17 Şubat Salı, 2026

Menekşe Toprak’ın yeni romanı ilgi ile karşılandı

Share

Menekşe Toprak’ın çocukluğun savunmasız alanlarını sorguladığı yeni kitabı Peri, Ocak ayının başında okuyucu ile buluştu. Doğan Kitap etiketiyle çıkan kitap hakkında detayları ve kitaptan tadımlık bir bölümü okuyabilirsiniz.

Kitap hakkında

Gölün kıyısına vuran bir ceset. Kumun üzerinde unutulmuş bir bıçak. Kaan, uzun zamandır görmediği babasını son yolculuğuna uğurlamaya hazırlanırken, bu yasın içinde dile gelmeyen bir şeyler dolaşıyor. Bir öfke. Bir sızı. Bir utanç. Peri’nin çalınmış çocukluğundan geriye kalan utanç. Bu cenaze, yalnızca bir vedaya değil; geçmişin sessizlikle örtülmüş anlarına da çağırıyor onları. Peri de Kaan da, yıllar boyunca söylenmiş yalanları, anlamla yüklenmiş suskunlukları, bilerek kaçırılmış bakışları ve hiç sorulmamış soruları bir bir hatırlıyor. Herkesin bildiği ama kimsenin adını koymadığı aile sırlarını. Çocukluk geri alınabilir mi? Hatırlamak bir yarayı iyileştirir mi, yoksa onu daha görünür mü kılar? Kumlara saplı bir bıçak, geçmişin izlerini kesip atmaya yeter mi? Bu roman, bireysel bir yasın içinden geçerek, çocukluğun korunmamış alanlarını, sınıfsal ve cinsel sömürünün iç içe geçtiği o karanlık eşiği yokluyor. Menekşe Toprak, Peri’de zor bir meseleyi yüksek sesle değil, derinlikli ve edebi bir sezgiyle ele alıyor; okuru, suskunluğun en çok konuştuğu yere davet ediyor.

Yazar hakkında

Menekşe Toprak, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakül¬tesi’ni bitirdi. Berlin ve İstanbul’da yaşayıp yazıyor. Edebiyata öykü yazarak başlayan yazarın eserleri Almanca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca ve Sırpçaya çevrildi. Ağıtın Sonu adlı romanı 2015 yılında Duygu Asena Roman Ödülü’ne, Arı Fısıltıları romanı ise 2019-Ankara Üniversitesi Roman Ödülü’ne değer görüldü. Yazar son olarak Dejavu adlı roman projesiyle Berlin Kültür Senatörlüğü’nün 2021 edebiyat bursunu kazandı. Eserleri: Valizdeki Mektup (öykü) Hangi Dildedir Aşk (öykü), Temmuz Çocukları (roman), Ağıtın Sonu (roman) Arı Fısıltıları (roman), Dejavu (roman).

Tadımlık

Gözümün önüne cansız bir beden gelip duruyor; soğumuş, suda kala kala şişmiş. Unuttuğumu sandığım o bıçak ise her an zihnimde yeniden canlanıp jilet keskinliğiyle parıldıyor; onu bazen kumların arasına saklanmış bazen de suyun dibindeki yosunlara saplanmış olarak görüyorum. Belki de, diyorum kendi kendime, suda yer değiştiriyordur sürekli, hatta gölün denize kavuştuğu noktaya kadar gelip sonunda bu kıyıya vurmuştur. Bıçağın, tam karşımızdaki karanlık yüzeyinde şehir ışıklarının kırıldığı denizden kıyıya vurduğunu, kafede çalışanlardan birinin eline geçtiğini ve tekrar mutfaktaki eski yerine yerleştiğini hayal ederken yakalıyorum kendimi, ürperiyorum. Nemli bir el koluma dokunuyor bu sırada, kalbimin atışlarını adeta nefesimdehissediyorum.

“Neyin var senin?”

Seda’nın soru işaretleriyle dolu yüzü o kadar yakınımda ki istemsizce başımı geriye doğru itiyor, çıplak kolumu terli parmaklarından kurtarıyorum. “Yok bir şey” diyorum.

“İş çıkışı gidiyoruz, değil mi?” diye devam ediyor Seda; bunu söylerken kollarını göğsünün üzerinde kavuşturarak dikiliyor önümde. Onun terasın çiğ ışığı altındaki bakışlarını seçiyorum. Hem hesap soran hem de bana inanmayı isteyen bu ifadeyi öyle iyi tanıyorum ki. Gönülsüzlüğümü, dalgınlığımı biliyor Seda. Aslında birbirimizle karşılaştığımız günden beri de biliyor olmalı. Ne istiyor ki benden, diye bir kez daha kendi kendime sormadan edemiyorum yine de. Benim beceremediğim bir arkadaşlıktan nasıl bir umarı olabilir?

“Tabii ki gidiyoruz” demekle yetiniyor, hızla hareketleniyorum. Seda geri çekiliyor.

İçeriye döndüğümde gün boyu bakışlarını üzerimde hissettiğim şefin biraz önce bana seslendiğini hatırlıyor, ivedilikle işe koyuluyorum. Bedenim komutları ezbere bilen, kendini taklit eden bir robot sanki: Bir masanın üzerinde unutulmuş toz bezini alıp sandalyeleri ertesi güne hazır hale gelecek şekilde düzelttikten sonra bezi temizlik kovasının üzerine bırakıyorum. Adamın şüpheci bakışları hâlâ üzerimde, biliyorum. Başka bir çift göz daha var beni takip eden. Şefin kızdığı anlarda “Atanamayan” diye seslendiği Barış beklentiyle arkamdan bakıyor. Bu dünyaya ilgisizliğin arttıkça, onun içinde hareket eden en az bir kişi seni kendi çeperine çekmek ister gibi bir düşünceyi belki çok sonra somutlaştıracağım zihnimde ama o anda, fakültedeki son sınavlara girip çıktıktan sonra çalışmak için kendimi attığım bu koyda, bu kafede, hele ki aklımda gölden dışarıya atılmış bir cansız gövdenin hayali dururken ne uzun uzun tespitlerde bulunacak ne de beni kendi dünyalarına çağıran insanlara aldıracak bir ruh halindeyim. Vücut ne yapması gerekiyorsa onu yapıyor, dünyayı idare ediyor sadece. Koşuşturmalar, eğilmeler, bükülmeler, durmalar… Çekmeler, tıkırtılar, çınlamalar… Bir uğultunun içindeki hareketin ve sesin peşine takılmış, dönüp duruyorum.

Sonunda kasada gün sonu hesabı yapılıyor, adisyonlardaki rakamlar toplanıyor. Bahşişler beşe bölünüyor; kâğıt paralara şıkırtılı demirlikler eklenip servisteki diğer çalışanlarla birlikte bana da uzatılıyor. Avucuma ne konduğuna bakmıyorum bile.

Yine de şef garsonun Seda’ya gözüyle beni işaret ederek “Ne oluyor buna?” der gibi bir harekette bulunduğunu fark ediyorum ki aynı soruyu Barış’ın bakışlarında da görmem zor değil. Bakmıyorum ama böyle olduğunu biliyorum. Bir köşesini giyinme odası gibi kullandığımız depo odasına geçip avucumdaki paraları sırt çantasının cebine sıkıştırıyorum.

Seda peçete ve kâğıt havlu rulolarıyla yüklü rafların önünde üzerini değiştiriyor, sabah pansiyondan çıkarken beraberinde getirdiği siyah elbiseyi giyiyor. Ayaklarına ince topuklu, önleri açık, şık ayakkabıları geçiriyor. Uçlarını kuaförde sararttığı kül rengi saçlarını tokalarından kurtardığında, saçlar ipeksi açılıp iki yandan omzuna dökülüyor, geniş yanaklarını gölgeliyor; yüzü böylece biraz daha inceliyor. Garson kızdan, ince, şuh bir kadına dönüşürken tavırları da bedenine ayak uyduruyor. Raflardan birine kendi ellerimizle astığımız küçük aynada dudaklarını parlatırken bir kaşını alaycılıkla yukarı kaldırarak beni nasıl göz hapsinde tuttuğunu görüyorum. Umursamıyorum ama biliyorum ki benim hiçbir hazırlık yapmamama kızıyor. Sırt çantamı omzuma attığımda “Sen böyle mi geleceksin?” diyerek aynaya sırtını dönüyor. Aynı soruyu sabah pansiyondan çıkarken de sormuştu. Bunu kendisi de hatırlamış olmalı ki duraksıyor, bir yabancının gözüyle bakar gibi üzerimdeki eteği, omuzlarımı açıkta bırakan atlet tişörtü inceliyor, “Neyse, aslında böyle de hoşsun” diyor. “Belki biraz makyaj…” Dışarı çıkmaya davrandığımı anladığında üstelemiyor ama uyurgezerliğime anlam vermeye çalıştığını çok iyi biliyorum. Aslında sen hep böyleydin, der gibi bir hali de yok değil hani. Aramızdaki sessizliği bozmuyor yine de.

Sokağa adım attığımızda, terli bir hamamın içine atılmış gibi afallıyoruz. Akşamın sıcağıyla öyle beklenmedik şekilde sarıp sarmalanıyoruz ki şaşkınlıkla birbirimize bakarken bir an için sokağın ortasında kalakalıyoruz. Tıpkı havayı yoklayan köpekler gibiyiz, diye düşünmeden edemiyorum. Değişime alışmak için biz de gövdelerimizle havayı kokluyor, onun içinde yerimizi arıyoruz.

“Bu havalandırmalar insanı aldatıyor gerçekten” diyor Seda yeniden hareketlenirken. Başımı sallamakla yetiniyorum sadece. Koltukaltımda kabaran terin kokusunu aldığımda, Seda’nın ya da önümden geçip giden insanların da bu kokuyu alıp almadıklarını merak ediyorum ister istemez. Ama bir adım önümde yürüyen Seda kendiyle meşgul, aylakça gezinen insanların arasından süzülüyor hızlıca. Ayaklarındaki ince topuklarla nasıl böyle rahat yürüyebildiğini düşünüyor, sağ ayak bileğindeki halhalın adım attıkça incecik parıltılarla renk değiştirmesini izliyorum. Barlardan yankılanan müzik sesleri karışıyor Seda’nın topuk seslerine; cadde bizim gibi işten çıkanlardan ya da gece eğlencesine hazırlanan turistlerden geçilmiyor. Kalabalığın arasına gizlice sızmış gibi gezinen kaçak göçmenleri ise kederli ve tedirgin ifadelerinden tanıyorum en çok.

Adımlarını biraz daha hızlandıran Seda, yanı başındaki yokluğumu fark edip dönüp arkaya bakıyor. Çok heyecanlı ve benim de heyecanlanmamı bekliyor, bu yüzden yavaşlığıma anlam veremiyor. Numarasını telefonuna Aşkım olarak kaydettiği adamla sevdiği bir şarkıcının bar konserinde eğlenmeye hazırlamış ve benim de bu eğlenceye katılabileceğime inanmak istiyor. Buna inanmayı öyle çok istiyorum ki ben de. Onu bazen Hande’ye benzettiğimi, aslında benzetmekten çok Hande’nin yerine koyduğumu düşünüyorum. Belki Seda da biliyor bunu, çünkü bir keresinde kendisine Hande diyerek seslenmiştim. Sormuştu da “Hande kim?” diye. “Eski bir arkadaş.”

Evet, gerçekten de eski. Hande’yle arkadaşlığımız öyle uzak bir zamana aitmiş gibi görünüyor ki gözüme; hatırladığım: Birbirine tutunan iki çocuk daha çok. Kendilerini yetişkin sanan iki ergen. Bir yerlerde karşılaşsak, tanır mıyız birbirimizi, tanımak ister miyiz, emin bile değilim.

Seda anacaddede bir otomobilin önünde dikilen iki adama gülümseyip el salladığında, sadece koltukaltımda keskinleşen kokuyu daha yoğun bir şekilde almakla kalmıyor, vücudumdaki tanıdık ağrıyı da hissediyorum. Aynı anda adamların bizi farkettiklerinde nasıl hareketlendiklerini, yüzlerine yerleşen sırıtışı görüyorum. Kolundan tutup durdurmak istiyorum Seda’yı. Gitme, gitme! Gözüm tutmadı bu adamları. Söylemiyorum ama “Bugün hiç günümde değilim” diyebiliyorum. “Ben eve gitsem, kızmazsın değil mi?”“Ama olur mu? Ne münasebet. Arkadaşını senin için getirdi. Beğenmedin mi? Yaşı biraz büyük ama çok hoş, baksana.” Bakmak istemiyorum ama bakıyorum. Saçları üç numara tıraşlı iki adamın nasıl da birbirlerine benzediğini, benimle tanıştırılacak olanın top sakalını, simetrik, düzgün yüzünü seçiyorum. “Yok ya. Hiç ilgisi yok… Hoş birine benziyor. Ama keyifsizim gerçekten. Sanırım regl olacağım.”

“Peki, sen bilirsin. Git o zaman, o salak dizilerini izle!” Darılıyor bana Seda, haklı olarak darılıyor ve kolunun üzerindeki elimi sıyırıyor, yüzüme bile bakmadan seri hareketlerle adamlara doğru yürüyor.

Geri dönüyorum. İşte şimdi kendimle baş başayım. İnsanların arasına katılıp her şeyi unutmaya çalışmak en doğrusu olacaktır belki de. Dönsem, onlara yetişsem, biliyorum ki sevinecektir Seda. Ama hayır, ben kendimi tanıyorum. Artık iyi tanıyorum. O kadının bilmem ne fenomen adıyla çektiği ilk videosunu gördüğümden ve mutfaktaki bıçağı elime aldığımdan beri onunla bağlantılı her an, her olay, her yüz ani bir ışık patlaması gibi zihnimde canlanıyor ve ben bunları düzene sokmaya çalışırken yakalıyorum kendimi. Kadının bugünkü videosunu izlediğimden bu yana başka bir şey düşünemiyorum. Yıllardır aramadığım çocukluk arkadaşım Hande bile capcanlı duruyor gözümün önünde şimdi.

Ama Hande’yi en son gördüğüm on iki yaşındaki haliyle biliyorum. Güneşte sararmış saçları, hafif çekik gözleri, sol yanağındaki o hiç sevmediği, ayna önünde silip yok etmeye çalıştığı küçük, siyah beniyle ve ergen gövdesiyle hatırlıyorum onu. Okulların tatile girmesiyle birlikte haftada en az üç gün, bazen sabahtan, bazen de öğleden sonra ilçenin dışındaki zeytin alanından nasıl yola koyulduğumuzu, soluğu gölün kordonunda aldığımızı, kumsala kadar yürüdüğümüzü hatırlıyorum sonra. Hayır, buna hatırlamak denmez, kaç gündür ben geçmişin kızgın kazanının içine düşmüş debelenirken tekrar tekrar yaşıyorum o günleri. Yaşlıların, hastaların ve turistlerin şifa aradığı karşı koydaki kaplıcalar gibi kokan gölü görüyorum. Annem buna “çürük yumurta kokusu” demişti bir keresinde, Hande “osuruk” deyip kıkırdamıştı. Bense çok geçmeden bunun kükürt kokusu olduğunu A’dan öğrenecektim. Evet, A. Ben ona Abi, Amca, Bey diyemediğim için A diyorum kısaca. Kısaltmalar en başta Hande’yle ortak şifrelemelerimizdi bizim. İlkokul sıralarında başlattığımız, o günlerde plajda da sürdürdüğümüz dostluğumuzun nişanesi.

Aslında gölde bir plajın varlığı, ilçedeki herkes gibi annem için de dışarlıkların icadı. Böyle bir suya girmek, o suda yüzebilmek ancak ve ancak gözü kara oğlanların ve yabancıların harcı. Kasabalılar yılanlardan söz ediyor, suyun ağırlığından korkuyorlar; uzaklara açılanları gölün dibine çektiğine inanıyor, o suya girip de bir daha geri dönmeyenleri tanıyorlar.

Ama biz, o yaz ayağımızı yerden kesen derinliklere gitmeye cesaret edemesek de annelerimizin korkularını reddetmiş, hayatı korkusuzca yaşamaya heves etmiş yeniyetmeleriz. Havlanmış banyo havlularını kuma seriyor, tıpkı plaj tatilcileri gibi, daha çok da onları taklit ederek ama onlar gibi mayo giyemediğimiz için de üzerimizdeki şort ve tişörtlerimizle suya girip çıkıyor, kendimizi havluların üzerine atıyoruz.

Deniz kıyılarında en az bir ay önce sıcaklar bastırmış ve dünya şimdi yirmi üç yaşında çalışmaya geldiğim bu koydaki gibi turistlerin etrafında dönmeye başlamışken, gölün plaj işletmesi henüz açılmamış. Böylece kocaman bir direğin üzerindeki cankurtaran kulesine bizi uyarabilecek bir görevli de oturmamış. Ama yine de üzerimizdeki bakışları biliyoruz. Hem dünyanın merkezinde hem de her an bir yasağın hedefindeyiz ne de olsa. Güneşlenirken kitap okuyan ufak tefek esmer bir kadın; yüz bulabildiği herkesle arkadaş olmaya çalışan, etleri pörsümüş yaşlı bir adam; yaz kış ilçede yaşadıklarını bildiğimiz İngilizler ve bazen bir gazetenin, bazen de cep telefonun arkasındaki bakışlarıyla karşılaştığımız, orta yaşlı mı genç mi olduğuna karar veremediğimiz bir adam. İşte o adam A. Tanıyor gibiyim onu bir yerlerden. Bir dizi oyuncusuna benzetiyorum onu ama hangisi olduğunu çıkaramıyorum. Hoş, plajdaki diğer insanlara da gözüm aşina. Kafamda iki gruba ayırdığım İngilizlere mesela. Sabahları dört beş kişilik yaşlıca olan grupla, öğleden sonra daha genç olanlarla karşılaşıyoruz. Gölün gerçek sahibi onlar. Gölün iyiliğini isteyen onlar çünkü. Sabahçı İngilizler plajın etrafındaki ve sudaki çöpleri topluyorlar. Plastik şişeleri, uçuşan peçeteleri, gölden mi geldiği yoksa bu plajdan mı suya atıldığı belli olmayan içecek kutularını ellerindeki koca çöp torbalarına atıyorlar. Sanki ancak bu temizlikten sonra rahat nefes alıyor, ancak bundan sonra suya girebiliyorlar.

İngilizlerin işe koyuldukları böyle bir an daha var ki, on yıl önce değil de bugünmüş gibi bütün detaylarıyla aklımda: İki kadın koskocaman bir kırık plastik kapıyı gölden çıkarıyorlar. Onu kumların üzerine sürüklerlerken söyleniyorlar. Öfkeliler. Derken kapının üzerine yığdıkları içi çöp dolu torbaların yanına çöküveriyorlar, kolları kanatları kırılmış gibi. Üzüntülerinin sebebinin sudaki kirlilik olduğunu tahmin etsek de emin olamıyoruz. Bir şeyin farkındayız ama: Onların bu temizliği güven veriyor bize. Tıpkı, annelerimizin çalıştıkları otellerden erkenden eve gelmeleri, evi temizleyip toparlamaları ve mevsim kışsa sobayı yakıp üzerinde kızarttıkları ekmeğin kokusunu etrafa yaymaları gibi bir şey bu.

On üç yaşına basmak üzereyim; o kadınların gölü ve dünyayı bizim için temizlediklerine inanıyorum. Çünkü her şeyin ve herkesin merkezinde biz varız. Öyle hissediyoruz. Sanıyoruz ki herkes bizi izliyor ve sanıyoruz ki bizi izleyen herkes ya nefretle ya da bir çeşit hayranlıkla yapıyor bunu: Kitap okuyan ufak tefek esmer kadın, sadece birkaç saatliğine bisikletleriyle gelip suya giren genç bir çift, başlarda dede değimiz ama sürekli yanımızda bittiği için sinirlendiğimiz, moruk dememek için M adını taktığımız yaşlı adam da bu merkezde. En çok da dizilerdeki bir oyuncuya benzettiğimi sandığım o adam. A. Hande bir ara, onu okulda gördüğünden söz ediyor. Ben böyle bir şeyi hatırlamıyor, onu okulumuzla, öğretmenlerimizle ya da ilçenin kavruk yüzlü çocuklarıyla yan yana getirmekte zorlanıyorum. Bilmediğimiz ama öykünebileceğimiz bir dünyaya ait o. Boynunda bazen kocaman bir fotoğraf makinesi taşıyor. Karşıdaki sıra dağlara, bazen de etrafta oynayan çocuklara doğru tutuyor makineyi. Bir keresinde yedi sekiz yaşlarında bir oğlanla kızın sudan yeni çıkmış en tatlı halleriyle “Amca, bizim de fotoğrafımızı çeksene!” dediklerini, adamın makineyi uzun uzun onlara doğru tuttuğunu, çok geçmeden kitap okuyan ufak tefek kadının, adama neden bir fotoğraf makinesiyle dolaştığını sorduğunu, adamın “Hobi fotoğrafçısıyım, göldeki değişimin fotoğrafa nasıl yansıdığını merak ediyorum” dediğini duyuyoruz. Hande, “Bence kadın adama asılıyor” diyor. Ben de öyle sanıyorum. Ama yine de emin değiliz. Kadının bakışlarında ve sesinde başka bir şey vardı, diye konuşuyoruz sonra. Şüphe gibi bir şey.

Dinozor Haber
Dinozor Haber
Dinozor'un haber editörüdür.

Diğer Yazılar

Benzer Yazılar