Öykü

Müzik Kutusu

Düştüm. Ayağa kalktım. Tekrar düştüm. Yeniden ayağa kalktım. Bu, böyle kaç kez oldu bilmiyorum. Defalarca düştüm. Her defasında bale eğitmenimiz Olga’nın “biiirr keezz dahaaa…” demesiyle ayaktaydım. Bale kursumuz Ankara’da bir alışveriş merkezinin üçüncü katındaydı. Molalarda camın kenarında durur bir vosvos geçmesini beklerdim. Onlara “tosbaa” derdim ve ne zaman bir vosvos görsem sihirli bir şeyler olacağına inanırdım. Olga bu sihirli anları tiz bir çığlıkla bölerdi. Toplantıda anneme, hakkımda olumsuz bir şey söylemesinden korkardım. Tam anlamıyla bir Rus dobralığına sahipti. O gün iyi iş çıkarmışsam anneme; “Ceren bugün harikaydı” derdi. Eğer kötü bir çalışma ortaya koyduysam “berbattı” derdi. O anki sert surat ifadesini görmek ve tiz sesini duymak istemezdim. Bu yüzden bazen ayak parmaklarımda hissizlik olsa, hatta yaralansam bile dersin sonuna kadar kendimi zorlar çalışmaya devam ederdim. Annemin emeklerinin karşılığını verebilmek istiyordum. [Beni,] Babam olmadan büyütüp bu günlere getirmiş üstelik en iyi eğitimleri alıp genç yaşta kendimi keşfetmemi ve hayatta ne istediğimi bulmamı sağlamıştı. Ankara’da geçen çocukluk ve ergenlik yıllarımda hep İstanbul’da üniversiteli olmayı düşlerdim.

Böyle geçen yıllarının ardından bugün, Türkiye’nin en iyi devlet konservatuarlarından birindeyim. Yılbaşında sahnelenmesi gelenek hâline gelmiş önemli bir sahne performansı için hazırlanıyorum.

Fındıkkıran Balesi’ni ilk kez sahnelediğimizde on iki yaşındaydım. Ankara’da bir kültür merkezindeydik. Olga’nın yönettiği ilk bale gösterimiz çok beğenilmişti. Sahnenin perdesi alkışlarla kapandığında yardımcı öğretmenlerden birisi gelip hepimizi tebrik etmişti.

Annemin o gösteriden sonra bana verdiği bir hediye paketini tedirgin parmaklarımla heyecandan titreyerek açmıştım. İçinden bir müzik kutusu çıkmış, kutunun kapağını açtığımda bir balerin dans etmeye başlamıştı. Yaşadığım tatlı şaşkınlığı hâlâ hatırlıyorum.

Yıllar sonra bugün İstanbul Üniversitesi  Konservatuarı Bale Salonu’nda yeni yıl gösterimiz için son provalarımı yapıyordum. Aynada kendimle göz göze geldim. Siyah bale elbisesinin içinde aynada gördüğüm genç kızla bir kez daha tanışırken kendimle ilgili yeni bir şey keşfettiğimi hissettim. Çalışmaya ara verdim. Salondan çıktım. Kadıköy rıhtımında bir kahve dükkânına oturdum. Hoffman’ın eseri için hazırlanıyorduk. Hoffman’ın insan doğasının iyi ve kötü yanlarını irdelediği Fındıkkıran Balesi bir yeni yıl geleneği olmuştu. Kayboluyordum bu eserin satırları arasında. Baleye çocuk yaşlarda başlayıp ondan ilk gençlik yıllarıma dek vazgeçemeyişimin sırrı da bu satırlarda gizli aslında. İnsanlığın doğasını kavrarken, hayatı anlamlandırırken daha çocuk yaşlarda tadını aldığım masalların beni büyürken de yalnız bırakmayışı aslında bale. Masalların müzikli ve hareketli hâli… Sihirli hâli yaşamın…

Bugün saatlerce çalıştığım gösteri benim için çok önemli. İlk kez böyle geniş çaplı bir bale gösterisinde yer alacağım. Uluslararası katılımlı bir çalışma olacak. Bana ilk potinlerimi alan kadın,  annem de beni izlemeye gelecek.

Kitabımı dikkatlice kapatıp o anı, annemin beni alkışlarken gurur duyacağı anı hayal ediyorum. Böyle ard arda geçen günlerin ardından gösteri gecesi geliyor. Perdenin arkasından bakıyorum. Annem olması gereken yerde değil. Trafiğe takıldı herhalde gecikecek diye düşünüyorum.

O sırada gösteri başlıyor. Annem yine yok. Son anda bir aksilik oldu haber veremedi herhâlde diye düşünüyorum. Endişelenmeyi bırakmak ve gösteriyi devam ettirebilmek için burnumdan derin bir nefes alıp bir kaç saniye içimde tutuyorum ve ağzımdan yavaşça veriyorum nefesimi. Kendimi müziğin ve arkadaşlarımla oluşturduğumuz birlikteliğin ahengine bırakıyorum.

Sahne kararıyor ve perde kapanmadan önce attığım son bakışla da annemi göremiyorum. Sahne arkasında telefonla annemin numarasını çeviriyorum. Açmıyor. Hızlıca makyajımı silip kostümümü çıkarıyorum. Gösteriyi sahnelediğimiz opera binasının arka kapısından çıkmak üzereyken bana seslenenler oluyor. Arkadaşlarım, hocalarım, insanlar… Kocaman bir kalabalık gözüme çarpıyor. Ama gözüme çarpan bu kalabalıkta herkes bulanık bir suret, kimseyi göremiyorum. Epey ileride polis memurlarından ve sağlık personelinden oluşan bir kalabalık ve gürültü var. Neler olduğunu anlamaya çalışıyorum. Etraf sarı şeritlerle çevrilmiş. Yolun karşısına geçmeye çalıştığımda arabaların farları gözümü alıyor. Ambulans siren sesleri duyuyorum. Neler olduğunu anlamaya çalışıyorum. Bomba patlamış.

Yeni yıl… Fındıkkıran Balesi… Annem…  Beni izlemeye gelirken… Soru işaretleri beynimi kemiriyor. Hastaneye vardığımda annemin doktorunu buluyorum. Bilgi almak için beklediğim onca saatin sonunda “Maalesef” diyor doktor. “Maalesef hastamızı kaybettik. Başımız sağolsun…”

Baş aşağı, karanlık ve sonsuz bir çukura düşüyorum. Çukurun derinliği sonsuza kadar uzuyor. Cehennemin bütün duraklarında duran bir trende dünyanın en korkunç manzaralarına tanıklık ederek bir korku tünelinde ilerliyorum sanki. Bağırıp çağırıp kıyameti koparmak istiyorum. Çığlık atmak bir yana konuşamıyorum bile. Buzdağına hapsolmuş, cayır cayır yanan bir alev gibiyim. Sesim nefesim kesiliyor.

Ertesi gün gazetelerde Fındıkkıran Balesi’nin sahnelendiği Opera Binası’nın önündeki büyük patlamadan bahsediliyor. Bütün bunları yaşayan ben değilmişim gibi boş gözlerle bakıyorum gazeteye. Hayat şaşırtıcı bir şekilde devam ediyor.

İnsanlar tedirgin adımlarla geçiyor sokaklardan; evlerine, işlerine, yollarına gidiyorlar.

Boş gözlerle bakıyorum dünyaya. Annemin on iki yaşımdaki çocuk benle genç yetişkin bir kız olan benin sahnelediği baleyi, aradaki farkı görmesini iple çekmiş ve bu gösteriyi dört gözle beklemiştim.

Uzun ve hissiz bakışlarla patlamanın olduğu meydanda, bankta oturduğum kaçıncı gün?

Saymayı bıraktım artık. Müzik kutusunu açtım. Tanıdık bir melodi… Belleğim çocukluk anılarımı geri getiriyor. Balerin dans etmeye başlıyor yeniden. Kutunun altındaki düğmeyi defalarca çeviriyorum.

Tatlı bir müzik, birkaç hafta önce patlamanın olduğu sokağın sessiz sakin ve yas dolu köşesinde duyuldu. Balerin defalarca dans etti. Kutuyu kurcalarken elime bir kağıt düştü. Açıp okudum ne yazdığını…

“Sevgili kızım Fındıkkıran Balesi’ni olabilecek en güzel şekilde oynadın. Seninle her zaman gurur duyacağım…”

Annemin notu, olan bitenlerin hepsinden geriye kalan son şeydi. Olabilecek en güzel şekilde oynamışım.

Annem sanki olacakları önceden hissetmiş de yıllar önce bugün için yazmış gibiydi bu notu… Çocukluk hayalimin gerçekleştiği gün için.

Yirmi yedi yaşındayken olmasa bile çocukken beni izlemiş ve bana böyle güzel bir armağan vermişti. İsyan etmeyi bırakıp kabullendim ve yaşadıklarımız için evrenin ulu mimarına teşekkür ettim.

Bu notu yıllar sonra bulmuş olmam bir tesadüf müydü? Tam zamanında, tam da en çok ihtiyaç duyduğum anda. Belki de tesadüf sandığımız şeyler bu yüzden anlamlıydı. Belki de tesadüf sandığımız şeylerde bir hikmet gizliydi. Annem anlamlı bir hayat yaşamıştı. Zor da olsa yaşadıklarımız için hayata minnettar kalıp bir sonraki bale gösterimi terörün olmadığı bir dünyayı anlatmak için yapmaya karar verdim.

Ters yüz olmuş hayatımın karanlığını, acım beni büyütürken bulduğum anlamla yeniden inşa edecektim. Müzik kutusunun altındaki anahtarı bir kez daha çevirdim. Balerin bir kez daha dans etmeye başladı. Tatlı bir müzik, ölümün uğultusunu bastırdı.

Evrenin kalbine, oradan da gökyüzüne doğru yayıldı. Ölüm usulca geriye çekildi. Kırmızı bir vosvos karla kaplanmaya başlayan yoldan geçerken yeniden sihirli bir şeyler olacağına inanan o küçük kız çocuğunun arsız sevincini hissettim içimde. Ellerimi kabanımın cebinde ısıtarak yürüdüm. Aylar geçtikçe acım yok olmadı ama hafifledi. Bir sonraki yıl annemi kaybettiğim gecede barış için dans ettik; aynı opera binasının loş salonunda.

İnsan doğasının karanlık yanının bir sonucu da terördü. Ancak, insan içindeki karanlıkla birlikte ışığı da taşıyordu. İyilik ve kötülük iç içeydi.

Karın altında bir sokak kedisi miyavladı. Yeni yılın ilk karının altında dans etti müzik kutusundaki balerin. Bugün de tıpkı diğerleri gibi, sonsuzlukta bir gündü yalnızca…

Düşmüş ama yeniden ayağa kalkmıştım. Sım sıkı tutunmuştum dansa, müziğe, kitaplara, hikâyelere ve sevdiklerime…

Ne yapabilirdim ki sevdiklerime sıkı sıkı sarılmaktan başka?

Yazar
Hacer Aktas
Hacer Aktaş Doğu Karadenizli, 1994 Trabzon Sürmene doğumlu. İlk ve orta okulu, liseyi doğdu şehirde okudu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi'nde tamamladı. Galatasaray Üniversitesi İlköğretim okulunda stajyer ve Türk Eğitim Derneği Trabzon kolejinde zümre başkanı olarak öğretmenlik yaptı. Kanserli Çocuklara Umut Vakfı'nda gönüllü. Anne Çocuk Eğitim Vakfı'nda eğitimci. Edebiyatla çok ilgili. Sanatın her türlüsünü çok seviyor. Posta sanatına özel bir ilgisi var. Posta Sanatı çalışmaları uluslararası sergilerde yer alıyor. Hayatından kültür, sanat, müzik ve dans hiç eksik olmasın istiyor. Din kültürü, değerler eğitimi, sanat, iletişim, sosyoloji, psikoloji, sağlık, pazarlama, yaşam koçluğu, tiyatro-oyunculuk gibi bir çok farklı alanda çeşitli üniversite ve enstitüler bünyesinde eğitimler aldı. Uzun zamandır öykü, deneme, makale, söyleşi vb pek çok farklı türde yazıyor. Yazıları çeşitli dergilerde yayınlanıyor. Kimi zaman da modern zamanlardan kaçıp kadim masalları ve hikâyeleri anlatmak için anlatıcı hırkasını giyiyor sırtına. Bazen perili olduğu rivayet edilen eski bir köşkte bazen bir ceviz ağacının altında kimi zamansa nasipte neresi varsa orada hikâyeler anlatıyor. İstanbul'da yaşıyor. Bir reklam ve danışmanlık ajansı şirketinde çalışıyor.

Bunları da beğenebilirsiniz

Bir Cevap Yazın