Öykü

Dikiş

Dikiş dikmeyi sevmem.

Ama dikiş dikenleri severim. Özellikle doktorları. Özellikle gizli gizli dikenleri. Gözler mavi, parmaklar uzun, eller hafif. Önce saçımın minik bir kısmını kesiyor, sonra jiletle iyice kısaltıyor. Kapalı kapılar ardında yankılanan bağrışmalar, koşturmalar, telsiz sesleri; duvarlar beyaz, doktor beyaz, ben koyu füme. Üstüme mavi boyadan da sıçramıştı ama yağmur yağınca aktı neyse ki.

Başımın kanadığını fark edince hemşire olan halamı aramıştım, şansa bak ki nöbetten çıkmış, eve yeni gitmişti. Buraya gelmemi söyledi. Doktorla hastanenin morg girişinde buluştuk, gülümsedik, hiçbir şey sormadık birbirimize. Beni çok gizli koridorlardan geçirip bu odaya getirdi. İşte yüzümün sağ yanına usulca akan kanları yumuşacık siliyor, dikiş iğnesini hazırlıyor. Lokal anestezi için ikimizin de vakti yok. Sanki vaktim olsa yaptıracağım da. Geçen hafta dişime dolgu yaptırırken bile uyuşturulmak istememiştim. Niye? O doktor da hem yakışıklı hem tatlıydı bak, lokal anesteziye ikna etmek için ne diller dökmüştü bana. İğneden korkuyorum sanmıştı. Nuh dedim peygamber demedim. Şimdi de bir başka doktor, iğneyi başıma sokuyor, çıkarıyor, sokuyor, çıkarıyor; buna dayanılır da ipin çekilişini, derinin içinden kayışını hissediyorum ya, o çok kötü. Yine de şanslıyım ama, yarılan yer saçlı derinin içinde kalıyor. Çillerden görünmeyen güzelim yüzüme bir şeycik olmadı, yoksa anlat anlatabilirsen. Evdekiler polis dövdü der, okuldakiler ise sevgilisi. En iyisi okuldakilere babam dövdü demek, evdekilere de sevgilim. Eyvahlar olsun, az kalsın kahkaha atacaktım, son anda tuttum da acıdan inlemişim gibi oldu. Sonra anlat anlatabilirsen kafan dikilirken niye kahkaha attığını.

Hadi bakalım geçmiş olsun, dikişler bir hafta sonra alınacakmış. Halam alır artık. Elleri kırılsın inşallah, diye diye alır. Aynaya bakıyorum. Şanslıyım. Saçlarımı soldan ayırıp üstüne doğru dağıtınca gazlı bez hiç görünmüyor. Doktorla yine aynı gizli bölmelerden geçip morg girişinden çıkıyoruz. Çok minnettarım ama elimde ucuz, kuru bir teşekkür var sadece. Aniden sarılıyorum sımsıkı, hayır sarılmıyorum ne münasebet, ama sarılsam kendimi anlatabilirim sanıyorum.

Yağmur dinmiş. Kentin rengine eş bir gök döşenmiş tepeme. Tam yürüme havası. Buradan eve gitmek yarım saat sürer. Gözlerim hep yerde. Yere bakan yürek yakan seni! Ne alaka! Yağmurdan sonra yürümek gibisi var mı? Bak yerler ayna gibi. Binalar, ağaçlar, sokak lambaları, gökyüzü hep yerde. Bak, gökyüzünde yürüyorum şu anda! Şu ağaca basmayım, şu lambaya basayım. Çok keyifli! Hele şu çamurlu su birikintisindeki yansımama ne demeli? Hoooop, altımdaki üstümden atlıyorum. Aaa! Ne zaman vardım ben eve? Daha doğrusu, neden bu kadar kısa geldi bana ve yolda ne düşündüm yarım saat boyunca? Neyse. Geçmiş gitmiş. Rüyamda görürüm artık.

Eve girip montumu çıkarırken annem yanıma geliyor telaşla.

“Seda, meydanda olaylar çıkmış. Sana bir şey olmadı ya? İyi misin?”

Gülümsüyorum, niyeyse annemin tedirginliğinde hoşuma giden bir şeyler var.

“Ben iyiyim canım, merak etme. Olay çıkınca ayrıldım.”

“Çok korktum, aradım, telefonun da kapalı. Neyse. Aç mısın?”

Aç mısın? Hangi kitaptaydı bu? Her eve gelişinde annesi aç mısın, diye soruyordu ilkin. Açım. Yemek buldun ye, dayak buldun kaçamazsan onu da yersin.

Bir şeyler atıştırıp odama geçiyorum. Biraz kitap okur, yatmadan önce de duş alıp… Aaa. Ne yapacağım ben şimdi? Hiç sormadım bu gazlı bezle nasıl yıkanacağımı. Neyse, yarın halama sorarım artık.

Erkenden yatıyorum, ama uykunun derinine inmek mümkün olmuyor. Hep yüzeyde, yarı-gerçekte, arafta kalıyorum.

Sabah aheste aheste kalkıyorum. Her yerim ağrıyor, bilhassa sırtımdaki kemikler bas bas bağırıyor. Saçlarımla gazlı bezimi kapatıp odamdan çıkıyorum. Annem de kalkmış, hayret hiç duymadım sesini. Mutfakta çay demliyor.

Günaydın, diyorum.

Eyvah. Şu bakışa bak. Ne yaptım ben şimdi? Dikiş yerlerim sızlıyor aniden.

Mutfak masasının üzerindeki gazeteyi alıp bana uzatıyor. Katlı duran gazeteyi açıyorum. O da ne? Manşette bir fotoğraf var. Yere düşmüş genç bir kadına vurmak üzere havaya kalkmış üç cop görüyorum. Kadının yüzü görünmüyor. Ama annem kızını tanımış tabii.

Kırk yılda bir yalan söyledim, manşetten tekzip. Ah benim kara bahtım kör talihim. Bari kafamın yarıldığını, dikiş attırdığımı söylemeyeyim.

Yazar
Esra
Çankırı’da doğdum. İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite eğitimimi Ankara’da tamamladım. Ankara’yı terk ederek bir süre Fethiye’de yaşadım, şimdi Antalya’dayım. Söylesem inanmayacağınız bir meslek icra ediyorum, hatta bazen keyif de alıyorum. Fotoğraf çekmeyi çok sevmekle birlikte, fotoğrafımın çekilmesinden pek haz almıyorum. Ruh sağlığım hakkındaki şüpheleri pekiştirmek için yazıyorum.

Bunları da beğenebilirsiniz

Bir Cevap Yazın