri tam tezgâha koyuyordu ki hızla geçen hamam böceğini gördü,  içi kalktı. “Evin her yerinde adı batasıcalar” diye söylenerek elindeki terlik ile hamam böceğinden kurtuldu. Kınalı elleriyle yazmasını düzeltirken eli kulağındaki altın küpelerine takıldı. Onları köyün çeşme başında “bir lokma ekmeğe, kuru bir soğana razıyım” dediğinden bir ay sonraki düğünlerinde Memo takmıştı. 

Memo, her sabah Ankara’dan kalkıp, uzun ince tren yollardan geçerek gelen treni bekleyen, işine aşkla bağlı bir istasyon görevlisiydi. Her sabah törende andımızı okuyacak bir çocuk heyecanıyla üniformasını giyer, kafasında şapkası ve elinde düdüğü ile köyün ortasında yapayalnız duran iki selvinin gölgesinde daha da zavallı görünen bu lojmandan çıkar, istasyonda bekleyenler arasındaki yerini alırdı.  Rayların arasında cigarasını tellendirir, trenin soluk kırmızı vagonları göründüğünde üstünü başını düzeltir, binecek olanların biletine tekrar göz atardı.

 Ara sıra tren kalkana kadar civar köylerden gelen köylülerin fındık, fıstık satmasına da göz yumardı. Bu köylülerin arasındaki küçük bir çocuk olan yetim Hasan’ın, harçlığını çıkarmak için ayran satmasına ise hiç ses etmezdi. Tren soluklanmak için durdu mu, Hasan hemen elindeki keskin kenarlı güğümü ile bağırmaya başlardı.

“Ayran… Soğuk ayran”

Hasan, bazı günler elindeki maşrapayı vagonların pencerelerinden sarkan insanlara sık sık uzatır, bazı günlerse ayran satamadan istasyondan ayrılırdı. Yüzü böyle düşük olduğu günler Memo durumu anlar,  Hasan’ı hemen yanına çağırırdı. Çocuğun yırtık yeleğinin cebine birkaç kuruş sıkıştırır, sevecen baba tavrıyla yüzünü okşar, öyle yollardı evine. Onu gören Hacer’e de “Yetim ya sevindirmek lazım’’ derdi. Bunu söylerken gözleri buğulanır, dertlenirdi. Asıl derdi çocuktu çünkü Memo’nun. Bir türlü çocukları olmuyordu. Ta Ankara’ya bile gitmişlerdi. Doktor “Sorun yok, gençsiniz” diye başından gönderse de olmuyordu işte çocukları.

O güne kadar hep kendini suçlayan Hacer, ilk defa Ankara’dan dönerken bindikleri trende, yemekli vagonda iki kadın konuşurken duymuştu kusurun belki de kocasında olabileceğini. Kırmızı deri kaplı koltuklarda, mavi perdelerin arasında yüzü gözü boyalı iki kadın konuşuyorlardı gece vakti. Gecenin sessizliğinde usul usul onları dinlemişti Hacer. Yaşça daha genci pırıldayan elbisesi, dudağındaki pembe ruju, kaybolmuş bakışlarıyla;

‘’Yok kız doğru söylüyorum adamın çocuğu olmuyor diye boşandılar, bizim salak sonra gönlünü başkasına kaptırdı, daha ortada bir şey yok hemen hamile kaldı.’’ derken attığı şuh kahkaha Hacer’in dikkatini kadınlara daha bir çekmesine neden olmuştu.

‘’Aaaaaaa! Hani boşandığı kocası da istiyordu çocuk?’’ dedi yanındaki saçları büklüm büklüm, ufak tefek, gözleri iri kadın.

 Şımarık bir sesle “İşte demek olmuyordu eskisinin, şimdi beş aylık kızı var. Ay nasıl topaç gibi bir görsen.” dedi diğer kadın.

Burnu sızlamaya başladı Hacer’in. Ya gerçekten onun da çocuğu olabilecekken Memo’nun çocuğu olmuyorsa? Gözleri dolu dolu oldu. Birlikte yaşamak zorunda olduğu kayınvalidesinin gözleri uzun zamandır üstündeydi. Zaten evlenirken de Hacer’i istememişti. Şimdi dikenli laflarıyla canını nasıl yakacağını çok iyi biliyordu. Bir keresinde akşam ezanıyla oturdukları sofrada bulgur pilavına tahta kaşığı saplayıp ‘’Daha yemek yapamıyor, bebesi nasıl olsun bunun?’’ diye sert çıktığında Memo anasını zor susturabilmişti. Evde bir başlarına kaldıkları bir bayram arifesinde de temizlik yapmak için kovasını doldurup camı silmeye koyulmuştu ki ‘’Kuma bulacam görürsün sen’’ diyerek ağlatmıştı Hacer’i.  Bütün bunların yanında Memo, onun gözlerine hala ilk günkü gibi bakmaya devam ediyordu, âmâ kayınvalidesi her fırsatta çocuksuz ev olmaz derken, o içine akıttığı gözyaşları ile nasıl sevmeye devam edecekti o çocuk kalpli adamı o da bilmiyordu. Memo’su bir yanda annelik arzuları bir yanda sıkışmıştı. Günah mıydı bunu düşünmesi? Küçük kollarında yumuk ellerini tuttuğu bebesine ninni söylerken görüyordu çoğu zaman kendini. Bir seferinde aynanın karşısında kendine yastıkla karın yapmış haliyle Memo’ya yakalanmıştı. Bakışları değişmişti gün geçtikçe, özlem kokuyordu her çocukla başlayan cümlesi.

Kayınvalidesinin de yanlarında olduğu konuşulmayan bir kahvaltının ardından Memo yine bilet kontrolü yapmak için işinin başına dönerken, Hacer sarı lalelerine su vermek için çıktığı balkonda, balkon demirinin solmuş brandasından onu gözlüyordu. Yetim Hasan yine istasyona gelmişti. Memo ile sohbet edip, şakalaşırken tren usulca istasyona yanaştı. Hasan, pencerelerden sarkan bıyıklı esmer adamlara ayran satmak için avazı çıktığı kadar bağırırken, makinist Memo’ya eliyle işaret etti.

“Trenin kalkmasına on dakika var. Sıcak bir çayın var mı hemşerim?”

Memo, “Olmaz mı? Gel, hele gel” diyerek makinisti eski mermer kaplı kulübesine davet etti.

Memo ve makinist çaydanlığa doğru yürürlerken Hacer dikkatle onları izliyordu. Küçük şeylerle mutlu olmasını bilen kocasını ve yanındaki yakışıklı adamı gün boyunca kıyaslayıp durdu. Adam uzundu; Memo kısa, adamın saçları gürdü; Memo’nun değil, adam yanık koza gibi esmerdi; Memo bembeyaz, adamın küçük bir gamzesi vardı; Memo’nun yok. Memo güler yüzlü, sevilen, babacan bir adamdı ama çocuğu yoktu. Hacer bir zamanlar Memo’yu çok sevmişti. Ama arkadaşları boy boy doğurup süt kokuları içinde onu evlerine misafir edince içi eriyordu Hacer’in. Çoğu zaman “Nasipse” diyerek konuyu kapasa da, bir başına kaldı mı hıçkırıklara gömülüyordu. Gün geçtikçe gerçekleri değişiyordu Hacer’in.

Makinist ayda dört kez uğruyordu bu köye, her seferinde de gittikçe daha yakınlık kuruyorlardı. Bir güz akşamı tren istasyona gelince uzunca bir süre kalkamadı. Yolcular bu problemin sebebini gelen anonsla öğrendi.

“Sayın yolcularımız trenimizdeki kalorifer arızası için teknik ekip çalışmalarına devam ediyor, lütfen trenden inmeyelim.”

Eski taş siyah beyaz korolar üstündeki tahta banklara bir iki yolcu sigara içmek için inmiş, gecikmeden dolayı söylendikçe söyleniyordu. Makinist de trenin merdivenlerine oturmuş, yağlı elleriyle on üç ve on beş numara iki ağızlı anahtarlarını temizliyordu. Bu sırada Memo ve Hacer karşısında belirdi.

“Uzun sürdü arıza hemşerim acıkmışsındır. Bak bu karım Hacer çorba kaynattıydı, sıcak sıcak iyi gider.”

Makinist, “Sağ olasın bacım” derken gözlerini Hacer’e doğru öyle bir çevirdi ki Hacer’in yanakları alı al moru mor oldu. Çorba kâsesini verdikten sonra koşarak merdivenlerden eve çıktı. Evin kapısını kapayıp sırtını kapıya yasladı. Kırmızı yazmasını göğsünde sımsıkı tutarken ters dönmüş bir hamam böceği ayaklarının dibinde yatmaktaydı.

Yazar
Birsen Yalçın
1977 yılında İstanbul'da doğdum. Uludağ Üniversitesi İktisat bölümünde okudum. Çocuklarımla ilgilenmek ve kendime zaman ayırabilmek istediğim için Sigortacılık sektöründe devam ettirdiğim çalışma hayatıma ara verdim. Bu süreçte araya pandemi girip evlerde kalınca kağıt ve kalemle daha fazla arkadaş olup üretmeye sürecine başladım.

Bunları da beğenebilirsiniz

Bir Cevap Yazın