Makale

Çiçek Dürbününden Bakan Bir Yerleşik Yabancı: Nilgün Marmara

“Sanatçının yaratma olgunluğuna erişebilmek için geçtiği hazırlık süreçleri her ne olurlarsa olsunlar uzun bir ıstırap prosedürüdürler ve bu ıstırap, sanatçıyı kolayca deliliğin, hatta intiharın eşiğine getirebilecek bir düşünceler bütününü teşkil eder.”

Nilgün Marmara, 34 yıl önce bugün, kendi deyimiyle ‘yalnızca ırmağın akışına bir müdahale’ ile 29 yaşında bu dünyadan ayrıldı.

13 Şubat 1958’de İstanbul’da dünyaya gelen şair, Kadıköy Maarif Koleji’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi.

Lisans bitirme tezi olarak ‘Slyvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi’ni yazdı. Oldukça iddialı bir konuydu. Dilimin elverdiğince onu anmaya başlamadan, 1985 yılında tamamladığı bu çalışmasından üç yıl önce kaleme aldığı ‘Savrulan Beden’ adlı şiirinden alıntı yapmak istiyorum:

“Zamanı azaldı artık, zorlanmış bedenimin,
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi…
Aşk, bağ ve hiçbir utkuyu düşünmeden,
Kalıvermeliyim öyle kaskatı!”

Slyvia Plath’ın, Marmara’nın şiiri üstünde etkisi olduğu muhakkak. Fakat bu durumun, Marmara’nın Plath hakkında tez yazmasının, bir etkileşimden çok özdeşlik konusu olduğu da açık. Tezinin sonuç bölümündeki “Kadınlara ikinci sınıflığı dayatan ve sarınmaları için ıstırapla dokunmuş bir kumaştan başka bir şey sunmayan bir toplumun kurbanı olan Plath, uzlaşmayı reddeder ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçer. Yaşamanın ve şiir yazabilmenin derin anlamı, toplumda sistematik bir şekilde var olan ve kendisine dayatılan bir intihara dönüşür” sözlerinden hareketle de Marmara’nın, Slyvia Plath’ı inceleyerek bir anlamda kendini, ‘kadın’ı ve ‘kadın şairi’ daha yakından tanımak istemiş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Tezinde Karl Malkoff’tan alıntılayarak şunu aktarır: “Gizdökümcü şairliğin temel gerilimlerinin kökeninde psişik bütünlüğe doğru gidişle dağılma arzusu arasındaki çatışma yatar tam olarak. Mutlak özgürlük eğiliminden kaynaklanan bu gerilim şiirlere yansır.” Ardından kendi sözleriyle, “Plath bu gerilimi kendisinin hayata ve ölüme dair birbiriyle çelişen görüşleriyle tırmandırır. Aslında gizdökümcü bir şekilde yaşar ve yaratır” diyerek bağlar. Marmara’nın mektuplarını, tuttuğu notları, şiirlerini okuduğumuzda bu durumun benzerini görebiliriz:

“Coşkulu, taşkın çocuklar olmak gerek, bu coşkuyu taşkınlığı yazıya geçirmek, bu tamamlanmamış, her an kırılabilir, kopabilir, sökülebilir bağlar ve ağlar içinde azmaktan, azımsamaktan, yetinmemekten, gülmekten başka ne zırh kuşanabiliriz?”

“Yazma eylemi hayali bir karmaşanın içinden yoğunlaştırma-yer değiştirme-metaforlar kullanarak iletilebilir olduğunu düşlediğimiz küçük bütünlükler oluşturmayı özlemekten başkaca ne? Aslında ‘ben’ tiksiniyorum öyküden, şiirden, romandan; hala bunların yazılabilir olmasından, çünkü böyle bir tamamlanma, anlamlanma arzusu sürüyorsa, dış’ın, varoluşun eksiltmesinin açık kanıtıdır bu ve bu da hep böyle sürerse, bir fark oluşturulamazsa vay insanlığın haline! BU HALİNE!”

“Kişilik ve bireysellik nasıl da aykırı geliyor bu insanlara, aramaktan, düşlemekten vazgeçmeyenleri nasıl da kuşkuyla karşılıyorlar, biriciklik özlemini nasıl tiksinç buluyorlar, yaşamla ölümün birbirini tamamlayışını nasıl da görmezden geliyorlar; nasıl bu kadar korkaklar, bu iç açılarının toplamı sonsuz darbe derecesi göt-beyin-phallus üçgenindeki yer değiştirmelerle böyle neyi koruyorlar savunuyorlar?”

“Dönmek -İstanbul’a- istiyorum. Ama sonrası da beni çok ürkütüyor.; binlerce binlerce düşüm, dileğim; gerçekleştirmek istediğim şey var… Arzu yeterince varsa dönüştürme kolaylaşır.”

Plath’ı bu kadar içten kavrayabilmesinin ve çözümlemesindeki saydamlığın, rahatlığın bu iki şairin varoluşsal sorunları, kadın olmanın yükünü, bireyin başkaları karşısındaki yabancılığını paylaşmalarında bulabiliriz. Plath’ı analizini okurken, Marmara’yı, kimi zaman aynanın karşısında kendine kendisini anlatırken hayal ederim. “Plath’ın oluşturduğu psişik atmosferde en küçük ayrıntıları bile abartma eğilimi, şiirle tanımlanacak vakumu oluşturur. Peki neden düşünceli bir sükûnet içinde mesafesini koruyup, estetik bir uzaklıkta duramaz? Plath’ın varoluşu, zalimliği doğal olarak kendisini yabancılaşmaya itecek olan şikayetçi zihni tarafından beslenen bir yalnızlık peçesiyle örtülür” dediğinde, kendi defterlerinde, şiirlerinde, mektuplarında, aldığı notlarda, okuyan, gözlemleyen, sorgulayan ışıltılı ve ‘şikayetçi’ aklı düşünüp kendisinin Plath için sorduğu soruyu bu kez biz ona sorarız: Yaşamla, düşünceli ve estetik bir uzaklıkla da olsa birlikteliğini neden sürdüremedi?

“Bütün sanatçılar zihinlerini meşgul eden, kendi var oluşlarının farklılığını ifade etmekle yükümlüdürler.”

Her ne kadar bir ruhsal yoldaşlık içerisinde olsalar da Marmara’nın şiiri, Slyvia Plath’ın şiirinden belirli noktalarda açık şekilde ayrılır. Nilgün Marmara’yı okuduğumuzda, daha dirençli, umutlu ve çoğul bir karşı çıkış görürüz:

“Bakıldığında göz değirmisinden bir çiçek dürbününün
değil midir renklenme olasılıkları tabanda
görülen parçacıkların
yoksamak kurutan kısır umutları, geleneksel tanrıları,
sürülerin çorak gerçekliğini
ve kanatlanarak yaşamak kendi dağılımında”

“Bak görülene tutkuyla bak
dört ayrı kez dört ayrı cümbüş…
Sarıl, benzerlerine dokun…
Bir bilinmeyen nicelikte duyumlarının sevinci,
Benzeş özdeşliklerine küçük, renkli bölünmüşlüklerin,
ne hoş, ne düzenli, ne dağınık ne düşlenmez
yer değişimlerini!”
Çiçek Dürbünü Benzetisi, İyimserce

Bizlere bıraktığı son mektubunda Nilgün Marmara, “Çocukluğun kendini akışa bırakması ne güzeldi! yiten bu işte!”, diyor. Çocukluğun varoluşsal problemlere uzak, yaşıyor olmanın yeterliliğindeki rahatlığını yitiren şair, hayatının sonuna yaklaştıkça git gide kendini daha çok psişik etkilere, düşlere bırakmayı seçiyor. Öyle ki, düş ve gerçeğin iç içe geçişini şu sözlerle ifade ediyor:

“Gerçekliğin benim düşlerimden bir ayrımı yok. Öylesine ince delikli bir ağ; bu üzerimize kapanan, kapanan, kapanan, bu KAPAN!”

“Gömütün kapağı hep açık, ölünceye dek – yaşadıkça uçuşan anları, düşünceyi ve duyumları bir bir atıyoruz içeri, sonra, hiçbir şey biriktirilemez, üretilemez duruma geldiğinde kendimiz giriyoruz ve örtüyoruz kapağı üzerimize.”

Marmara’nın, bir gizdökümcü şair olarak yaşamı ve onu sonlandırışıyla da yazınını ve kendini tamladığını söylersek yanlış olmaz.

Marmara’nın özgün üslubuna, diline yaklaşmaya çalışarak, onun anısına geçtiğimiz yıl kaleme aldığım bir şiirle yazımı sonlandırmak istiyorum.

BEŞİNCİ BİLİNÇ KATI

-Nilgün Marmara özlemiyle, dilinden dillenen

keşke gitmeseydim sizce
ömre, gelmek diyemedim ben

bedenimin soyunduğu karanlıktan
ışıklı düşler genişliğince
esrik bahçeler sevdim

kanatlarım mezar bekçisi
uçtukça ağıtlarla taşıdı karanlığı
kaf dağının ardına

ey özlemi içinde közlenenler
bir beşinci bilinç katında
‘sonsuzun sessizliğiyle’
dinlenir şimdi sesim

KAYNAKLAR

  • Nilgün Marmara, Slyvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi, Everest Yayınları
  • Nilgün Marmara, Daktiloya Çekilmiş Şiirler, Everest Yayınları
  • Nilgün Marmara, Defterler, Everest Yayınları
Yazar
Tolga Gökçin
1982 yılında İstanbul’da doğdu. Eğitim hayatı sonrası zorunlu kamu hizmetini tamamlayıp 2016 yılında özel sektöre geçti. Mayıs 2020’de merkezinde sanatın olmadığı yaşamını daha fazla sürdürmek istemediğine karar verip kendini öldürmedi fakat iş hayatını bu bağlamda noktaladı. Bugünlerde bir doğum sancısı içinde yalnızca müzikle, edebiyatla ve ailesiyle ilgileniyor. Çeşitli edebiyat dergilerinde şiir ve yazıları yayınlandı.

Bunları da beğenebilirsiniz

Bir Cevap Yazın