Ferda İzbudak Akıncı, çok satan romanı Bergamalı Simo‘nun devamı niteliğindeki son romanı Yarın Belki‘de, bu kez nükleer santrallerin gölgesinde yükselen bir başka sarsıcı hikâyeyi anlatıyor. Kitap, Delidolu Yayınları etiketiyle raflarda.
Kitap hakkında
Toprağı ekip biçenlerle onu zehirleyenlerin, geceden sabaha ormanları yok edenlerin kirli oyunlarını açığa çıkaran bu girift kitap, yakın geçmişimizde yaşanmış ve halihazırda yaşanmakta olan bazı çok önemli olayları unutturmuyor.
Gerçekle kurguyu çoksesli bir anlatım ve mükemmel bir dengeyle harmanlayan yazar, doğayla kurduğu kadim bağı savunmaya çalışan bir kasaba halkının amansız savaşını ve kahramanlığını sayfalarına taşıyor.
‘Yarın yeni bir gün,’ dedi içinden. ‘Yarın belki vazgeçerler ağaçları kesmekten. Yarın belki her şey yoluna girer. Yarın belki…’
Bergama’daki altın madeni mücadelesinin ardından şimdilerde Akbelen Ormanı, direnişin kalbine dönüşmüştür. Simo’nun Bergama’da başlayan hikâyesi, Akbelen’de yeniden filizlenir; madenlerin açtığı yaralar inceden inceye ağaçların köklerine, insan hafızasının en derin katmanlarına işlemektedir. Kasabalılar doğayı, toprağı ve kendi varlık nedenlerini savunmak için tek yürek olurken, yaşanan trajedi bireysel cesaretle kolektif direnişin iç içe geçtiği bir anlatıya dönüşür.
Ferda İzbudak Akıncı, Bergama ve Akbelen yörelerinde verilen etkileyici mücadeleyi kaleminin ucuna taktığı Yarın Belki ile, ”boyunduruk altındaki” hayatlarımızın bir gün aniden nasıl değişebileceğini gözler önüne seriyor.

Kitaptan tadımlık
Sen Bana Baktıkça…
Güneşin, çarşının daracık sokak aralarına bile sızdığı yakıcı bir gündü. Simo, Çizmeciler Arastası’ndaki küçük terlikçi dükkânında, kapının yanına koyduğu sandalyede oturmuş, elindeki açık kitaba boş boş bakıyordu. Canı komşularla gevezelik etmek ya da tavlada zar atmak da istemiyordu. Akşam televizyonda izlediği haberler yüzünden huzuru kaçmış, kafasına üşüşen bin türlü düşünceyi gece boyunca savuşturmaya çalışmıştı.
Sabaha karşı daldığı kısacık, derinliksiz uykudan da bir köpek havlamasıyla uyanıvermişti. Eve yayılmış demlenmiş çay ve taze ekmek kokusunu içine çekerek yataktan çıktığında, “Hayrola Simo?” diye sormuştu Yadigâr. “Rüyanda biri sana, bugün dükkâna müşteri yağacak filan mı dedi? Çok erkencisin.”
Çarşıya herkesten önce gelip açtığı terlikçi dükkânında, şimdi canı hiçbir iş yapmak istemiyor, düşünceleri sürekli Bergama’daki siyanürlü altın madeni direnişine kayıyor, her şey dün yaşanmış gibi usundan taptaze akıyordu. Hep böyleydi. Ne zaman bir açmazla karşılaşsa, o yıllar çıkıyordu karşısına. Gerçek anlamda mücadeleyle tanıştığı zamanlar…
Olaylar başladığında Simo çoktan evini terk etmiş, Yunan tanrılarının yorgun ülkesi Akropol’e sığınmıştı. Dünya nimetlerinin tümünden vazgeçen biriydi o artık. Aynı zamanda dertlerine, hırslarına gömülmüş insanlığa o yüksek tepeden alabildiğine kaygısızca bakıyordu. Hiçbir şey umurunda değildi. Yontulmuş taşlardan birinin
altına sıkıştırdığı incecik, kirli yorganından başka eşyası yoktu. Ovaya indiğinde ona da ihtiyacı olmuyordu. Terk edilmiş bir dam, bir ağaç kovuğu geceyi geçirmesi, yağmurdan, dondurucu soğuktan korunması için yetiyordu. Çöplerdeki yiyecekler de zaten zayıflardan zayıf bedenine çok bile geliyordu. Öylece yaşamaya razıydı. Bunu becermişti de. Ta ki altın madeni ayaklanmaları ortalığı sarsana kadar…
Geceleri Bergama sokaklarında alevden toplar gibi dolaşan meşalelerin ateşi, dimdik tiyatronun taş basamaklarında oturup aşağıları seyreden Simo’nun hanidir durgun akan kanını da tutuşturmaya başlamıştı. İnsanlara ve onların heveslerine karşı sonsuz kayıtsızlığa düşen yüreğinin buzları yavaş yavaş eriyordu. Ne oluyordu Simo’nun binlerce yıllık o güzeller güzeli Bergama’sına?
Sokaklarda dolaşıp çöplerden yiyecek ararken duyduğu ‘Altın! Altın!’ sözleri, ona Bergama’nın eski hazinelerini hatırlatıyordu. Çocukluk arkadaşı Nebi’nin kendisini kasap dükkânından içeri çekip zorla karnını doyurduğu zamanlar, yoksa insana dair her şeyi henüz aklından çıkaramamış mıydı Simo? Bu kaynaşma neyin nesiydi? Bergamalıların meydanlarda, sokaklarda öbek öbek toplanması, caddelerden görülmemiş kalabalıkların akması ne anlama geliyordu? Kötü şeyler mi oluyordu Bergama’da?
Sonunda kendince bazı çıkarımlarda bulundu. Çalacaklardı demek… Komutan Lisimahos’un hazinelerini çalacaklardı. Üstelik bunu yapacaklarsa, bu işte mutlaka karısının, Yadigâr’ın parmağı vardır diye düşünmeye başlamıştı. Ah Yadigâr! Yalnızca Ne Yerde Ne Gökte Mahallesi’nin değil, belki de tüm Bergama’nın en yırtıcı kraliçesi… Simo’nun kalbinin kraliçesi olmak yetmemişti ona. Altın istiyordu demek, altın!
Oysa Simo, Çizmeciler Arastası’nda babadan kalma küçük bir terlikçi dükkânını işletiyordu ve yeryüzü tanrılarının hiçbiri doğrusu ondan yana değildi. Dükkân küçük, ev küçük ama… –hele de öfkelendiğinde– Yadigâr’ın iyice açılan gözleri kocamandı. Kermes zamanı, Asklepion’daki tiyatroda ellerini tuttuğu, bırakmamak üzere tuttuğu zamanlardaki Yadigâr değildi o artık. Çamköy’ün en güzel kızını sevmişti Simo. Ne var ki Yadigâr için ‘en güzel olmak’ ikinci istenecek şeydi. O önce altın istiyordu. Para istiyordu. Peh! Simo’da hiçbir zaman olmayan şeyler…
Simo’nun hayali Yadigâr ise, rüyası Bergama’ydı. Mutlu bir adamdı önceleri o. Yadigâr’ın elini tutmaya yüreklenmiş, onu Çamköy’den Bergama’ya gelin getirmiş, oğlu Murat’ın doğumuyla da başı göğe ermişti. Ancak o aynı zamanda, yüz bini aşkın nüfusa sahip bu ilçeye; yemyeşil ovası, görkemli fıstık çamları, yamaçlarında parıldayan beyaz sütunları, tiyatroları, tepedeki kral saraylarının kalıntıları, müzedeki şaheserleri, Serapis Tapınağı’nın kuleleri ve… eşsiz tarihiyle Bergama’ya da âşıktı.
Ona boşuna Bergamalı Simo demiyorlardı.
Bergama’yı karış karış bilir, yine de her şeyi merak ederdi. Daha da önemlisi Bergama tarihini âdeta ezberlemişti. Ezberledikleri kafasında olduğu yerde kalmaz; akar, coşar, gider, yaşayan Bakırçay’a karışırdı. Değişirdi. Simo kendisini, dünyanın ve yaşadığı zamanların kölesi gibi hissettiğinde, o ilk köle isyancısı Aristonikos onu omuzlarından tutup sarsmış, sonra da Kalarga’ya doğru
fırlatıvermişti. Ne yapacağını şaşırmış zavallı Simo, bahçe sularken
hortumu elinden bırakıp evden çıkmış, bir daha da dönmemişti.
Ta ki altıncılar gelip de Bergama’nın yeraltı hazinelerine çökmeye
ant içene kadar…

