Öykü

Yaram

Kalabalığın arasına karıştım. Bekledim usulca. Önce bir rüzgâr vurdu, sonra insanlar tren geldiği için biraz geriye çekildi. Önce eğildim, sendeledim ve bir anda dengemi kaybettim. Tam o esnada biri kolumdan yakaladı “Sarı çizgiyi geçmişsiniz.” Dönüp arkama baktım, insanlar telaşlanmışlar. Kolumu yakalayan devam etti “Lütfen geriye gelin.” Göz göze geldik “Ama benim rayları görmem ge…” Sesim metronun sesiyle kayboldu.

Adım Aram, elli üç yaşındayım, suçluyum. İçimdeki karanlık odalara kimsenin girmesine izin vermediğim pişmanlıklarım var. Kapılarını hep kilitlediğim sırlarım. On üç sene üstünden geçmiş hesaplaşmalarım bugün artık son bulsun diye bile isteye kendimi yok ettim. Bu yaptığımdan kimse suçlu değil.

Hayatımın aşkı Ani ile balık pazarının içinde yer alan küçük ama gösterişli Üç Horon Kilisesinde sıcak bir haziran pazarı evlendiğimizde, her şeye sahip olduğumu düşünmüştüm. Ani ve ben Pangaltı Ermeni Lisesi’nde aynı sırada okumuştuk. Daha onu ilk gördüğümde anlamıştım hayatımı değiştireceğini. Ani yavaşça oturduğum sıranın yanına yanaşmıştı ve utanarak sesini alçaltıp “Yanın boş mu, oturabilir miyim?” diye sormuştu.

Heyecandan ellerimi ter basmış, sesim çıkmadan başımla onay vermiştim. Arkadaşlığımız zamanla, lisenin son yılında dile gelmiş, el ele oturur olmuştuk. Ailelerimiz birbirlerini cemaatten tanıdığından evlenmemiz de kısa sürede gerçekleşmişti.

Ani, hayat dolu, neşeli, gözleri parıldayarak bakan gece saçlı biriyken bazen yaşananlar karşısında kendini ifade edemediğinde çabucak sinirlenip, bana küsüp odaya kapanabiliyordu. Kavga ettiğimiz zaman benimle göz teması kurmaktan kaçındığını evlendikten bir yıl sonra anlamıştım ama bunun üstünde fazla durmamıştım çünkü onu çok seviyordum.

Kız kardeşim Rita, bizi evlendikten kısa bir süre sonra yemeğe almak istedi. Ani bunu duyunca çok sevindi

, hatta gidip evleri için özel bir hediye bile aldı. O gün işten çıkıp hazırlanmak için eve geldiğimde uzun süre kapıda bekledim, anahtarımı unutmuştum birkaç kere zili çaldıktan sonra, çaresizce apartmanın soğuk beyaz mermer merdivenine oturup beklemeye başlamıştım. Karşı komşum çöp atmak için dışarı çıktığında beni öyle üşümüş köpek yavrusu gibi gördüğünde çok utanmıştım.

“Aaaaa! Aram hayırdır?”

“Anahtarımı unutmuşum, Ani de yok.”

“Ben yarım saat önce onunla kapıda karşılaşmıştım, içeri giriyordu, hatta biraz da telaşlıydı, seslendim beni bile duymadı

, acaba gene mi çıktı?”

Hemen oturduğum yerden telaşla kalkıp, tekrar tekrar zile bastım, kapının arkasından tıkırtılar gelmeye başlayınca yüzüm allak bullak oldu.

“Kim o?” diye içerden ses gelince, “Ani, benim aç lütfen”, dedim.

Kapının açılma sesiyle karşı komşumda kapısını kapatmıştı.

“Tatlım kaç dakikadır kapının önündeyim, anahtarımı da unutmuşum çok merak ettim seni iyi misin?”

“İyiyim, sen geldin ya daha iyiyim.”

“Ne oldu?” diyebilmiştim endişelenerek.

“Kuaförden geliyordum, akşam için hazırlanmak istedim arabayı sokağın başına park etmiştim işte tam o anda onu gördüm.” diye anlatmaya başladığında elleri titriyordu.

“Dur, dur bir sakın anlat, kimi gördün?”

“Onu, hani vardı ya bana takıntılı uzun boylu, esmer adam.”

“Hangi adam Ani? kim kimmm?” diye benim aklım başımdan giderken Ani çoktan çocuk gibi kıvrılıp yatmıştı salondaki yeşil koltuğa.

Rita’yı arayıp mazeretler uydurarak iptal etmiştim geceyi ama huzursuzdum.

Bu olayın üzerinden çok geçmeden Ani kendi gitmek istedi Ritalara ve hiçbir şey olmamış gibi güzel bir gece geçirdik. Ama onlar bize geldiğinde durum bambaşkaydı.

Güzel yemekler hazırladı, masayı düzenledi, neşeyle gelen hediyeleri açmak istedi ve bir anda yüzü düştü.

Kardeşim “Beğendin mi Ani? Hani bizde görünce çok hoşuna gittiğini söylemiştin? derken, hiç kimsenin beklemediği bir cevapla oda buz kesmişti.

“Çeyizim mi yok benim? Bunu bana alarak ne demek istiyorsun? Zevksiz miyim? Neden aldın bunu bana?”

Odadaki dört sandalyeden aynı anda bir gürültü koptu, sonrası gene sessizlik.

Her zaman olmayan bu garip davranışlarını, ne zaman konuşmak istesem ya kendini soyutladı kaçtı benden ya da “Yarın randevumu aldım, gidiyorum psikoloğa” diyerek geçiştirdi beni.

Paskalya Bayramı haftası annemin mis kokulu mutfağından gelen tarçın kokuları bütün eve yayılmıştı, aslında çok zahmetli olmasa da eskilerin yaptığı, özellikle annemin iyi yaptığı nohut ve patates ile yapılan bir nevi, ermeni mezesi olarak bilinen topik yemeyi çok severdim. Masada biraz fazla yemiş olmalıyım ki Ani’nin dikkatini çekti.

“Her zamanki gibi çok güzel yapmışsınız, bize de yapar mısınız?” diye sordu anneme.

Annem de bütün sevecenliğiyle, “Tabii ki kızım, yaparım” diye cevap verdi.

Tüm bu konuşmalara kulaklarımla şahit olmuştum. Annem büyük bir özenle topiği hazırlamış, güzelce tabaklara sarmış, üstüne de bir not iliştirmiş, ‘sofranız şen olsun’ diyerek göndermiş. Keşke göndermeseymiş. Eve geldim, kapıda beni görür görmez başladı.

“Ben yemek mi yapamıyorum? Bu mezeyi bilmiyor muyum? Niye göndermiş annen? Niye? Hayır anlamıyorum, kabul etmiyorum, çabuk çıkar benim evimden bunu!”

Bu sefer susmadı Ani, sessiz de kalmadı. Artık gittikçe zorlanıyordum. Tek başıma idare etmek sorun değildi, ama yalnız kaldığı zamanlarda kendine bir şey yapmasından korkuyordum. Gittiğimiz psikiyatrist zaman içinde değişen şartlara uyum sağlayabilmesi için farklı ilaçlar ve farklı dozlar deneyebileceğini söylemişti. İnanmıştım. Umutluydum Son zamanlarda hastaneye bile kendi gidiyordu, ya da ben öyle zannediyordum. Nerden bile bilirimdim,  ilaçlarını kimi zaman içip, kimi zamansa benden sakladığını.

Her şeye rağmen ben çok sevdim Ani’yi. Bilerek, isteyerek terk etmedim, boşanmadım, ama o en son olay yok mu, bitirdi beni.

Bir gün Rita’nın kızını kimsenin haberi olmadan alıp eve getirdi. Aile olarak saatlerce çocuğu aradık. En son çocuğu Ani’nin eve getirdiği öğrendiğimizde verdiği tepki hepimiz şok etti. Onu evde çocukla bulduğumuzda gürültülü bir kahkaha atarak,  “Ama sen onu benden daha çok sevmiştin sevgilim, bende sana getirmek istedim.” dedi.

Böylesi bir durumda karar vermek zordu ama yapmalıydım. İkimiz için, en çok da onun için.

Ailesi Ani’nin sağlığı ile ilgili gerçeği hiçbir zaman kabul etmedi, bu durumla yüzleşmekten hep kaçtı, beni suçladı. Ani’yi iyi bakılacağı bir kliniğe, iyileşmesi ve tekrardan mutlu olmamız için yatırdım. Sonumuzun böyle olacağı hiçbir zaman aklımdan geçmedi. Çok sevdim ben onu, hem onunla beraber büyüdüm, hem de onu büyüttüm.

Onu kliniğe ilk götürdüğümde uzun kirpikli gözleriyle önce durgun durgun bana baktı sonra dudakları titreyerek ağlamaya başladı. Onu öyle görünce bir yumru oturdu boğazıma zor yutkundum.

“Şimdi beni burada bırakıp sen gidecek misin?”

“Hayır, sevgilim, her gün geleceğim.”

Önceleri her gün gittim, uzun uzun oturdum yanında, kemikleri gözüken ellerini tuttum. Caddeye bakan küçük odasına çıkardım, kitap okudum. Yaşarken onu, bitmiş görmek dayanılmaz olunca, gitmez oldum kliniğe. Sadece aylıklarını gönderdim.

Metroya doğru yürürken ellerimle yanaklarımdaki yaşları silsem de, yüreğim uzun yıllar hep ağladı benim. Sevdiğim kadını böyle görmek canımı acıttı. Belki de bugün bütün bu acılara son vermek için geldim buraya. Yara izimi kapatmak için. Ama bunu da başaramadım.

Yazar
Birsen Yalçın
1977 yılında İstanbul'da doğdum. Uludağ Üniversitesi İktisat bölümünde okudum. Çocuklarımla ilgilenmek ve kendime zaman ayırabilmek istediğim için Sigortacılık sektöründe devam ettirdiğim çalışma hayatıma ara verdim. Bu süreçte araya pandemi girip evlerde kalınca kağıt ve kalemle daha fazla arkadaş olup üretmeye sürecine başladım.

Bunları da beğenebilirsiniz

Bir Cevap Yazın