15 Şubat Pazar, 2026

AHH SUAT YA DA KAVAFİS

Share

Sessiz, loş bir oda. Odada ezan sesiyle birlikte küçük bir ışık beliriyor. Işık sadece komodin üstünde duran ezanlı masa saatinin ekranındaki dijital 6:00 yazısını ve yanındaki fotoğraf çerçevesini aydınlatıyor. Çerçevenin içindekiler, gelinlikli ve subay üniformalı genç bir çift. Siyah beyaz stüdyo fotoğrafının ortasında o kadar ifadesiz bakmışlar ki, mutluluktan uçmak ya da mutsuzluktan ölmek eşit uzaklıktaki ihtimaller gibi kalan boşluğu doldurmuş. Suat uyanıyor. Hemen saate uzanıp sesi kapatıyor. Yanındaki adamı, kocası Yıldırım Bey’i uyandırmamaya özen göstererek yataktan kalkıyor.Komodinin çekmecesinden seccade ile namaz tülbentini alıp sessizce odadan çıkıyor.  Salon ışığını açmak için elini duvara atıyor. “Hay Allah nerede bu düğme!” Elini aynı noktada sağa sola götürüyor, sonra duvar boyunca biraz gezdirerek düğmeyi buluyor. Lambanın ışığıyla  aydınlanan salonda çok kısa bir süre öylece dikiliyor. Sonra yavaş hareketlerle tülbentini başına atıp pencere yanındaki halının üstüne seccadesini seriyor. Namazı bitince kalkacak gibi doğrulacakken vazgeçiyor. Bir düşünceyi kafasından kovmak ister gibi kafasını sallıyor. Seccadeye iğneli tespihi çıkartıp dua okuyarak tespih çekmeye başlıyor. Tespihin hareketsiz kaldığı her an yüzü acıyla buruşuyor. Her defasında irkilerek tespihi daha da hızlı çekmeye koyuluyor. Neden sonra yine bir durma ânında tespihi yerine iğneleyip ağır ağır doğruluyor.  Tülbentini çıkartıyor. Seccadeyle tülbenti katlayarak yatak odasına doğru yöneliyor.

Yatak odası hâlâ loş. Suat gözlerini alıştırmak için bir süre bekledikten sonra ayaklarının ucuna basarak çekmeceye yöneliyor. Komodinin çekmecesini yavaşça açıp seccadeyle örtüyü çekmeceye koyuyor. Çekmeceyi kapatırken saati görüyor. 08.20 Suat, yatakta uyumakta olan kocasına bakıyor. Fotoğraftaki gelinlikli kız çerçeveden atlamış da Suat’ın içine girivermiş gibi bakıyor. Aynı gözler, aynı ifadesiz bakış.  Uyandırmak için hafifçe eğilip omzuna dokunuyor. Adam anlaşılmaz homurtularla yana dönerek uyumaya devam ediyor. Suat aynı ifadesiz bakışla iç çekerek doğruluyor. Bir an şaşkınlıkla durup komodinin üstündeki saate yeniden bakıyor.  Hızlı ve telaşlı adımlarla odadan çıkıyor. Koşar adım salon penceresinin önüne geliyor. Perdeyi açıp dışarıya bakıyor ama dışarısı karanlık. Pencereyi açmaya çalışıyor, açamıyor. Yüzünü cama dayayıp telaşla üç dört kez kelime i şahadet getiriyor. Pencere yanındaki halıya çöküyor. Birden aklına parlak bir fikir gelmiş gibi sırtını dikleştirip gözlerini sımsıkı kapatıyor.  Hızlı hızlı dua okumaya başlıyor. Bir süre sonra gözlerini açıp tedirginlikle yine pencereye bakıyor.  Dışarısı hâlâ karanlık. Suat çabucak ayaklanıp bu kez koşar adım yatak odasına yöneliyor. 

Yatak odası yine loş. Komodinin üstündeki saat 9.14 ü gösteriyor. Kocası biraz önce bıraktığı şekliyle yatıyor. Suat’ın içinden öfkeli bir tiksinti yükselip, bir yumruk gibi boğazına oturuyor. Hiç ses etmeden odadan çıkıyor. 

Suat elinde telefonla salondaki koltuğa boş bir çuval gibi bırakıyor vücudunu. Elleri titriyor. Öne arkaya sallanarak kendini sakinleştirmeye çalışıyor… Biraz sakinleşince telefon rehberindeki Hoca Nedim Efendi ismine gelip basıyor. Yutkunarak telefonu kulağına götürüyor.

 “Selamünaleyküm hocam, Suat ben. Sağlığınıza duacıyım hocam. Evet, geçen ay gelemedim ziyaretinize hocam, malum Yıldırım Bey… Nazmi aynı hocam, giremedi daha bir işe, Yıldırım Beyi ikna ettim kavga dövüş bir iş kuralım çocuğa diye de, işte bakalım artık. Yaptım hocam, tam 7 gün. Hocam bir şey sormak için rahatsız etmiştim. Kıyamet demiştiniz ya hani akşamüstü kopacak. Sabah olamaz mı? Haşa hocam ne haddime. Öyle yazılı diyorsunuz, mutlaka akşamüstü…”  Suat dudaklarını ısırıyor. Gözlerinden yaşlar akmaya başlıyor. Sesi titriyor ama yine de belli etmemeye çalışarak konuşmaya devam ediyor. “Hocam bir de Nazan’ın bedduası vardı hani… Kızkardeşim Nazan hocam. Günyüzü görmeyin, demişti ya bize Yıldırım Beyle kavga ettikleri gün. Gece kapımıza dayanmıştı, açar açmaz üstüne yürümüştü Yıldırım Bey’in de ben araya girmiştim. Hani yeğenim cezaevine girince hocam. Hatırlayamadınız mı? Geçmiş gün tabi hocam, kaç yıl oldu… Teröristin bedduası tutmaz, rahat ol demiştiniz hani siz bana. Nazan değil de yani yeğenimden kasıt, teröristin anasıdır o da diyerekten… Görüşmüyoruz hocam. Aynı hocam. Okuyorum hocam. Siz de hocam.” Suat telefonu kapatıyor. Pencereye dönüyor. Dışarısı karanlık. Hıçkırarak ağlamaya başlıyor. Bir yandan da ileri geri sallanarak dua okuyor. Duruyor. Ayağa kalkarak yatak odasına doğru yöneliyor.

Suat elinde telefonla yine salondaki koltukta oturuyor.  Bir süre hiçbir şey yapmadan öylece boşluğa bakıyor. Ardından kararlı bir hareketle rehberden ‘Işıl Banka’  ismine gelip arama tuşuna basıyor.

 “Işıl kızım, Suat teyzen ben. Sana da günaydın kızım” Günaydın kelimesini söylerken kekeliyor ama hemen toparlanıp devam ediyor. “İyiyim kızım. Hesabımızdaki para için aradıydım ben. Karar verdik de Yıldırım Bey’le. Bağışlayacağız biz o parayı Âlem Vakfına. Sen yapıversen gecikmeden.” Yatak odasının kapısına doğru tedirginlikle bakıyor.     “Markete çıktı Yıldırım Bey Işıl kızım. “Sen arayıver” dedi. Ortak hesap kızım. Uzun mu sürer? Olsun kızım, başka işim mi var benim. Sesli onayım mı lazım? Olur kızım. Bekliyorum telefonda.”

***

İçinde üç masanın bulunduğu ofis odasında her masada bir kişi, bilgisayar ekranlarının karşısında çalışıyor. Masalardan birinin üstündeki isimlikte Logistics Manager Sema Sözbir yazıyor. Masanın üzerindeki cep telefonu çalıyor. Sema çok kısa bir ân gözlerini bilgisayarının ekranından telefona çeviriyor. Nazmi ismini görünce yüzünü ekşiterek yine bilgisayar ekranına gömülüyor. Telefon ısrarla çalmaya devam ediyor. Sema söylenerek telefonu açıyor.

 “Çalışıyorum Nazmi. Acil değilse sonra arayayım. Hayır görüşmedim, çok erken çıktım evden, işlerin en yoğun dönemi dedim ya sana. İşteyim Nazmi. Uyuyorlardı ben çıkarken. Ulaşamadın mı? Yol yorgunluğunu atamadılar. Uyuyorlardır. Öğlen olmadı daha Nazmi. Âlem Vakfı’ndan mı aradılar? Teşekkür için mi? Yüklü bağış mı? Sen ne saçmalıyorsun allasen Nazmi! Off Nazmi ya. Tamam. Ararım ben de. Tamaaam, kapatıyorum. Haber ederim.”

Sema oflayarak telefonu masaya atıyor.   Ömer yan masadan merakla Sema ‘ya bakıyor.           

 “Hayırdır Sema Hanım, bir sorun mu var?”

Sema önce tereddütle susuyor. Sonra yıllardır bu soruyu bekliyormuş gibi derin bir nefes verip hiç aralıksız çıkartıyor içinden cümleleri.

 “Hiç sorma  Ömer. Geçen hafta 2 günlüğüne izin almıştım ya, bizimkileri getirdim buraya. Teyzem öldüğünden beri bir garip hâllere girmiş annem. Dememişler bana da. Son aradığımda annem bir tuhaftı. Konuşmadı telefonda bir türlü. Nazmi dedi sonra. Konuşma orucuna girmiş. Bir hoca mı varmış ne, o söylemişmiş. Babamın haberi yokmuş da, zaten olsa yıkar ortalığı. E be adam, karın bir hafta konuşmuyor, hiç mi fark etmez sorgulamazsın, o da ayrı bir gariplik.   Nazmi desen kendine hayrı yok. Erkek evlat olacak güya. Kaç yaşına geldi, destek mi köstek mi belli değil. Onun bu ipsiz sapsız halleri de yıprattı ya annemi zaten… Neyse… İşin yoğun dönemi, kar kış ama içim rahat etmedi. Bırakamadım öyle. Hava değişikliği olsun diye aldım geldim annemle babamı. Gelirken de atarlandım biraz Nazmi’ye de şimdi hayırlı evlat pozlarında. Kaç saattir arıyormuş da ulaşamıyormuş annemle babama. Vakıf diyor, bağış diyor bir yandan da. Bir şey anlamadım. Off neyse ağrıttım başını. Kusura bakma sen de. Şiştim ama inan şiştim bir haftadır.”

Ömer üzüntülü bir çekingenlikle cevap veriyor. “Ne kusuru Sema Hanım. Olur mu hiç öyle şey. Kolay değil…”

Sema az önce masaya fırlattığı telefona uzanıyor. Önce babasını arıyor. Uzun uzun çaldırıyor. Bir daha. Bir daha. Açan yok. Sonra annesini arıyor. Meşgul sesini duyunca biraz rahatlıyor. Tekrar tekrar aramaya devam ediyor ama sonuç değişmiyor. Sürekli meşgul. Bir süre sonra dayanamayıp çantasıyla birlikte masasından bir dosya alıp kalkıyor.  Dosyayı Ömer’in masasına bırakırken konuşmaya devam ediyor.  

 “Babam cevap vermiyor. Annemin telefonu da meşgul sürekli. Böyle olmayacak. Ben çıkıyorum Ömer. Eve gidip bir bakayım. Anders Bey toplantı notlarını istemişti, son kontrolleri yapıp veriver sen. Ben bir saate kalmaz dönerim .”

Tamam, siz hiç merak etmeyin Sema Hanım. Hallederim ben.”              

Suat mutfak masasında oturmuş çay içiyor. Öyle bir sakinlik var ki üstünde sanki bıraksan oturacak bir elli yıl daha elinde çay bardağı ile. Masanın üstündeki el radyosundan bir şarkı yükseliyor. “Bir demet yasemeeen …”  Sema’nın dış kapının oradan gelen sesi şarkıyı bastırıyor. “Anneee, babaaaa”  Sema üstünde paltosu, elinde telefonla mutfağa giriyor.  Burnu, yanakları hem telaştan hem de soğuktan kıpkırmızı olmuş.

 “Anne, ne yapıyorsunuz siz! Öldüm meraktan. Babam niye açmıyor telefonunu? Sen kaç saattir kiminle konuşuyorsun?”

Suat çayını içmeye devam ederken Sema’ya hiç bakmadan cevaplıyor.

“Banka falan işlerim vardı. Uzun sürdü.”

 “Ne bankası anne sabah sabah. Çıldırtma insanı.”

Suat hiç oralı olmuyor. Çay bardağını masaya bırakıp sevinçle Sema’ya dönüyor.

 “Bak ne düşündüm Sema. Teyzeni ara da yemeğe gelsinler bir gün. Açmaz şimdi ben ararsam. Eski günlerdeki gibi şöyle, ne dersin. Fellah köftesi yaparım ben de. Nazan pek sever, özlemiştir benim elimden.”

Sema ne diyeceğini bilemiyor. İki iri damla göz pınarlarından aşağı yuvarlanıyor. Diz çöküp başını annesinin dizlerinin üstüne hafifçe koyuyor. Oradan annesine bakarak yumuşacık bir sesle konuşmaya başlıyor.

 “Anne, annem benim, korkutma beni n’olur güzel annem.. Teyzemi kaybettik ya geçen yıl.”

Suat’ın sevinci uçup gidiyor. İlk kez Sema’yı görmüş gibi bir yabancılıkla dizlerindeki başa bakıyor. Sonra ayaklarını öfkeyle yere vurmaya başlıyor. Bir yandan da bağırıyor. 

 “Suuss! Yeter artık! Baba kız salak mı bellediniz siz beni. Bir olup kandıracaklar akıllarınca. Yetti bu küslük canıma artık benim. Teyzen de, baban da katır inatlarıyla yediler bitirdiler ömrümü. İnsan bi yastığa baş koyduğu karısının öz be öz yeğenini ihbar eder mi dedim, inandıramadım teyzeni. Hem öyle olsa benim, çocuklarımın suçu ne? Hoş haklıymış da inanmamış kadıncağız. Bak bedduası tuttu işte. Nedim hocayı da ayartmış baban belli ki. Tehditle mi rüşvetle mi orasını bilmem artık. Neymiş, teröristin bedduasıymış da falan filan. Hocadır dedim, inandım. Adam unutmuş gitmiş tabi o gün attığı yalanı. Ahh Suat, taş kafalı Suat. Karanlıklar içinde kal da çıkama Suat. Kaç yıllık kardeşini, yeğenini elin adamından mı soracaktın, kalbinden mi,  nasıl bilemedin Suat…”

Sema sesindeki titremeye artık engel olamıyor.                  

 “Anne, anneciğim, ne bedduası, ne hocası. Anneee, lütfen…”                                                                                                         

Suat hiç oralı olmuyor. Kaldığı yerden devam ediyor.        

 “Neyse hallettim ben kendimce. Hoş, çocuğun onca yıl yattığı var cezaevinde. Kefaretine yeter mi malımızın hepsi, kendimizi satsak nafile.” Suç işlemiş bir çocuk gibi muzipçe ilk kez gülümsüyor. “Âlem Vakfına da bayılırlardı. Hem baban, hem Nedim Hoca. Ohh, az bile onlara. Dur bakalım. Teyzen fellah köftesini pek sever, dayanamaz. Yine inatlaşır gelmem derse babam da yok artık, sizlere ömür dersin. Yorgan gitti, kavga da bitsin. Şöyle toplansak bir masa etrafında, eski günlerdeki gibi…”

Sema donup kalıyor. Hızla yatak odasına doğru koşarken sesi uzaklaşıyor  “Anne ne yaptın seeen !”

Suat sakince çayını yudumlamaya devam ediyor. O çok sevdiği şarkıyı bu kez kendisi mırıldanmaya başlıyor .”Bir demet yasemeeen” Sesi giderek yükseliyor. Şarkısı,  radyodaki anonsu bastırıyor.  “Tromso Türk Radyosunun sevgili dinleyicileri. Müzik yayınımıza önemli bir duyuru ile kısa bir ara veriyoruz. Bugün hava sıcaklığı  -2 derece. Bu yıl hava sıcaklığının ortalamaların daha altında seyredeceği kutup gecesi mevsimi için Norveç hükümeti az önce bir dizi önlem daha duyurdu. Bölgesel önlem listesine Tromso Türk Radyosu’nun web sitesinden de ulaşabilirsiniz.”

Özlem Demirok
Özlem Demirok
İstanbul doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve lise eğitimimi Burdur'da üniversite eğitimimi Ankara'da tamamladım. Doğayı, yolda olmayı, anlama dönüşmüş fotoğraflar ile sözcükleri seviyorum.

Diğer Yazılar

Benzer Yazılar