Öykü

İnsan kuşu

Ani bir kararla Avrupa Yakası’nda yirmi iki sene oturduğum siteden ayrılarak Anadolu Yakası’nın uzun apartmanlı, uzun ağaçlı, bol trafikli eski semtinin eski sokağında, eski bir apartmanın dokuzuncu katındaki daireyi tuttum.  

Eşimin ölümünün arkasından ne ben ne de kızım hayatımızın önemli bölümünün geçtiği sitede artık oturmak istiyorduk.  Geçmişin alışkanlıklarıyla savaş halinde olduğum bu dönemde eskiye ait örüntüleri olabildiğince kırmak ve böylece yasını tuttuğum ne varsa bir nebze geride bırakarak, yeni bir yaşam yaratma arzusundaydım.  Yeni duvarlar, yeni ağaçlar, yeni martılarla yeni kargaların yanı sıra ve onlardan daha fazla, beni ve geçmişimi bilmeyen yeni komşular istiyordum. Ortak mazinin florasından uzaklaşmak maruz kalınacak anı çağrışımlarını doğal yolla azaltacak, günlük rutini normalleştirecekti. Belki de o dönemde hayatımda kontrol edebileceğim tek gerçeklik buydu. Mekân değişikliği manevrasıyla kontrol edemediklerime meydan okuyordum. 

Aslında yapmaya çalıştığım bir ağacı köklerinden söküp yeni bir toprakta yaşatmaya çalışmak kadar zordu!

Ve biz artık yenilenmeyi bekleyen eski evleriyle kentsel dönüşümün dibine kadar yaşandığı güzide bir semtte yaşayacaktık. Uzunca bir dönem; güvenlikli, parklı, bol kalabalıklı, korunaklı, alçak bina boylu bir sitede yaşayarak çocuklarımı şehrin karmaşasından uzak bir noktada büyütme şansım olmuştu olmasına ama mahalle kültürünü unutmuştuk. Taşındığımız mahallede tebdil-i mekânın ruhumuzu şifalandırmasını beklerken,  sokaklarından hala eskici, bozacı, tamiratçı geçtiğini keşfetmek, ara sokaklardaki kafeleri ve bunları dolduran keyifli kalabalığı görmek öncü niteliğinde mutluluk esintileri yaratmayı başardı.

Yerleşmekse taşınmaktan beterdi. Eşyalar “kısa vadede” yerleşmiyordu. Tıpkı kıyafetler gibi evler de aynı beden ölçüsünde olsa bile içine konan eşyalar, mekâna uymuyorsa uymuyordu. Bir duvar çıkıntısı, kapının farklı açılış şekli, kalorifer tesisat düzeneği ve güneşin gelme yönü resmin bütününü etkiliyordu.  Öte yandan yerleşmek, zamana yayılan ve ortamla hemhal oldukça gerçekleşen bir matematikti. Asılacak tablolar,  kurulacak elektrikli eşyalar, serilecek halılar, takılacak perdeler, düzenlenecek dolaplar, atılmamak için direnen eskiler, öncelik bekleyen yeniler, sığmayan koltuklar, yerini yabancılayan sehpalar,  gireceği dolabı sabırsızlıkla bekleyen tabaklar-çanaklar, kolilerinden çıkmak, ambalajlarından firar etmek için can atan giysiler ve ayakkabılar… hem eşyanın hem de eşya sahiplerinin kaostan fazlasıyla nasiplendiği yarı göçebe var olma durumu.  

Eşyanın, sahibine hükmedişinin küçük çapta şahikası!

Geçmişi unutma arzum, alışamama riski taşıyan yeni semtte yaşayacaklarımın belirsizliğinden baskındı. Ve elbette ki yeni evimizin yuva haline gelmesi sabır ve zaman istiyordu. Henüz bakkalını, kasabını, marketini, elektrikçisini, tesisatçısını, panjurcusunu, manikürcüsünü belleyip benimsemediğimiz muhitte zaman ve sabır, yeni bağlar oluşturacak ve örümcek ağı misali yayılan güven ve iletişim, yaşadığımız yeri yuva haline sokacaktı.

Sokağın sesi bulunduğumuz kata çok az ulaşıyordu. En çok gelen ses yanımızdaki lüks apartmanın havuzunun devridaim eden su sesiyle birlikte çeşit çeşit kuşun sabah beşte başlayan ve yediye dek süren senfonisiydi.

Taşındığımızın üçüncü günüydü. Havuzlu evin tarafında biri deli gibi bağırıyordu. Aslında hem bağırarak hızlı hızlı konuşuyor hem de arada şarkı söylüyordu. Bu gür ses adeta birine sesleniyor oysa muhatabından cevap gelmiyordu. Dursuz duraksız devam eden bağırtılı konuşmanın ayarsız iniş ve çıkışları sinirime dokunmaya başladı. Önceleri sesin sahibinin inşaatlarda çalışan işçilerden biri olduğunu düşündüm. Evimin karşısında kentsel dönüşüme girerek yenilenen iki apartmanı dikkatle inceledim. Kimsecikler yoktu. Ses karşıdan geliyor gibi olsa da belki de bizden taraftı ve karşı binalara çarparak yankı yaratıyordu. Oysa sağlı sollu baktığım binalar boyunca görüş alanıma giren hiç kimse olmadı. Sadece yanımızdaki havuzlu evin balkonunda duran bir kadın, içindekileri ağaçlar sebebiyle göremediğim havuza doğru bakıyordu. Belki de ses havuzdan geliyordu.

Kulaklık taktım ve işlerime döndüm. Bir müddet müzik dinleyerek çalışmaya devam ettim. Yorulunca bir şeyler atıştırmak için mutfağa geçtim. Kulaklığımı çıkarır çıkarmaz dışarıdan gelen sesin devam ettiğini fark ettim. Evdekiler, küçük esler dışında bağırtının devam ettiğini söylediler. Onlar rahatsız değildi.  Bir süre kulak kabarttım. Ne bağırtının mantığını ne de şarkıların menşeini çözebildim. Söylenenler ne bilindik şarkılardı ne de bilindik tekerlemeler. Kesinlikle uydurma hatta emprovizeydi. Gelişigüzel aklına gelen neyse onu melodik ve ritmik bir şekilde dışarı çıkartıyordu, bağıran. Bağırtı o gün akşam saatlerine kadar devam etti.

Son koliler de açıldı. Yeni mekânın saklama hacmi eşyalar için yeterli değildi. Onları azaltmam gerekliliği gün gibi ortadaydı. Kararlı bir şekilde ilerledim. Ambalajlarından sıyırıp eşyaları tek tek inceliyor, kararsız kaldığım noktada eşyanın eskiyi hatırlatma ve “anı” çağrıştırma boyutunu derinlemesine sorguluyordum. Eşyanın duygusal skalada bulduğu yere göre, yeni evin parçası olup olmayacağına karar veriyordum. Böyle böyle saatler geçti…

O sırada mutfak dolaplarından birinin kapağı kendiliğinden açıldı ve terek, üstündekilerle birlikte aşağı göçtü. Ağırlığa dayanamayan dolap hazmedemediklerini haşmetli bir tavırla kustu. Yere çarpınca şangır şungur gürültülerle sağa sola fırlayan tabaklara hep birlikte bakakaldık.  Kan beynime sıçradı. Çelişkili duygularım yanlış bir adım attığımı, yağmurdan kaçıp doluya tutulduğumu haykırıyordu. Aşina olduğu düzeni bozarak belasını arayan sefil benliğime sayıp sövüyordum. Hangi akla hizmet hatıralardan kaçacağım diye bilindiği terk etmiş, kendi evimi kiraya verip buraya taşınmıştım? Ve evin dolapları niye kontrol edilerek yerleştirilmemişti? Suç, dolabın mı yoksa yerleştirenin miydi?  Yardımcım ağlamaklı halde yerden kırıkları toplarken, yeninin yengisi ruhumu sıkıştırıyordu. Bütün günün yorgunluğu üzerine depremsi dolap faciası güne, travmatik noktasını koydu. Dışarıda, azılı asabiyetimi besleyen  -nereden geldiğini çözemediğim- makineli tüfek gibi devam eden serseri bir ses vardı üstelik. Bu deli gibi bağırarak aklına geleni söyleyen ve arada şarkılar söyleyerek bütün gün havaya konuşan insanı dinlemeye mecbur muydum? Bir an evvel köşesine çekilmek ve tumturaklı acılarını yazmak için sükûnet arayan ajite ruhumla bu çığırtkana nasıl katlanacaktım? Bu dolduruşla, evin arka odasının penceresini açarak sesin geldiği yere doğru bütün gücümle bağırdım:

 “Suuuuuuussana beeee… “

Sonra hızımı alamadım ve daha da yüksek bir sesle tekrar bağırdım:

“Bütün gün seni mi dinleyeceğiz?”

Bir an suskunluk oldu evet bir an… Yaklaşık kırk saniye kadar.  Sonra yeniden başladı. Belki de sesim duyulmamıştı. Belki duymuştu ve önemsememişti. Bildiğim tek şey bülbülün coşkun monoloğuna ısrarla devam ettiğiydi.

Kızım koştu: “Anne deli misin sen ya… niye böyle bağırıyorsun?” dedi.

“Esas deli o… siz niye rahatsız olmuyorsunuz?” dedim ben de!

Tuhaftır karşı taraf susmasa da kendi bağırışımdan sonra hissettiğim tek duygu rahatlamaydı.

“Duymuyorum bile… sende var bir problem… takılıp kalıyorsun böyle…  hem kim olduğunu da bilmiyoruz,” dedi akıllı kızım.

Evet, kızım haklıydı. İlker’in kim olduğunu bilmiyorduk. Ama sonra öğrendik.  İlker yanımızdaki havuzlu lüks apartman sakinlerinden birinin, epilepsi hastası, zekâ problemi olmayan ancak zararsız davranış farklılıkları gösteren yetişkin oğluydu. Ve evet bazı çocuklar işe ve okula gitmek yerine balkondan bahçe boşluğuna ya da havuzdan balkondakilere bağırarak veya şarkı söyleyerek kendilerini gerçekleştiriyordu. Çünkü onlar dünyaya, bilindik hizmetleri yapmaya gelmemişlerdi. Onların başka görevleri vardı…

Sıcak bir yaz oldu. Arabayı park edip yandaki lüks binanın hoş havuzunda cup cup havuza atlama seslerini duyduğumuz bir gün oğlum aradaki duvarın üstüne çıkıp ağaçların arkasından havuza baktı. Böylece akşam saatlerinde havuzdan çıkmayan ve yüzerken şakıyan İlker’le tanıştı.

İlker oğlumun ismini zihnine kazımak için ismini defalarca tekrarladı. Tıpkı evinin balkonundan havuza ya da havuzdan balkona bağırırken aynı şeyleri onlarca kez tekrarladığı gibi: Can Demir, Can Demir, Demir Can, Demir Can, Can ve Demir, Can ve Demir hangisi Can mı? Demir mi? Demir mi Can mı?

İkimiz de gülmeye başladık. O sırada havuza bakan evin camında bir kadın bize gülerek el salladı.

“Annesiyim ben…” dedi el sallayan. Ben de ona el salladım. Kadıncağız İlker’le konuşmamızdan mutlu olmuştu. Gülüşünün içinden kocaman bir minnettarlık vardı. Çünkü anneler, çocukları sevilince mutlu olurdu.

 O annenin sevgisini ve açmazını –geçmiş bağırtımın suçlu gölgesinde hissettim. Büyümeyen bir çocuğun annesi olmak kim bilir nasıl bir şeydi? Kadınlar, büyümeyen çocuklarının ömrüne yetişmek için ne düşlerdi ve ne yapardı? Ve kadınlar büyümeyen çocuklarına bağıran ön yargılı komşular hakkında ne düşünürlerdi?  Aklımda ve kalbimde başka şeyler de vardı. Annelerin neler yaşadığı hakkında belki herkes empati yapabilir fakat kendi çocuğu yapamazdı. Yaşanan en büyük açmaz bence buydu.

İlker’in bağırtılarına zamanla alıştım hatta sevdim. O, apartmanların ve mahallenin maskotuydu. O bir tür insan kuşuydu.

Tıpkı martılar ve kargalar gibi kendi bildiği dille ve tavırla bağıra çağıra konuşurken rahatlıyor ve duyanlara, bu beton kalelerin içinde farklı hayatların da yaşadığını hatırlatıyor ve aslında haykırıyordu.

Ve biz de onu dinleyerek, insan denen varlığın “asla ve asla” fabrika üretimi olmadığını, hayatın renklerinin içindeki yeni renkleri hissediyor, farklı örneklere ne kadar ihtiyacımız olduğunu anımsıyor ve onları sevmeyi öğreniyorduk!

Yazı masamı sesin geldiği tarafa yakın yerleştirdim ve duyduğum sesi kuş sesiyle bir tuttum. İlker’in sesi ortamın doğal bir parçası haline geldi.

Zamanla eve ve mahalleye alıştık. Çocuklar ortamı benimsedi. Biz kaybı olan bir aileden sadece üç kişiden müteşekkil bir aile olmaya doğru ilerledik. Mekân değişikliği yasımızı unutturmasa da yükümüzü hafifletti ve değişim gerçekleşti.

 Sıcak bir yaz dönemiydi. Pandeminin ardından şehir dışında uzun bir yaz tatili yapıp eve geri döndüğümüzde apartman görevlisinden yardım istedim.

Eşyaları taşımama yardım eden Alaattin Bey çok durgundu. Dayanamayıp sordum:

“Bir şeyiniz mi var?”

Önce sustu!

“Yandaki evde İlker vardı ya…” dedi sonra.

“Evet?”

“Dün havuzda boğularak ölmüş. Epilepsi krizi geçirmiş yüzerken…”

Sesi kulaklarımda çınladı. Anlamsız konuşmaların anlamlı yankılarını duydum sıradanlığı yücelten fakir benliğimde. Annesinin bitmeyecek yasını derin bir üzüntüyle duyumsadım kalbimin en ücra köşelerinde. Yakalandığım acı bana rengi hatırlattı. Ne kadar çok renge ihtiyacımız olduğunu ve onun sesiyle hatırlattığı varlığıyla hayatımıza kattığı anlamı…

Masamda sessizlik içinde çalışırken insan kuşunun şakımasını özledim durdum.

Yazar
Müjde Alganer
Ankara'da doğdu ve büyüdü. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İşletme bölümünü bitirdi. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İnsan Kaynakları Yüksek Lisans bölümüne devam etti. Farklı bankaların, fabrikaların ve danışmanlık şirketlerinin insan kaynakları bölümlerinde çalıştı. Beyin avcılığı yaptı. İlk romanı, "Yedilemma" Sistem Yayınlarına bağlı Galata tarafından 2010 senesinde, "Var Olmak Yasaktır" adlı romanı ve "Ruj" isimli hikâye kitabı Goa Yayıncılık tarafından 2016 yılında ve üçüncü romanı "Ziziro" Artemis - Alfa tarafından 2019'da yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsiniz

Bir Cevap Yazın