Öykü

Sistem Sensin

Yatağın üzerindeki gün ışığı konumuna ayarlanmış lamba, tam zamanında yandı. Uyku tatlı geldi bir an, gözüne giren ışıktan kaçınmak için yana döndü. Bu kez de uyku haznesinin yan tarafında bulunan, harekete duyarlı lamba çalıştı.

Yataktan çıktı, temizlenme ünitesine girdi. Beyaz pijamalarını çıkararak tuvalete attı, sifonu çekti. Duşa yürüdü. Önce ılık su fışkırdı duş başlığından. Tam vücut ısısına uygundu. Ne bir derece sıcak ne bir derece soğuk. Sonra bir kayma sesi duyuldu. Başlık, kendisini şampuan ayarına alıyordu. İtaatkâr, sıralı hareketlerle başını sıvazladı. Yüzünü ve kulaklarının içini yıkadı.

Annesini hatırladı. Çocukken onu yıkadığını. Küvet dolusu suyun içinde oynarken çıkardığı sesleri. En çok da kokular. Annesinin kokusu şampuan kokusuna karışırdı. İyice köpüren başından avucu ile köpükleri toplar, yumruk yapardı. Sıkışan avuçtan sızan köpükleri annesinin yüzüne üflerdi. “Oynama eşek sıpası!” Ama o oynardı. Oynama emrindeki olumsuz eke, eşek sıpasındaki paylamaya rağmen oynardı. İnsanlar, hele anneler, yerine getirilmeyen her buyruğa yapay zekâlar gibi tepki vermezlerdi çünkü. Köpüklere üflediğinde annesinin kolunu gözüne nasıl siper ettiği geldi aklına. Kadının kıkırdaması çınladı sanki duvarlarda; “sıpam benim!”

Başından avucuna biraz köpük alıp sıktı. Üfleyemeden başlık tekrar ayar değiştirdi ve akan su hem köpüğü hem de anıları sildi süpürdü.

Ünite, basınçlı hava üfleyerek kurutmaya geçti. Artık havlu yok, her güne ayrı, çeşit çeşit kıyafet de yok. Sadece suda eriyen beyaz pijamalar var. Gezegen, yıkanan çamaşırlar sebebi ile oluşan atığı işleyemez; çok dikkatli olunmalı diyor sistem. Toprak kirli, hava mikroplu ve su zehirli. Ateş yakmak zaten yasak; açığa çıkan gazlar tüm gezegenin sonunu getirebilir.

Duvardan ucuna diş fırçası takılı kolu çekti, yumuşağa ayarladı, ağzına yerleştirdi. Önce diş macununun ferahlatıcı nane tadını aldı, bu tada bayılıyordu. Ne yazık kol, sistem tarafından altı saat aralıkla günde üç sefer çalışmaya ayarlı. Oysa o, sırf bu nane tadını alabilmek için günde on kez bile fırçalayabilir dişlerini.

Çalışma ünitesine geçti. Sağ gözünü ekranın üzerindeki kameraya yaklaştırdı. Optik okuyucunun yeşil ışığı yandı “Hoş geldiniz A-180-CX.”  Sekiz saatlik mesaisi böylece başladı.

MFD-635-00 sayı 12/12/30…. Tarihli evrak…

Evrak görüntüsü ister misiniz?… OK…

Evrak görüntüsü B-250-PD kişisinden isteniyor…

Evrak görüntüsü B-250-PD kişisi tarafından e-postanıza gönderilmiştir…

B-250-PD kişisini hayatında hiç görmemişti. Beyaz pijamasının içinde kendisininki ile tıpatıp aynı yaşam alanında, bilgisayarının önünde oturan bir hayal canlandırdı gözünde. Ona bir cinsiyet vermeye çalıştı. Erkek olsun… yok yok kadın olsun. Hayır kadınlarla kişisel deneyimi yok, hayal etmesi zor olur, erkek olsun. Kaç yaşında olsun? Çalışma yönetmeliğine göre zaten 23-53 yaş arasında olması lazım. Elli üçten sonra ne olacak peki? Kimse bilmiyor, zaten soracak kimse de yok. Bir seferinde bilgisayara elli dört yaş ve üzeri yazacak oldu; “sonuç bulunamadı, devam etmek istediğinizden emin misiniz?” diye sordu bilgisayar. Hayır emin değildi, sistemle böyle karşı karşıya gelmeye hazır olmadığı gibi. Hemen kapattı arama motorunu, ama şeytan dürtmüştü bir kez. Yeniden açtı; bu kez de emeklilik yazdı. Ekranda bir zaman ayarlayıcısı görüntülendi.

Çalışma Yılı                      : 12 yıl 3 ay 2 hafta 4 gün

Emekliliğe Kalan Süre        : 18 yıl …

Sorduğu bu değildi. O, on sekiz yılın sonunda, on dokuzuncu yılda ne olacağını bilmek istiyordu. Ancak daha fazla kurcalamaya cesaret edemedi. Duvarda asılı sistem evrensel bildirgesine baktı.

Sistem iyiliğimiz içindir.

Anarşi; sistem mevzuatı dışında, tüm hareket, söylem ve eylemlerdir.

Sistem tüm vatandaşlarını anarşiden korumakla mükelleftir.

SİSTEM SENSİN!

B-250-PD kişisine evrakı hemen yolladığı için bir teşekkür mesajı göndermeyi düşündü. Hoş, sistem çoktan otomatik teşekkür mesajını göndermiştir ama o kendisine ait, kendi kelimeleri ile yazılmış bir mesaj olsun istedi. Sadece bir seferlik.

Sistem mesajı; “İşbirliğiniz için teşekkür ederim – SİSTEM SENSİN-diyordu muhtemelen. Kişisel ya da insani hiçbir tarafı yok. Duygusu yok. Samimi ifadeden yoksun. Sevgilerimle diye bitebilirdi oysa; ancak SİSTEM SENSİN mottosunun tüm yazışmaların sonunda kullanılması artık zorunluydu.

Yine de yollayabilirdi kendi kişisel teşekkürünü fakat B-250-PD ‘nin bunu nasıl karşılayacağını bilemedi. Ya kendisi hakkında izinsiz iletişim kurmaktan bildirimde bulunursa? İletişim, sistem tarafından mevzuata bağlanmıştı; “mevzuat dışı her hareket, söylem ve eylem anarşidir” diyordu duvardaki bildirge. 

Ekranında beliren “Öğle izniniz başlamıştır. İzin bitimine kalan süre 00:59:59” uyarısını görünce sandalyesinden kalktı. Asansöre bindi ve yaşam alanının karşısında bulunan sanal parka gitmek üzere binadan çıktı. Park girişine yerleştirilmiş devasa dijital panoda motto, sistem kurucusunun gülümseyen bir hologramı yanında kocaman lacivert harflerle yazılmış ve kurucunun kesinlikle şefkat barındırmayan gülümsemesi sanki yazının üzerine sıvanmıştı.

Bembeyaz iri dişleri vardı kadının, neredeyse hepsi aynı boyda, bir ustanın elinden çıktığı belli, aynı düzlem üzerinde bir tabur asker gibi sıralı, muntazam dişler… Gezegende nereye gitseniz, panolarda, sokak lambalarının üzerinde, bina girişlerinde-hatta çöp tenekelerinin üzerinde bile- karşınıza çıkardı bu dişler. Bir elmaya geçmiş ve çoktan bir ısırık koparmış gibi görünen gıcırtılı, cilalı, parlak, beyaz dişler.

Sanal parkta hep yaptığı gibi boş bir yürüme bandının önünde durdu. Bandın bilgisayarında “Hoş geldiniz. Lütfen hologramınızı seçiniz” yazıyordu. Bugün canı bir nehir kıyısında yürümek istedi. Kredisi yalnızca görüntülü holograma yetiyordu, A-180 sınıfı kredili idi, AA sınıfı krediye ulaştığında hologramda ses ve koku da alabileceğini düşünerek sevindi. Irmağın akışını duymak kim bilir ne güzel olacaktı. “Hologram başlatılıyor ibaresi ve yüklemenin sürecini gösteren yüzde işareti ekrandan kaybolduğunda kendini mavi-yeşil, usul usul akan bir ırmağın kenarında, az önce çiselemiş yağmurun ıslattığı toprak yolda yürürken buldu. Hiç ses yoktu ama ırmağın akışını seyretmek, canın isteyince başını kaldırıp mavi gökyüzüne bakabilmek, ayakkabılarının ıslanmış toprak üzerinde olduklarını duyumsamak -hiç iz bırakmıyor ve kirlenmiyor olmalarına rağmen- güzeldi. Tam önünde yeşil dijital harfler belirene kadar yürüdü: “Öğle izni bitimine kalan süre 00:05:59”

O istemese de durdu hologram. Bomboş beton zeminde, bir yürüme bandı üzerinde, karşısında beyaz dişli pano, dikilirken buldu kendini.

Caddeyi geçip binaya girdi. Binanın ana çöp haznesini taşıyan raylı sistem tam o anda gürültüyle harekete geçti. Korkuyla yana doğru sıçradı ve çok uzun zamandır ilk kez -annesinin hayali dışında aslında hiç- bir kıkırdama duydu: Beyaz pijamasının üzerinde, rüzgârda savrularak açılan bir bayrak gibi göz alan, boynuna dolanmış turuncu atkısı ile bir genç kız.

O kadar uzun zamandır sanal olmayan bir ortamda beyazdan ve sistemin resmi rengi lacivertten başka bir renk görmemişti ki, gözünü o turuncu atkıdan ayıramadı.

Bir bardak soğuk limonata içer, bir elma şekerini yalar, panayır yerinde gökyüzüne doğru süzülen bir balonun arkasından el sallar gibi tatlı, insanı susatan, biraz da hüzünlü bir “turuncu” sözcüğü kayarak çıktı ağzından. Birden ağız dolusu gülümsedi kız: muzip, biraz da çok bilmiş: “turuncu değil, portakal rengi” dedi.

  Portakal rengi atkısının olmayışına, o renk herhangi bir objeye sahip olmayı daha önce aklına bile getirmemiş olmasına öyle içerledi ki, konuşmaya devam etmek istemedi. Kız da başını önüne çevirmişti zaten.

O günden sadece, portakal renkli bir leke kaldı beyaz aklında.

“Portakal” yazdı bilgisayarın arama motoruna. Çıkan sekiz milyon altı yüz seksen yedi bin bilmem kaç sonuçtan ilk birkaç tanesi meyvenin kendisi hakkındaydı. Sonra portakal çiçeği geliyordu; ona tıkladı. Birden bir reklam bütün ekranını kapladı: XY Portakal Çiçeği Kokusu! Portakal çiçeği kokulu bahçelerin hoş kokusunu yaşam alanınıza getirin! Hemen alın! Şimdi ikincisi yarı fiyatına!” sistem işini yapıyordu, sağ üst köşedeki küçük çarpıya basarak kapattı reklamı.

Bir sonraki sonuç “Şeker Portakalı”

Yazar… José Mauro De Vasconcelos

Yazım Yılı… 1968

200 sayfa

Öngörülen okuma süresi (aralıksız) 12 saat

Etkinlik planlaması yapılsın mı? … OK…

Etkinlik 41. hafta içi saat 20.00-21.30 arası planlanmıştır.

Etkinlik öncesi bildirim…OK…

Bildirim Tonu…Ay Işığı Sonatı

Hazne ışık ayarı …Okuma…

Okuma fon müziği…13 seçenek bulunmuştur…

Yapılan ayarlamaların hepsini sıkıntıyla silerek sekmeyi kapattı. Kitabı artık merak etmiyordu.

Akşamüzeri, buzdolabı eksilen ürünleri bildirmiş olacak ki, market teslimatı yapıldı. Ücret, kredisinden otomatik olarak düşüleceğinden ödeme için endişelenmedi. Beslenme ünitesinde bugün tüketmesi gerekenler paketli halde duruyordu; paketi mikrodalgaya bıraktı. Günün ilk (ve de son) öğünü olmasına rağmen iştahlı hissetmedi kendini. Uzun zamandır tek öğün yeniyordu, toprakta yetiştirme artık yapılmıyor, laboratuvarda üretilmiş yiyecekler tek kullanımlık suda eriyen paketlerde geliyordu. Gezegende çöp büyük sorundu; sistem suda eriyen paketler ile bu sorunu çözdü ancak su kirlendi bu seferde. En büyük harcama, içme suyu üretimine yapılıyor, bu nedenle geçen yıl, o da krediye bağlandı.

 Ertesi gün öğle izninde parka gittiğinde, portakal bahçesinde yürümeyi seçti. Dönüş yolunda kızı yine gördü. Önünden yürüyordu bu kez, ellerini beyaz pijamasının ceplerine sokmuş, ıslık çalıyordu.

Çok şaşırdı, çünkü üç yıl kadar oluyor pijamalarda cepler kaldırılalı. Her şey küçük bir grubun ceplerinde biraz kâğıt ve kalem taşımasıyla başladı. Önceleri zararsız bulundu grup, sistem gözünü üzerlerinden ayırmamakla birlikte, engel de olmadı. Kağıtlara önemsiz notlar alıyorlardı; yapılacaklar hakkında hatırlatmalar ya da alışveriş listeleri gibi. Grup, markete bizzat gidip alışveriş yapmayı özellikle tercih ediyor, gruba yeni katılanlar buzdolaplarının otomatik bildirimini kapatmak için dilekçe ile sisteme başvuruyorlardı. Ancak sonradan sistem, birbirlerine yazılmış notlar ele geçirdi. Notlarda sistem karşıtlığı görülmedi ancak iletişim mevzuatına aykırı bulunan bu davranış, hemen cezalandırıldı. Grup üyeleri yakalandılar, pijamalardaki cepler kaldırıldı, kâğıt-kalem taşıma ve bulundurma derhal mevzuata bağlandı.

Adımlarını hızlandırdı, atkısını savurarak ilerleyen ıslıkçıya yetişti, işaret parmağıyla göstererek:

-Ceplerin var! Yakalarlarsa fena olur, dedi.

Cep delik cepken delik, diye cevapladı kız. Yine muzip, yine çok bilmiş.

-?

-Şiir bu aptal! Hiç duymadın mı? Orhan Veli.

-?

Kız, bir süre baktı yüzüne, anlamasını bekledi. Sonra gözlerini devirdi, yürüdü gitti.

                   ***             ***             ***

Orhan Veli…Giriş tuşuna basmadan ekrandaki bu iki sözcüğe baktı.

 Sistem, ilk kurulduğunda isimlerin çağrışımlarının gezegen sakinleri üzerinde olumsuz, isyana teşvik edici, hayaller kurdurmaya müsait, tarihçesi ya da anlamı merak uyandıracak, kısacası anarşik bir etkisi olduğu gerekçesi ile herkese, elbette ki kredi sınıfını da gösterecek (durmadan hatırlatacak) numerik ve alfabetik kodlar vermeyi uygun bulmuştu. SİSTEM SENSİN!

Kendi ismini düşündü. Annesinin adını söyleyen sesini… Portakal renkli atkılı kıza ismiyle seslenebildiğini düşündü. Birlikte bir portakal bahçesinde ağaçların çiçekleri açarken mavi gökyüzüne doğru birbirlerinin isimlerini haykırdıklarını hayal etti. Ne zararı vardı ki isimlerin? Bari onlar kalsaydı. Şairin bir ismi var işte. İsminin bir müziği, bir ahengi var. Kulakta da ağızdaki gibi tat kalır mı? İsminin kulakta bıraktığı bir tat var.

Birden irkildi. Kafasının içinde kimdi bu konuşan? Kendisi asla böyle şeyler söylemezdi, kulakta tat mı? Kimin aklına gelir. Paniğe kapıldı, çalışma ünitesinde oturduğu koltuğa sanki ondan güç almak istermiş gibi daha da yapıştı. Ellerini bilgisayar klavyesinin üzerinde gezdirdi. Gerçek bir şeye; gerçekten var olan bir şeye dokunması gerekiyordu. Kendini boşlukta, havada asılmış gibi hissetmiş, sistemden başka sığınacak yer bulamamıştı.

Günlerce bildiği tek yer olan sistem içinde kalmaya çalıştı. Lambalar yanmadan uyandı, duş başlığına itaat etti, defalarca okudu duvardaki bildirgeyi, ezberledi. Öğle izninde parka da gitti, ama bilgisayara bıraktı hologram seçme işini. Sessizce yedi kendisi için hazırlananları, sevip sevmediğini hiç düşünmedi, tatlarını almadan yuttu lokmalarını.

Ancak beyaz aklında portakal renkli leke giderek büyüyordu. Onu yok saymak, görmezden gelmek şimdilik mümkün belki ama ya tüm aklını kaplayıp da hiç beyaz yer bırakmadığında ne olacak? Kaç kez yazdı şairin adını ekrana, hep tutabildi kendini giriş tuşuna basmadan. Portakal renkli atkılı kızı aradı gözleri ama bulmaya hiç cesaret edemedi.

Bir öğle izninde ki, hologram yirmi birinci yüzyılın başlarından kalma bir alışveriş merkezi gezintisi seçmişti onun için, izin sonunda gezinin bittiğine sevinerek yaşam alanına doğru yollandı. Binasına girmek üzereyken çöp taşıyan ray yine gürültüyle çalışmaya başladı. Korkup kızı güldürdüğü o günü hatırladı. Atkının sardığı boyundan çıkan başın asice yukarı doğru uzanışını, kızın korkmadan gözlerinin içine bakabildiğini anımsadı, “portakal rengi” derken takındığı gülünç, bilmiş tavrı. Sonra, çöp haznesinin kenarındaki renk aldı gözünü; turuncu bir şey sallanıyordu. Seçemedi önce. Hazneye doğru yürüdü ve onun portakal renkli atkı olduğunu anladı. Anladı ki sistem, bugüne düşen tek öğününü çoktan yalayıp yutmuştu.

Atkının sahibinin başına ne geldiğini hiç öğrenemedi. Kodunu zaten bilmiyordu, bu binada hangi yaşam alanında yaşadığını bile bilmiyordu. Hoş bilse ne olacaktı? Soramazdı, sorgulayamazdı, arayamazdı.

Uyumaya korkar olmuştu, sımsıkı bir turuncu atkı boğazını sıkıyordu düşlerinde, kocaman bembeyaz bir cebin içinde kayboluyor, haykırıyor ama onu alıp dışarı çıkarabilecek el bir türlü girmiyordu cebe. Tek öğünü bile yiyemez oldu. Şairin adını unuttu, nane tadı yoktu artık dişlerinde.

B-250-PD’nin telefon numarasını sorgulattı bir gün. Bir sese ihtiyacı vardı. Adını soran ya da kendi adını söyleyen bir sese. Başka bir şey söylemesin istemiyorsa, bir isim… sadece bir isim.

Arama sebebinizi seçiniz dedi sistem. Görüntüsü gelen o evrakın numarasını yazdı; sistemler değiştirilemez belki ama kandırılabilir.

-B-250-PD. Buyurun,

-İsmin neydi hatırlıyor musun?

-… MFD-635-00 sayılı evrak için aradığınızı bildirmişsiniz.

– Lütfen bana ismini söyle, lütfen.

– …Bakın yardımcı olmaya çalışıyorum. Evrak görüntüsü ulaşmadı mı?

– Sadece bir isim, hatırlamıyor musun?

Bir tıkırtı, sonra kesildi görüşme. Ekranı bembeyaz oldu.

Birkaç saniye içinde lacivert renkli bir uyarı göründü ekranda: “Uygunsuz davranışlarınız sebebi ile sisteme erişiminiz engellenmiş, krediniz sıfırlanmıştır. Lütfen sizi almaya gelen görevlileri bekleyiniz. SİSTEM SENSİN!”

Yazar
Başak Altuğ
1975 doğumluyum. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezunum. Çok uzun zamandır yazıyorum, yazdıkça da dönüşüyorum. Yazdıklarım, genellikle kısa öyküler ya da denemeler. Çekmecede sakladığım öykülerimi 2018 senesinde kendi açtığım bir internet sitesi üzerinden yayımlamaya başladım. Yetinmeyip, çeşitli edebiyat dergilerine de gönderdim. “Dinozor”, bana başka okurlara da ulaşma fırsatı tanıyanlardan; kendilerine minnettarım.

Bunları da beğenebilirsiniz

Bir Cevap Yazın