“Şimdi beni duyuyor musun canım? Tamam, az önce kesildi. Parktan yürüyorum, telefon bazı yerlerde çekmiyor. Ne diyordum? Evet, eğitimden çıkmıştım, biraz uyumak için uzandım. Tam tatlı tatlı içim geçerken, telefon çaldı. Baktım, Psikolog Meriç yazıyor ekranda, ama isim bana bir yüz anımsatmadı. Telefonu açtım, ses de tanıdık gelmedi. ‘Müsait misiniz?’ diye sordu. ‘Çok yorgunum ama dinleyebilirim’ dedim. ‘Müsait değilseniz sonra konuşalım’ dedi. Nezaketinden hoşlandım, tekrar uykuya dönemeyeceğimi de bildiğim için, ‘Ben ne zaman kapatmamız gerektiğini size söylerim, buyrun’ dedim. Anlatmaya başladı. Şimdi, ilk olarak ne söylediğini hatırlamıyorum, fakat bir şekilde ilgimi çekti. Sesi mi, kelimeleri mi, konuşma ritmi mi, bilmiyorum. Beni neden aradığını açıklamasını beklerken, ‘Narsist olmamayı nasıl başardınız?’ diye sordu. Karşılığında, ‘Narsist olmadığımı nereden çıkardınız?’ diye sordum. Dernekten tanıdığım iki meslektaşın ismini verdi, onlar ve ben narsist değilmişiz, onların yüzüne bunu söyleme imkanı olmuş ama bana ancak telefonla ulaşabilmiş. Altı yıl önce verdiğim bir seminerde, onu çok etkileyen açıklamalar yapmışım. ‘Narsistler, yetişkin bedeni giymiş çocuklardır’ demişim. ‘Çocukken, kendilerini tüm duygulara kapatma kararı alır ve sadece dıştan büyürler, ama içten içe sürekli çürürler’ cümlemi duyunca, ilk defa kendisine ve çocukluğuna başka bir gözle bakmış. Psikoloji öğrenimi boyunca çocukluğundan sürekli kaçtığını, öğrendiklerine sadece başkalarına uygulanacak mesleki teknik bilgiler olarak baktığını, kendisine çok uzun süre bir makineymiş gibi davrandığını da benim seminerimden sonra fark etmiş. İnsanın özünü korumasının, çocukluğundaki muhtaçlığını kabullenmesinin ne kadar zor olduğunu yeni anlamış, kendime dair bilgileri paylaşırkenki şeffaflığıma ve dürüstlüğüme çok imrenmiş. Mesleğinin ikinci yılında da psikolog olmak istemediğine karar verip hukuk okumaya başlamış. Şimdi son sınıftaymış, bitiriyormuş okulu. Yok, üçüncü üniversitem dedi, psikolojiden önce ne okuduğunu sormadım. Bilmem, aklıma gelmedi. Yorgundum zaten. Sohbet için teşekkür edip telefonu kapattım. Sonra eğitim ekibiyle yemeğe gittik. Oradan da kordona, içmeye. Baktım bir video, bir de ses kaydı göndermiş. Videoyu indirmedim, ses kaydını da dinlemedim. ‘Orada mısınız hocam?’ diye sormuş, cevap vermedim. İki üç saat sonra ‘Her şeyin seni bu kadar içine kapatmasına gerek var mı?’ diye yazmış. Tabii ki cevaplamadım. Geçen cuma akşam yedide tekrar aradı, engelledim. İlk kez birini engelledim. Danışanlarıma sınır ihlaline karşı net olmayı sıkça tavsiye ediyorum evet, hoca da nihayet dediğini yapmaya başladı. Bir de o mevzu var, depresyondayım hâlâ. Yok, şimdilik ilaç almayacağım. Önce kendim çıkmayı deneyeceğim, olmazsa geniş spektrumlu anti-depresan hazır. Bilmiyorum. Şu an bir planım yok. Tamam. Şimdi çekmeyen bir yere geldim yine, kapatıyorum, yarın konuşuruz, hoşçakal.”
Telefon çekmediği gibi, buradaki lambalar da yanmıyor bu akşam. Ses yok, görüntü az. Küçük köprüden geçerken, kurbağa sesleri çoğalıyor. Göletin kenarındaki bankta oturan genç çift öpüşüyor. Onların gerisinde, tellerin arkasına hapsedilmiş üç köpek havlıyor. Yarasalar çığlıklarla uçuyor. Hafif bir rüzgar, saçlarımı nazikçe okşayarak beni tavaf ediyor. İki yavru kedi, birbirleriyle oynayarak önümden geçip sağdaki çalılıkların içine giriyor. İlerde, yolun sağındaki klüpten capcanlı bir müzik sesi geliyor. Yaklaştıkça, notalar büyüyor, renkler çoğalıyor, insanların neşesi puf böreği gibi kabarıyor. Gözlerim içerideki coşkuya balıklama atlıyor. Kim bunlar? Neden bu bereketli, bulaşıcı sevinç? Bu çok iyi bildiğim şarkı, neden bu kadar heyecanlandırıyor şimdi beni? İçeri girmek istiyorum. Onlardan biri olmak. Eğlenmek. İçmek. Dans etmek. İsmimi bilmeden, burcumu sormadan, mesleğimi merak etmeden beni kabul etsinler, benimle sohbet etsinler, topluca bana sarılsınlar istiyorum.
Ve klüpten biri çıkıyor, önümden geçip sola doğru sakince yürüyor. Beyaz, hafif, uçuşan bir gömlek var üzerinde. Daracık, açık renk bir pantolon. Kalçasının yuvarlaklığına, bacaklarının diri dolgunluğuna hazırlıksız yakalanıyorum. Uzun, dalgalı, sarı saçlarını ensesinde toplamış. Yüzüne inen perçemler rüzgarla uçuşuyor. Yavaşça soluna dönüp bana bakıyor, yakalanmamak için başımı hızla sağa çevirip bakışlarımı klübün içine atıyorum. Gözlerimden geri kalan ne varsa onda. Beni çılgınca kıskandıran bu eğlenceden çıkan sarışına karşı, ar damarımı çatlatan, yıkıcı bir arzu hissediyorum. O, benim. Şimdiye kadar hiçbir şeye ve hiç kimseye sahip olmadığımı söyleyen ben, evet, böyle hissediyorum. O, benim. O solumda ve klüp sağımda iken aralarından geçip yürümeye devam ediyorum. Oysa durmalıyım. Sahip olduğumu almalıyım. Kahretsin, nereye gidiyorum?
“Deniz Hisar?”
Soy içerikli bu isim başımı döndürüyor. Duruyorum. Soluma dönüyorum. Tam karşımda. Yüzüne bakmaktan utanarak kaçtığım, sarmaşık olup her dalımla sardığım, kalbimi canlı canlı yerinden söküp alan Aztek celladı mı o? Birden, dikenli bir şüphe ciğerlerime batmaya başlıyor: Az önce ismimi söyledi mi gerçekten? Yoksa, o arsız arzu kulaklarıma oyun mu oynuyor? İsmimi bildiğini ben mi kuruyorum? Karşısında durup yüzüne mıhlanabilmek için ona bir ses mi uyduruyorum? Tüm bu kaos yetmiyor, rüzgar aniden ondan bana doğru esip, parfümünü suratıma tokatlıyor. Bildiğim bir koku değil. Parfüm sevmediğim halde bu koku bir boa yılanı gibi beni kıskıvrak yakalıyor. Dalgalanan perçemleri yüzünü küçük küçük öperken, tokalaşmak için bana sağ elini uzatıyor. İçim sevinçten köpük köpük. Uydurmamışım. İsmimi seslenmiş gerçekten. Sağ elim kontrolümden çıkıp eline doğru kanatlanırken, sorusunu duyuyorum:
“Beni neden engelledin?”
Yoo. Olamaz. O olamaz. Hayır. Bir an önce onun eline kavuşmak isteğiyle yukarıya kalkan elim, şimdi benim sorumun gümüş tepsisi olmak için sırt üstü dönüp havada asılı duruyor.
“Sen… Meriç misin?”
Bana hayır demesi için içimden ona zincirleme yalvarıyorum. Hayır. Hayır. Bana onlarca kez hayır de.
“Ne tesadüf değil mi?”
Lanet olsun. Lanet olsun! Zavallı sağ elim, ağırlaşıyor. Düşmemesi için onu ve kardeşini belimin üzerine koyuyorum.
“Peki neden engelledin beni? Bana yazma, beni arama deseydin, aramazdım da yazmazdım da.”
Şu cümle o kadar saçma ki. Beni hiç, hiç dinlememiş. Seminerlerimde böyle mi anlatıyorum? Bırakın sınırlarınızı başkalarının merhameti belirlesin, mi diyorum? Hayır. Ne yapmam gerektiğini çok iyi bildiğim halde yıllarca, yıllarca yapamadıklarımı anlatıyorum. Hatalarımdan öğrendiklerimi. Psikolog olmanın en güzel tarafı bu işte: Hata yaptıkça, dibe battıkça daha iyi anlıyorsun danışanlarını. Tabii anladığın hiç kimseye de kızamıyorsun. Peki, kendimi anlayabiliyor muyum? Meriç’in yüzüne bu düşüncelerin arasından melül melül bakarken, aniden bir soru, içimde balon gibi şişiyor: kendime cevap vermemek için ne yapacağımı şaşırıyorum. Kaçma kaçma, yüzleş kendinle Deniz hoca. Söyle bana. Gönderdiği videoyu izlemiş olsaydın, attığı ses kaydını dinlemiş olsaydın, yine de engelleyebilir miydin Meriç’i? O zaman, için ona böyle kaymaz mıydı? Kalbin fırıldamaz mıydı? Lanet olsun. Cevap o kadar açık ki.
“Öyle gerekli gördüm.”
Bu söylediğim, ikimizi de gülümsetiyor.
“Ama bak Allah’ın işine, yine karşılaştırdı bizi” diyor.
“Evet” diyorum gitmeye meyledip.
Tekrar sağ elini uzatıp “Peki” diyor, “Yolun açık olsun, hoşça kal.”
Bakışlarım istemsizce eline düşüyor, sonra tekrar bukle çerçeveli yüzüne çıkıyor.
“Hoşça kal” derken, yine elimi uzatmıyorum. Sağıma dönüp yürümeye başlıyorum. Rüzgarla dallarından kopup uçuşan yapraklarla birlikte, ben de içimde hızla dönmeye başlıyorum.
Söyle bakalım Deniz hoca, her şeyin seni bu denli koparıp savurmasına gerek var mı?
“Hayır”, diye bir ses duyuyorum aniden, “gerek yok. Ama olan bu. Olanı olduğu gibi kabul et Deniz hoca, kendini de.”
Kendi sesimin bana bu kadar yabancı gelmesi tuhaf. Duruyorum. Ama sol omzumun arkasına dokunup beni öne doğru hafifçe iten eli hissedince, tekrar adım atmaya başlıyorum. Sol yanımda, benim aynım bir Deniz daha var. Gülümsüyor. Sağ eli sol omzumda. Hiç ağırlığı yok. Son yıllarda, ne zaman kendi içimde sıkışsam, bana elini uzatır Deniz. Sağ elimi, sol omzumda duran elinin üstüne koyuyorum. Şimdi evde olsaydım, yatağa uzanır, üstümü çıkarır, Deniz’e çırılçıplak sarılırdım. Alnını öper, saçlarını okşardım.
Terapinin belli bir aşamasından sonra, danışanlarıma da öneriyorum. Çok yalnız hissettikleri, kimsenin kendilerini anlamayacağını düşündükleri zamanlarda, kendilerini çağırabilirler. Onunla çekincesiz konuşabilir, ona sımsıkı sarılabilirler.
Heykelli küçük alana varmışım bile. Buradaki lambalar da yanmıyor. Etraftaki yaz böceklerinin seslerini duyuyorum. Bir uçak çok yüksekten, sanki yay çizerek geçiyor. Uzaktaki caddeden, kesik kesik araba ve motorsiklet sesleri geliyor. Telefonum titreşiyor. Sağ elimi, sol omzumdan çekip cebime atıyorum. İnstagramdan bildirim gelmiş. Ekranda “pskmeriçmavi sizi takip etmek istiyor” diye yazıyor. Kaşlarımın altından muzır muzır Deniz’e bakarken, kahkahalarım bedenimi sarsmaya başlıyor.

