Söyleşi/Röportaj

Vuslat Çamkerten ile söyleşi

1982 yılında İzmit’te doğan yazar ve çizer Vuslat Çamkerten, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde Felsefe eğitimi almış, ardından da İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde İşletme yüksek lisansı yapmış. Ancak Vuslat Çamkerten’i farklı kılan ne aldığı eğitim ne de yaptıkları. Onu asıl farklı kılan daha ufacık bir çocukken herkes gibi bir gece yarısı hayaletler görmesi ve herkesin aksine bu hayaletlerden korkmak ya da kaçmak yerine onları hayatına dâhil etmesi. Ellerinden tutup dans ettiği bu sevimli hayaletler onun hayal dünyasını besleyen, onun yaratıcılığını fark etmesini sağlayan ve bugün bizlerin karşısına çıkaran daimi dostlarına dönüşmüş.

Sanatın birçok alanıyla birden ilgileniyor olması hasebiyle adını sık sık duyduğumuz sanatçının belki de mottosu sanatsal üretimini sürekli kılmak. Bir devinim içerisinde yazan, çizen, atölyeler yapan aynı zamanda da bunları bizlerle paylaşan Vuslat Çamkerten ile ilk öykü kitabı Görenler Olmuştur ve sanat üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Gonca ATALAY: Ona Çok Benziyorum adlı romanınızdan sonra ilk öykü kitabınız Görenler Olmuştur 2021 yılında okuyucu ile buluştu. Merak, zaman zaman deliliğe varan bir tutku, değiştirme ve değişme hevesi, başkaldırı, karakterlerinizin ortak özelliği neredeyse. Sizin yaptıklarınıza bakınca sanki bu meziyetlerini biraz da sizden alıyorlar gibi geldi bana. Siz ne dersiniz?

Vuslat ÇAMKERTEN: Haklı olabilirsiniz. Bir şeyleri, hatta bazen her şeyi değiştirme çabası hep içimde olan bir duygu. Tutkular ve başkaldırı ihtiyacı da bu duyguyu ayaklandırıp yürüten diğer duygular. Ben de yarattığım karakterler gibi kendi imkanlarımın üstüne çıkmayı severim. Bu, zaman zaman herkes gibi beni de korkutur ama yine de Ona Çok Benziyorum’un ana karakteri Mustafa’nın yaptığı gibi arzularımın yangınları içinde yürümekten ya da Peruk’taki ressamın hissettiği gibi düzenin ortasına bir mızrak saplama ihtiyacından kendimi alıkoyamam.

GA: Tüm öykülerinizin içerisinde bir devinim var, tıpkı hayat gibi. Karakterleriniz hep bir arayış içerisinde, bazen varoluşsal sancılar, bazen yaratma arzusu, kimi zaman aşk, kurtuluş ya da ölüm. Ama daima hareketin olduğu bir kitap.

VÇ: Hareket pek çok şeydir, özgürlüktür, eylemdir, felsefedir, güçtür, özgüvendir, birlikteyken dayanışmadır, ilerlemedir. Hareketi bu yüzden bireysel dünyamda da okur, yazar dünyamda da çok önemsiyorum. Öykü kişilerimin kaosun içinde katılaşıp kalmasından ve boğulmalarındansa, tam da bu saydığım sebeplerle hareket etmelerine, mevcut kaosun içinden kendilerini kurtarmalarına gayret ediyorum.

Öte yandan, hareket risktir de. Yoldur her şeyden önce. Yolda uçurumlar, boşluklar, gölgeler, hayaletler, uykuyla uyanıklık arasındaki geçişler, başkaları ve sürprizler bizi bekler. Bunların hepsi insana hem heyecan hem korku veren şeyler ama bunlar aynı zamanda size ötekini ve ötedekini de gösterir. Yanımdaki yamacımdakini görmek  kadar uzaklara bakmayı de arzulayan biri olarak okuduklarım ve yazdıklarım bu yönde ilerliyor.

GA: Hayalet Ağrısı adlı öykünüze  Heidegger’den “Dolayısı ile noksanlık şu demektir: birbirine-ait-olanın henüz-birarada-olmayışı” diye başlıyorsunuz. Peki sizin peşinde olduğunuz en büyük noksanlığınız nedir?

VÇ: Söz konusu öyküye denk düşecek biçimde, kendimi bir “yapıt” haline dönüştürmekten geri durarak, yolda olduğumdan bahsedebilirim sanırım. Şunu demek istiyorum, üretimlerimi bir tamamlanma hissiyle değil, bilakis tamamlanmama ve noksanlığı kendimde taşıma halinde sürdürüyorum. Şimdiye dek ürettiklerime ilmek atarak büyüyecek pek çok hayalim, planım, arzum var, bunlar şimdi noksan. Ve ben de şimdi o harika noksanlığın, o yaratıcı arayışın ortasındayım. Bu yolun ortası neresi onu da bilemiyorsunuz gerçi. Bir arada olduklarımla birlikte, bir arada olacaklarımın peşindeyim dersem doğru söylemiş olurum.

GA: Tüm öyküleriniz çok temiz bir Türkçe ile yazılmış. Dilin kullanımına özellikle dikkat ettiğiniz belli oluyor. Bunun için bir sistematiğiniz var mı? Sözlük karıştırmak, yazım kılavuzlarını incelemek gibi. Bu hususta yazma işiyle uğraşanlara neler tavsiye edersiniz?

VÇ: Çok teşekkür ederim. Dediğiniz gibi sözlükler ve yazım kılavuzları zaten bir yazarın masasındaki kalemi, suyu kadar elzemdir. Öte yandan, bir dil yaratmaya dair yazarların peşine düştükleri daha derin kuyular da vardır. Yazar, yarattığı dünyanın içinde okuru gezintiye çıkarır, okur daha kitabın ilk sayfasından itibaren artık başka bir dünyanın gezginidir ve içinde bulunduğu zaman, mekân ve duygularla sarılmak, sarsılmak, ilerlemek ister, buna ihtiyacı olduğu için eline almıştır zaten o kitabı. Bu yoğunluğu yaratan, bu birbirine hiç benzemeyen, türlü dünyaları kuran şeyler de sözcükler. Sözcükler benim için her zaman sesli, çağrışımlı, görüntülü şeyler oldu. Onlarla oynamayı, onlar üstüne düşünmeyi hep sevdim. Öykülerimin sesini bulmak için çok uğraşırım. Yazdıklarımı mutlaka sık sık sesli okurum, öyle ki bazen bir öykü bittiğinde öyküyü ezberlemişimdir.

Yazma işiyle uğraşan herkesin kendi dilini kurmak ve o dili canlı tutmak için okumaya ihtiyacı var. Ve bana kalırsa, iyi yazmaya niyetli bir yazar sadece kurmaca değil, felsefe, sosyoloji, tarih, sanat, şiir de okumalı, bunlar üstüne de düşünmeli. Sözcükler kapıları açan anahtarlarsa ve edebiyat bize açılmayan kapıları açan şeyse eğer, başka alanların sözcüklerine, çağrışımlarına da kafa yormalı.

GA: Roman ve öykü yazmakla birlikte çizimler de yapıyorsunuz. Biz sizin öykülerinizi okurken adeta bir resmi ya da resimli bir kitabı okur gibi görüntülerin arasında dolaşıyoruz. Peki sizde yazarken aynı zamanda çizme isteği de oluyor mu? Resimlediğiniz öyküleriniz var mı?  

VÇ: Bunu duyduğuma çok sevindim çünkü yazacağım şeyi yazmadan önce hikâyeyi bir film gibi kafamda gezdiririm, hatta gezdirmeden masaya oturmam ve yine hatta bazen hikâye zaten kafamda bittiği için ve ben bunun hazzını yaşadığım için masaya oturup öyküyü yazmakta gecikirim. Yazmak da çizmek de görmekle sımsıkı bağlı benim için ama iki alanda da üretirken tam bir doygunluğa ulaşma gayretiyle çalıştığım için yazdıklarımı çizme ihtiyacı ya da çizdiğimi yazma ihtiyacı hissetmiyorum.

Resimlediğim bir öyküm henüz yok, belki yakında olur.

GA: Bir de sizin koleksiyonerlere ve özel meraklılara yönelik hazırladığınız “Suda Batmayanlar”, “Sonu Gelmiş Ülkede, Bir Drag Queen Hikayesi” adlı ArtBook türünde çalışmalarınız var. Biraz da bu endüstriyel basım ve dağıtım tekniklerinden nasibini almamayı başarmış işlerinizden bahsedebilir misiniz?

VÇ: “Suda Batmayanlar” benim için çok kıymetli bir iş. Bazen kendi isimlerinden bile vazgeçmek zorunda bırakılarak ve mahlaslar takınarak eserlerini yaratmayı sürdüren,  sözü, sesi, direnişi kesilen, çeşitli yollarla görmezden gelinen “30 cadı yazar” portresini resimleyip küçük bir kutuda topladım. Suda Batmayanlar kutusunda Ursula Le Guin’den Duygu Asena’ya, Unica Zürn’den Sevim Burak’a yerli ve yabancı 30 kadın yazar var. Bir başka kadın yazar ve çizer olarak hepsi bana ilham veren, yoluma ışık olan yazarlar.

“Sonu Gelmiş Ülkede, Bir Drag Queen Hikayesi” ise gerçek bir hikayeden esinlenerek yazdığım bir öykü. Gündüzleri ringde yumruk sallayıp geceleri göz alıcı bir drag queen’e dönüşen birinin gökkuşaklı hikâyesi. Politik, sert bir öykü. The Poet House’un tüm işleri gibi bu eserler de sınırlı sayıda ve koleksiyonluk üretildi.

Yaygın dağıtıma giren işlerimin yanı sıra böyle alternatif işler de üreterek okurla bağımı genişletmeye, buluşmalarımızı çeşitlendirmeye çalışıyorum. Yazdıklarımla, ürettiklerimle sanatı, edebiyatı takip eden insanlara ulaşmamın başka yolları üstüne her zaman düşünüyorum.

GA: Artık günümüzde sanatın birçok alanında atölyeler yoluyla usta – çırak ilişkileri kuruluyor. Ve sanatçılar birikimlerini aktarıyor. Siz de iki ayrı atölye yürütüyorsunuz. Biri yine İsmail Sertaç YILMAZ ile yürüttüğünüz yaratıcı yazarlık atölyesi diğeri de çocuklar için felsefe atölyesi.

VÇ: Ham bilginin bir dekor gibi sunulduğu çağdayız. Herkes her şeyi biliyor, bilginin her türüne ulaşıyor ve buna rağmen ortaya nitelikli pek az şey konuyor. Doğru sorular sorulmadan, bilgi bir fikre ya da tasarıma, hatta bir hayale, vizyona bile dönüşmeden yakalandığı yerde tüketiliyor. Adeta yürümeye, bir yere varmaya yarayan ayakları oracıkta kökünden kesiliyor. Usta-çırak ilişkisini şimdi her zamankinden de kıymetli buluyorum. Bu türlü aktarımlar özenli, nitelikli olduğunda bilgi hem bireysel hem kolektif biçimde muazzam yollara kavuşabiliyor.

İsmail Sertaç Yılmaz ile birlikte sürdürdüğümüz Kara Kitap Yaratıcı Okurluk ve Yazarlık Atölyesi’nde her şeyden önce okurluğun ve yazarlığın felsefesini konuşuyoruz. Üstüne konuştuğumuz her öyküde ham bilgiden ya da akademik, resmi bir tavırdan ziyade yazarın kim olduğunu, öykünün ne olduğunu ya da ne olmadığını yeniden tartışmaya açıyoruz. Çünkü yazarın da kurmacanın da dünyası esasında böyle titreşimli, gölgeli ve tekinsizdir.

Çocuklarla felsefe atölyelerim Can Gürses Akademi’de sürüyor, her sezon bizim için uzun soluklu, derinlemesine bir serüven. Çocukların dünyasına felsefeyle girmek, onlarla bariyersiz gerçeklerden bahsetmek, ezberleri, dayatmaları soruşturmak, doğruyu, yanlışı yeniden ve özgürce tartmak benim de yaratıcı dünyamı besliyor.

Yazar
Gonca Atalay
1986 yılında Yozgat’ta doğdum, 1990 yılından beri Ankara’da yaşıyorum. Karadeniz Teknik Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler okudum. Çalışma hayatıma ikiz kızlarımdan sonra kısa bir mola verdim. İlkokul sıralarında başladığım yazma ve okuma çalışmalarım kızlarımdan kalan zamanlarımda halen devam ediyor. 2018 yılında UMAG’da yazma üzerine verilen seminerlere katılarak Gürsel KORAT, Mehmet EROĞLU, Çiğdem ÜLKER gibi isimlerle çalışma imkanı buldum. Öykülerimden bazıları Ada, Edebiyatist gibi dergilerde yayımlandı. Edebiyatın yanı sıra uzun süredir fotoğrafçılık ile de ilgileniyorum. Çeşitli karma sergilerde fotoğraflarım sergilendi.

Bir Cevap Yazın