Makale

İnceleme: Kış Akşamı, Maşa ve Sandalye

Hiçbir edebi anlayışın etkisinde kalmayan Asaf Hâlet Çelebi’nin deyişiyle “kendi ismi içinde mahsur”, öykülerinde kendisinden yola çıkarak insanın gerçekliğini anlamaya çalışan yazar: Sait Faik Abasıyanık.

Çocukluğu ve ilk gençliği Adapazarı ve Bursa’da geçen Sait Faik Abasıyanık, belki de yalnızlığı ilk kez ilkokul çağlarında anne ve babasının üç yıl süren ayrılığı esnasında tanıdı. Babası ile yaşıyor ve annesini seyrek olarak görüyordu. Bursa Erkek Lisesi’nden edebiyat öğretmeninin yaptığı saptama bize onun duygu durumunu anlatıyor:” Sınıfta sakin ve dalgın, bahçede yalnız.”

Sait Faik, 1928 yılında İstanbul’a gelir İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girer ancak tamamlayamadan ayrılır. Bu süreçte vaktinin çoğunu Beyoğlu ve Şehzadebaşı’nda geçirir; sanat ve edebiyat çevreleri ile burada tanışır. 1930 senesi içerisinde oldukça üretken olan yazar, bu yıl içerisinde on öyküsünü yayımlatır.

Babasının desteği ile 1931-1934 yıllarını Avrupa’da çeşitli şehirlerde geçirir. 1934’de İstanbul’a döndükten sonra Halıcıoğlu’ndaki Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe öğretmenliği yapmaya başlasa da disiplin sorunları, uyumsuzluğu ve öğrenciler üzerinde hakimiyet kuramaması sebebi ile kısa sürede öğretmenlikten ayrılır. Babası kendisine bir dükkân açar, ancak, esnaflıkta da dikiş tutturamaz, yazmaya ağırlık verir. İlk öykü kitabi Semaver 1934 yılında, Remzi Kitabevi’nden çıkar.

 Kitabın çıkmasına çok sevinen ve heyecanlanan Sait Faik, yazmaya devam eder, ancak yazdıklarının yeterince ilgi görmediğini düşünerek küskünlük ve kırgınlık duymaya devam eder. Öykülerinde genellikle kendi iç sesini aktarır, sözcüklerinde duygu dünyasının yansımaları seçilir.

1940 yılında yayımlanan üçüncü öykü kitabi Şahmerdan’da yer alan Çelme isimli öyküsünde halkı askerlikten soğutmak gerekçesi ile mahkemeye verildi. Mahkeme, beraat ile sonuçlandıysa da yargılanmanın etkisi hassas olan duygu durumunda büyük değişikliğe sebep oldu, yazarlığı yüzünden oğlunun başının derde gireceğinden endişe duyan annesinin de etkisi ile yazarlığa ara vererek muhabirlik yapmaya başladı.

 Daha önceleri seri halinde yayımlattığı öykülerinden oluşan Medarı Maişet Motoru asılsız bir ihbar sebebi ile toplatılınca yazar, ikinci bir durgunluk dönemine girer. Hayatı İstanbul ve annesinin yaşadığı Burgazada arasında geçer, yine de “Lüzumsuz Adam” yayımlanır.

 Aynı sene bir zamandır belirtilerini çektiği hastalığına siroz teşhisi konur. Bundan sonraki eserlerinde ölüm teması gözlemlenen yazar, 1953 yılında ABD’de yerleşik Mart Twain Cemiyeti’nden çağdaş edebiyata yaptığı katkılarından ötürü onur ödülü alır.1954’de hastalığı sebebi ile girdiği komadan çıkamayarak hayata gözlerini yumar.  

Sait Faik eserleri ile kişiliği arasında yakın ilişki bulunan bir yazar. Hayatı boyunca uyumsuzluk çekiyor; Fikret Ürgüp’ün betimlemesi ile “çekingen, kendisini çevresinden ve herkesten gizleyen, anlamak ve anlaşılmak istemeyen” bir kişiliğe sahip.

“Kış Akşamı, Maşa ve Sandalye” 1949 tarihinde, yazara siroz teşhisinin konmasından sonraki dönemde yazdığı öykülerden. Hastalığının kötüye gittiği, ölüm korkusu ile daha çok içe kapandığı ve yalnızlaştığı bir dönemde yazılan öykü; soğuk, hatta dondurucu bir kış akşamına götürür bizi. “Umut, tesadüf, tehlike” demek olan şehirden tam dokuz mil uzakta dört tarafı sularla çevrili bir adada adeta kendi kendini mahsur bırakmış, odasında yalnız karakterle birlikte biz de her şeyden, herkesten soyutlanmışlık hissine kapılırız.       

 Anlatıcının Dünyası:

İlk cümlede ortaya çıkıverir yalnızlık ve yalnızlıktan doğan öfkesi: “Odanın sessizliği, sandalyenin duruşu, duvardaki saatin tik takı sinirime dokunuyor.” Yalnızlığın sıkıntısına, hareketsizliğine, isteksizliğine en uygun atmosfer giderek artan kar yağışından, dondurucu görüntüsünden başka ne olabilir? Yalnızlığın yarattığı isteksizlik; “içimden bir şeyler yapmak geçiyor. Ama biliyorum ki hiçbir şey yapamayacağım” sözleri ile içimize sızıyor.

Dilek kipi biraz umutlandırıyor okuru: “Atlasam bir vapura, şehre insem diyorum, şehir umutların, tesadüflerin, tehlikelerin, gürültülerin içinde her zaman elimin altında bulunan bir sergüzeşt tombalasıdır.”

Ne var ki yalnızlık baki. Yalnız adam birini istiyor sandalye üzerine, bekliyor biri gelsin otursun. Sandalyenin boş kalışı, oturanı olmayışı ona kendini anımsatıyor: “…Bir insan bekler gibi duran sandalye.”

Hoşuna gidiyor kişileştirme, başlıyor bu kez de maşaya bir öykü yazmaya. Maşa ateş ister derken onu satan çingene karısı ile özdeşleşiyor bu kez “Kehlibar şair kızdır, dertli kızdır, yalnız kızdır, garip kızdır.”

 İyi geliyor öykü düşlemek; yalnızlık arsız, sıkıntısı ağır, yapışkan belli ki. Aklında kurguladıkları yardım için uzanan bir el gibi, sevinç yaratıyor. Çocukluğunu anımsıyor yazar, sevincini nazardan saklamak istiyor. Ama kar medetsiz, soğuk hemen kapıda. Çok sürmüyor sevinci. “Hey zavallı budala çocukluk! Şimdi sen bile yoksun, sesin o kadar uzaklardan geliyor ki, mezardan çıkıyor bu ses diyecek gibi oluyorum.”

Yazar kendisini düştüğü bunalımdan çıkarması gerektiğini biliyor; gereklilik kipi bizi kendimize getiriyor: “Sokağa çıkmalı, bir kahveye gitmeli, İstanbul’a inmeli mi inmemeli mi diye düşünmeli. Bir vapur kaçırmalı (…) Oturmalı, okumalı. Hep aşk hikâyeleri okumalı. İnsanların birbirini sevmeye buradan başladığını sanmalı.”

Bilinen sözünün altını çiziyor bu satırları: “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”

 Kendine kızıyor, dışarı çıkamadığı, gidemediği, sevdalanamadığı için. Maşa ve sandalyeden alıyor hırsını: “Beklesinler dursunlar maşa ile sandalye. Eşekler!

Kabullenişi abartısız, belli belirsiz aktarıyor yazar; sandalyeyi masanın altına itiyor, külden çıkarıp mangalın yanına koyuyor maşayı. Küfrediyor.         

Tema yalnızlık olunca” ben” diyerek anlatmak yakışıyor anlatıcıya, bir kış akşamından geçiriyor öyküsünü yazar, soğuk diyor dondurucu diyor manzara İsviçre’ye benzedi diyor hep besliyor mekânı zihnimizde, hep canlı tutuyor. Adeta birer karakter oluyor sandalye ve maşa, onların üzerinden sesleniyor okura “çocukluk” diyen sesi ulaşıyor bize, öykünün sonunda hazır buluyoruz kendimizi onunla birlikte küfretmeye.

Yazar
Başak Altuğ
1975 doğumluyum. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezunum. Çok uzun zamandır yazıyorum, yazdıkça da dönüşüyorum. Yazdıklarım, genellikle kısa öyküler ya da denemeler. Çekmecede sakladığım öykülerimi 2018 senesinde kendi açtığım bir internet sitesi üzerinden yayımlamaya başladım. Yetinmeyip, çeşitli edebiyat dergilerine de gönderdim. “Dinozor”, bana başka okurlara da ulaşma fırsatı tanıyanlardan; kendilerine minnettarım.

Bunları da beğenebilirsiniz

Bir Cevap Yazın