Öykü

Öngörülemez

Kent büyüdükçe küçülen bu caddede, sağ yanıma düşen vitrin camlarından kendimi izleyerek yürüyorum. Maşallah. Benim dışımda herkesin, şu güzelim bedenle derdi var. Niye bu kadar zayıfmışım? Keşke biraz daha uzun olsaymışım. Spor yapsam iyi olurmuş. Böyle kim beğenirmiş beni? Destuuuur. Asıl ben kimi beğenirim? Tamam, ilk gençlik yıllarımdaki yerleşme aşamasında bazı sıkıntılar çektim, benim de keşke’lerim, niye’lerim, maalesef’lerim oldu ama artık bedenim benim biriciğim, evim, gözbebeğim.

Caddenin bitiminde kıvrılarak sahile inen yoldan aşağıya yürüyorum. Buradan baksam görebilir miyim onları? Mümkün değil, çok kalabalık. Dün beni arayıp “yarın akşam sahilde piknik yapacağız, mutlaka gel” dedi Ada, neredeler acaba? Telefon edip soruyorum, çok yakındaymışım meğer, işte, hemen ilerde. Yanlarına doğru yürürken on çift göz hurra bana çevriliyor, fakat umduklarını bulamıyorlar. Artık Ada onlara ne dediyse. Abartmaya da bayılır. Buraya sahne kıyafetiyle gelecek halim yok herhalde. Paletli elbiselerimi, topuklu ayakkabılarımı, renk renk makyaj yapmayı ben de seviyorum ama elden ne gelir? Kot şortum ve tişörtümle, şortlu ve tişörtlü grubun arasına oturuyorum çimlerin üstüne. Sohbete başlamak için beni beklemişler. Assolistiniz geldi, hadi bakalım. Kısaca tanışıyoruz. Kimi çok konuşkan ve rahat, kimi tanıdık birilerine görünürüm tedirginliğinde.

“İşler nasıl?” diye soruyor Ada bana filtre kahve uzatırken.

Anlaşıldı. Herkes barda çalıştığımı biliyor. Peki madem.

“İşyerini değiştirmek zorunda kaldım” diyorum. “Sahne performansım bitince herifin biri kalçamı avuçladı, ben de bira şişesini kafasında kırdım. Şerefsize bak, sen kimsin bana dokunuyorsun? Şimdi daha nezih bir barda çalışıyorum neyse ki.”

Gizlenmeye çalışılan bir şaşkınlık seziyorum toplulukta. İşimi bedenimle sergiliyor olmam, beni bütün müdahalelere açık hale getirecek diye düşünmüyorlardır değil mi? Bilemiyorum. Galiba bu konudaki yanılgılar hem çok yaygın hem de yapışkan.

“Kuir pikniğimizin gözdesi de geldiğine göre, başlayalım” diyerek konuyu açıyor sol yanımdaki yakışıklı. “Kuir kelimesi, yamuk, şekilsiz, garip anlamlarında kullanılıyor İngilizcede. Akışkan cinsiyet olarak da adlandırabileceğimiz, politik olmayan bir kavram.”

“Yooo, tam tersine” diyorum. “Kuir kelimesi politik bir kavram; biçimsizlik, belirlenemezlik, öngörülemezlik diye de tanımlayabiliriz. Elbette hiç tasvip edilmez, mümkün mertebe yok sayılır. Herkes için önü sonu belli net hayatlar hazırlanmıştır, bir çocuk daha doğmadan önce bu bütün’ün parçası varsayılır. Tıkır tıkır işlediği söylenen bu sistem için, cinsiyet çok belirleyici bir unsur tabii. İnsanlar, cinsiyetlerine göre hangi duyguları hissedeceklerini, neleri düşüneceklerini neredeyse anne karnında öğrenirler. Kız çocukları cesur ve güçlü olamaz, oğlan çocukları da çekingen ve içe kapanık. Çocuk, doğduğunda sahip olduğu cinsiyeti ile ruhu deşile deşile büyür. Kimse çocuğuna ne hissettiğini soramaz. Çocuk, ‘ben büyüyünce kadın mı yoksa erkek mi olacağım?’, dediğinde, bu soru ebeveynlerine hem çok saçma hem de çok korkutucu gelir.”

Eyvah. Niye gözler büyüdü böyle? Çok mu sert oldu? Ne dersin Ada? Ben kahvemi yudumlarken, Ada gülümsüyor. Fakat sağımda oturan kadın, bağdaşını düzeltirken itiraz ediyor:

“Şimdi ben oğluma, büyüyünce erkek olacaksın dediğimde hata mı yapıyorum yani?”

Kahvemden son yudumu alırken,

“Oğlunun kendisini erkek olarak hissettiğini nereden biliyorsun?” diyorum.

Yok artık. Daha neler. Kadın dönüp Ada’ya bakıyor. Ah Ada. Şimdi beni niye buraya çağırdığını anlıyorum. Ben bu kentte misafirim, rahat rahat konuşabilirim. Ama Ada bu kentte yerleşik, bunları kendisi söylese tepki gösterecekler belki. Battı balık…

“İstanbul’a gittiğim ilk yıl 8 Mart eylemine katılmak istedim” diyorum. “Fakat o dinozor feministler yok mu, kortejin içine almadılar beni. Ne yaptım biliyor musun? Sonraki sene fosforlu yeşil elbisemle, topuklu ayakkabımla, ful makyajla gittim eyleme. O kadar seksi bir kadındım ki, kaytan bıyıklarımı sorun edemedi hiç kimse. İnanılmaz mutluydum, çünkü sokaklarda yürürken ilk defa kendim gibi görünüyordum.”

Nihayet yüzü rahatlıyor kadının. İki kişi geliyor yanımıza, hem de biralarla. Ne zaman kalkmışlardı da geri döndüler? Biraları bölüştürüyor, içip içip konuşuyoruz. Aramızdaki gergin omuzlar gevşiyor, bacaklar uzanıyor, bedenlerin ön kısmı açılıyor birbirine. Alkolün güzelliği burada işte, gereksiz kasıntıyı silip süpürüyor.

Eh, vakit geldi. Ayağa kalkıp soyunuyorum. Hiçbir şey söylemediğim halde sağımdaki kadın, solumdaki yakışıklı ve Ada da soyunuyor. Diğerleri denize girmeyecek demek ki. Koşarak sarılıyorum kararan göğün altındaki suya. Hızla ve ardıma bakmadan derinlere yüzüyorum. Sonra durup suyun üzerinde sırt üstü yatıyorum. Yerle göğün ortasındayım şimdi, deniz yıldızlarıyla gök yıldızları arasında. O kadar hafif ki bedenim, varla yokun yalanıyım şimdi. Kim o gelen? Vaaay. Yakışıklım gelmiş. Hemen karanlık suya dalıp, azıcık uzaklaşıyorum yüzeye çıkarken.                

“Hey! Yakala!” diye bağırıyorum mayomu ona doğru fırlatırken. 

Yazar
Esra
Çankırı’da doğdum. İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite eğitimimi Ankara’da tamamladım. Ankara’yı terk ederek bir süre Fethiye’de yaşadım, şimdi Antalya’dayım. Söylesem inanmayacağınız bir meslek icra ediyorum, hatta bazen keyif de alıyorum. Fotoğraf çekmeyi çok sevmekle birlikte, fotoğrafımın çekilmesinden pek haz almıyorum. Ruh sağlığım hakkındaki şüpheleri pekiştirmek için yazıyorum.

Bunları da beğenebilirsiniz

Bir Cevap Yazın