Söyleşi/Röportaj

Zafer Doruk: “Öyküler bir sorunun, bir sıkıntının, bir derdin çevresinde dönüyor”

Zafer Doruk yaşamının büyük bir çoğunluğunu Adana’da geçirmiş Çukurova’nın sanata ve edebiyata elverişli coğrafyasından beslenmiş, Orhan Kemallerle, Adnan Yücellerle arkadaşlık etmiş ve kelimelerine Adana’nın sıcağını, arka mahallelerini, kanal boylarını, yazlık sinemalarını, portakal kokusunu, kebabını, kuşçularını yoldaş etmiş bir yazar. Doruk, yaşadığı yeri özümsemiş ve dünyaya açılan penceresinin odağına daima Adana’yı almış.

Zafer Doruk’un öykülerindeki ortak özellik belki de hepsinin bir sinema sahnesinde sergileniyor gibi canlı, renkli ve kıpır kıpır oluşu. Uzun uzun betimlemelere yer vermeden bir sokağı, mahalleyi, bir dam başını, sinemayı o kadar güzel anlatır ki perdedeki filme dalarsınız, kuşların kanat çırpışını duyarsınız, sıcaktan bunalır Karsambaç yemek için can atarsınız.

Gonca Atalay da Adana’nın ve Türk Edebiyatının önemli öykücülerinden Zafer Doruk ile son kitabı “Karsambaç” ve Zafer Doruk’un Adanası üzerine sizler için bir söyleşi gerçekleştirdi. 

GA: Siz genelde yerelden evrensele açılan yazarlardansınız. Kaleminize yön veren Adana ve bu şehrin dokusu, kültürü, insanı. Sizin öykü yazmaya ilk başladığınız yıllar ile günümüz Adanası arasında ciddi bir farklılaşma var. Bir yazar olarak bu durum sizi nasıl etkiliyor? Eski Adana’yı özlüyor musunuz?

ZD: Adana sıcak bir şehir. Gece hayatının eski Adana kültüründe önemli bir yeri vardı. Yaz’ın insanlar vakitlerinin çoğunu evlerin damlarında, geniş avlularda geçirirlerdi. Pavyonlar, yazlık sinemalar, kuşçular, kabadayılar Adana kültürünün birer parçasıydı. Kuşçuluk hâlâ öyledir. Yazlık sinemaları Adana halkı çok sevmiştir. Her mahallede en az üç dört sinema bulunurdu. Sinema akşamları hazırlık yapılır, akşam olunca battaniyeler, su şişeleri, atıştırmalık yiyecekler alınıp konu komşu, çoluk çocuk sinema yollarına düşülürdü. Bugün evlerde dijital çağın sunduğu görsel ve işitsel olanaklarla yalnızlıklarını çoğaltmaya çalışan insanlar var. O dönemde insanlar, sıcak ilişkilerin yaşandığı mahalle kültürüyle hayata birebir dokunur, ayakları toprağa basardı. Çocuklar, dijital oyuncaklar ve akıllı telefonlar yerine sokak oyunlarıyla büyür, gelişirdi. Bugün Adana’ya has kültür önemli ölçüde aşınmış durumda. Şehrin güneyindeki mahalleler doğudan çok göç almasına karşın eski geleneğini, kültürünü korumaya çalışırken, kuzey Adana’da batılı tarzda bir yaşam biçimi gelişti; diliyle, kültürüyle diğer anakentlerden çok farklı olmayan modern bir yapı oluştu. Yeni kuşaklar eski Adana’yı büyüklerin anlattıklarından öğreniyor. Ben de o dönemleri yaşamış biri olarak eski Adana’yı elbette özlüyorum.

GA: Son kitabınız Karsambaç’ta bizi çok renkli bir dünya karşılıyor. Âşıklar, yazlık sinemacılar, kuşçular, işçiler, damda yatanlar, genelevde çalışanlar, yaşı yetmiş işi bitmişler, “yanlışlıkla” vurulanlar… Bu renkli dünyayı, size ilham olan Adana’yı biraz da sizden dinleyebilir miyiz? Kısaca nasıl anlatırsınız Adana’yı hiç bilmeyene.

ZD: Adana özellikle altmışlı ve yetmişli yıllarda ülke ekonomisinin kaderini belirleyen bir şehirdi. Köylerdeki geniş ölçekli pamuk tarımı, şehirde çırçır, bez dokuma fabrikaları yoğun bir işçi talebi doğurmuş, bu nedenle ülkenin doğusundan ve İç Anadolu’dan büyük göç almış, fabrikaların çevresinde işçi mahalleleri oluşmuştu. Şehirde iç içe yaşayan Arap, Kürt, Türkmen, Yörük, Farsak kültürü yerel kültürle kaynaşarak zamanla Adana’ya has bir kültür geliştirdi. Adana’da her üç evden birinin damında kuş beslenir, uçurtma mevsimi geldi mi gökyüzünde renk renk kasnaklı uçurtmalar süzülür. Saç tıraşının yanında diş çeken, sünnet eden sokak berberlerini, tablada tavuk ve horoz satan satıcılarını, sulama kanallarında çimerek yetişen yüzücüleri Adana’da görürsünüz. Şalgam, aşlama, şırdan dolması, kebap, boğma rakı, karsambaç, bici bici gibi ilginç yiyecek ve içecekleri Adana’da bulabilirsiniz. Adana’nın fayton, at arabası, yazlık sinema gibi renkli figürleri ne yazık ki tarihe karıştı. Bugün Orhan Kemal’in romanlarındaki Adana’yı bulamazsınız. Şehrin bir yanında parıltılı hayatlar, öte yanında alt kültürün egemen olduğu, toplumsal çelişkilerin keskince yaşandığı varoşlar, sanatın her dalında olduğu gibi öyķülere de esin kaynağı oluyor.

GA: Karsambaç’ta öykü kahramanlarınızın bir şekilde hayatın dışına itilmiş, horlanmış ya da başarısız olmuş kişiler olduğunu görüyoruz. Destan, İsmiyel, Süslü Yakup, Düztaban Zöhre, Arif, ya da iki öykünüzün de kahramanı olan Tahir Bey gibi çaptan düşmüş kişiler. Sanırım bu kahramanlar bilinçli olarak seçilmiş. Bu kahramanları seçmenizin sebebi nedir?

ZD: Öyküler bir sorunun, bir sıkıntının, bir derdin çevresinde dönüyor, hedefi tespit ettikten sonra sizi yazmaya iten her neyse onu en hassas yerinden vuruyor. Öykü kahramanları, içinde bulunduğumuz toplumun birer parçası, yaşadıkları hayatları sırtlarında taşıyan insanlar. Dikkatimizi, her gün gördüğümüz, bildiğimiz sıradan şeylere değil, görmediğimiz, farkında olmadığımız ayrıntılara, durumlara doğru çekiyorlar. Bakın, bir de böyle bir gerçeklik varmış, diyorlar. Sözünü ettiğiniz öykü kişileri de çevremizde tanıdığımız, bildiğimiz insanlar, hayatlarında daha bilmediğimiz birçok insani ama sıra dışı nitelikler, kişilikler barındırıyorlar; bazı durumlar karşısında ilginç tepkiler veriyor ya da sıra dışı, bazen trajik, bazen trajikomik çözümler üretiyorlar. Çoğu kez başarısız oluyorlar ama insanı en çaresiz ânında gülümseterek hayattan umudun kesilemeyeceğini, ilerde iyi şeylerin de yaşanabileceğini ima ediyorlar.           Düztaban Zöhre ve Destan, bence öykü kahramanları içinde en güçlü olan iki kadın karakter. Onları yaratan eril düzenin karşısında başlarını yere eğmiyor, geri adım atmıyorlar. Zöhre, başına bela kesilen, mahallenin zorbası Süslü Yakup’un âdeta feleğini şaşırtıyor. Destan, eril düzen tarafından ona biçilmiş bir hayatla dalgasını geçiyor.

GA: Kitapta öne çıkan bir çocukluk özlemi var. Öykülerin merkezinde ya çocuklar yer alıyor ya da çocukluğuna özlem duyan yetişkinler. Gerçek hayatta da böyle mi sizce? Çocukluk hayatımızın neresinde duruyor?

ZD: Çocukluk, ömrümüzün en yaşanası, hayatın tadına vardığımız, en riyasız, en temiz, en masum dönemi. Hayatla hesaplaşmaya çocukluğun bittiği yerden başlıyoruz. Bu yüzden çocukluğumuzu unutamıyoruz, onu ne kadar yaşlansak da içimizden atamıyoruz, en hassas zamanlarımızda, en olmadık yerlerde ortaya çıkartıyoruz, gerçek anlamda çocuklaşıyoruz. Kötü koşullarda da geçse hemen hepimiz en mutlu zamanlarımızın çocuklukta geçtiğini söylüyoruz. Çocukluk, kurmaca yapıtlarda çok sık yer alan temalardan biridir, her yazarın metninde yüzeyde ya da derinlerde bir yerde çocukluğuna değen ve hiç solmayan bir yaprak salınır durur. Özellikle dijital çağdan önce, çıplak ayaklarımızla toprağa bastığımız, sokaklarda saklambaç, birdirbir, çelik çomak, bilye oynadığımız, topaç çevirdiğimiz, uçurtma uçurduğumuz, yazlık sinema bahçelerinde, çizgi roman tezgâhlarının başında geçen çocukluğumuz çok değerli.

GA: Bir de size bu kitabın ortaya çıkış macerasını sorsak. Çünkü bazen kitapların serüveni en az içinde barındırdıkları kadar ilginç oluyor.

ZD: Yaklaşık yirmi beş yıl önce yazdığım ama kafamda bir türlü bitiremediğim bir demet öykü vardı: bugün yazsaydım böyle yazmazdım dediğim öyküler. Hiç acele etmeden aralıklarla çalıştım, bir yılda ortaya çıktı. İçime sinen, beni rahatlatan bir çalışma oldu, yazarken öyküler beni farklı yerlere götürdü; kişiler, mekânlar, anlatıcılar, bakış açıları değişti, seçme öyküler olmaktan çıkıp yeni bir kimliğe büründü.

GA: Son olarak size yeni projelerinizi soralım. Yakın zamanda okurlarınızı bekleyen bir kitap var mı acaba?

ZD: Zaman zaman oturup üzerinde çalıştığım birkaç öykü hep bulunur. Kafamın içinde bir kitap dolusu öykü sürekli dönenip duruyor, onları kafamda cümle cümle yazıp bitirmeyene kadar masaya oturmuyorum; yazıldıktan sonra da son noktayı koymak epey bir zaman alıyor, yayınevine gönderilecek kıvama gelmesi bazen bir-iki yılı bulabiliyor.

Yazar
Gonca Atalay
1986 yılında Yozgat’ta doğdum, 1990 yılından beri Ankara’da yaşıyorum. Karadeniz Teknik Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler okudum. Çalışma hayatıma ikiz kızlarımdan sonra kısa bir mola verdim. İlkokul sıralarında başladığım yazma ve okuma çalışmalarım kızlarımdan kalan zamanlarımda halen devam ediyor. 2018 yılında UMAG’da yazma üzerine verilen seminerlere katılarak Gürsel KORAT, Mehmet EROĞLU, Çiğdem ÜLKER gibi isimlerle çalışma imkanı buldum. Öykülerimden bazıları Ada, Edebiyatist gibi dergilerde yayımlandı. Edebiyatın yanı sıra uzun süredir fotoğrafçılık ile de ilgileniyorum. Çeşitli karma sergilerde fotoğraflarım sergilendi.

Bir Cevap Yazın