Guido Morselli’nin İnsanlığın Sonu yeniden raflarda

Share

Guido Morselli’nin ünlü eseri İnsanlığın Sonu Can Yayınları tarafından Can Modern serisi kapsamında tekrar basıldı ve raflardaki yerini aldı.

Tanıtım Bülteninden

Gidecektim, iz bırakmayacaktım. Benim için en önemli nokta buydu. Birileri araştıracak olursa, benim temelli kaybolduğum sonucuna varmalıydı. Daha da iyisi, gizemli bir şekilde imha olmalı, yok olmalıydım.

Dünyanın bir anda sessizliğe gömüldüğü bir sabah… Alpler’deki ıssız evine çekilen anlatıcı, intihar etmeyi planladığı geceyi atlatıp geri döndüğünde dünya üzerindeki tüm insanların ortadan kaybolduğunu fark eder. Kasabalar, yollar, oteller, sınırlar – hepsi yerli yerindedir, yalnızca insan yoktur. Son insan, hem insanlığın yokluğunun bıraktığı boşlukla hem de kendi varoluşunun ağırlığıyla yüzleşmek zorundadır.

Guido Morselli’nin kendi hayatına son vermeden hemen önce tamamladığı bu eşsiz roman, modern insanın yalnızlık, varoluş, anlam ve özgürlük karşısındaki kırılganlığını sorgulayan sarsıcı bir kıyamet tablosu.

“Varoluşun ağırlığı ve yalnızlığın dehşeti üzerine çarpıcı, derinlikli bir meditasyon.”

Publishers Weekly

Guido Morselli kimdir?

GUIDO MORSELLI, 1912’de Bologna’da doğdu. Annesini 12 yaşındayken İspanyol gribinden kaybetti. Bir ilaç şirketinde yönetici olarak çalışan babasını memnun etmek için Università degli Studi di Milano’da hukuk okudu ama avukatlık yapmak yerine uzun bir yolculuğa çıktı. İkinci Dünya Savaşı’nda İtalyan ordusuna katıldı ve Calabria’da kaldığı üç yıl içinde yayımlanan ilk kitabı Proust o del sentimento’yu (Proust ya da Duygu Üzerine, 1943) yazdı. Hayattayken yayımlanan ikinci ve son kitabı Realismo e fantasia (Gerçekçilik ve Buluş, 1947) oldu. 1958’de şehirden ayrılarak İtalya’nın Lombardia bölgesindeki Sasso di Gavirate adlı ıssız yere çekildi; kendi yaptığı evinde 25 yıl yaşadı. Roman ve denemeleri yayıncılar tarafından defalarca reddedildi. Yaşadığı hayal kırıklığı nedeniyle 1973’te, 61 yaşında intihar etti. Eserleri ölümünün ardından popülerleşti. İntiharından kısa bir süre önce yazdığı, insansız bir dünyayı tasvir eden İnsanlığın Sonu otobiyografik öğeler taşır. Felsefe, tarih, din, politika gibi konularda yazan Morselli’nin eserlerindeki ortak tema yalnızlıktır.

Kitaptan tadımlık

Bana eşlik eden işitsel-görsel kalıntılar, doğrudan “onlar”dan geriye kalan yegâne şeyler. İkisi tamamıyla sözel (radyo haberlerinden sanırım): Olympic Havayolları uçağını kaçırma girişimi başarısız olmuş ama uçakta bir kıza tecavüz edilmiş; diğeri İngilizce, pek güven vermeyen Voice of Europe’tan olabilir: A favorite Polish joke goes, we feign to work, the State feigns to pay us. İki de görsel var: arka planında bir kraliyet tacı ve kırmızı harflerle Seagram’s Canadian Whisky yazan bir şişe ve dürbünümün merceğinden gördüğüm Bellevue Oteli’nin arkasındaki küçük, beyaz, kare tenis kortu. İstemsiz hafızada başka bir şey yok, bu anılar da ısrarcı ve muğlak bir şekilde gelip gidiyorlar.

Tutarsız kalıntılar bunlar, hatta birer enkaz. O gecenin üzerinden yarım ay geçti ama yarım yüzyıl geçti de diyebilirim. Başlangıçta uzun bir panik dönemi oldu. Sonra bir inanmama hali ama o da hemen kaybolup yerini yine korkuya bıraktı. Şimdi adaptasyon dönemindeyim. Teslimiyet mi bu? Yok, dosdoğru kabullenme diyebilirim. Aralarda kibirli bir eğlence hali, müthiş bir rahatlama oluyor.

Gazeteden çıkıyorum. Gençken burada çalışmıştım, buraya döndüm, durumu teyit etmek için her yeri baştan başa gezdim. Teyit ettim de: Linotip makinelerinin o
inanılmaz hareketi, nasıl oluyorsa, o iskelet gibi kollarını kaldırıp indirmeye devam edişleri gözlerimin önünde hâlâ. “Onlar” kaybolduklarında (sabahın ikisinde) iş o aşamadaymış, matbaada linotipçiler baskıyı hazırlıyormuş, gazete henüz baskıya gitmemiş; editör ekibi haberleri son olarak gözden geçiriyormuş. Haber ajansının son dakika haberleri telemlerde yarım kalmış (onları okumadım bile, nasıl olsa yarım kalmışlar; teleksin öteki ucunda mesajlar son bulmuş, yoksa burada her şey çalışır durumdaydı). Kırmızı ışıkları yanan IBM ayrıcalıklı bölmesinde duruyor. Zaten gazetenin bütün odalarında ışıklar açık; editör sekreterliğinin, yani Bayan Manàss’ın odasındaki masanın üzerinde küçük bir vantilatör vızıldamaya
devam ediyor. Kadın o anda yazı yazıyormuş, kalem elinden düşmüş gibi kâğıdın üzerinde verev duruyor. Ama koltuk devrilmemiş. Masadan uzaklaşmamış bile. Peki Bayan Manàss oradan çıkmayı nasıl başarmış?

Tam anlamıyla seküler olan gazetemin merkez ofisi Luther’ci piskoposluğun karşısında (karşısındaydı). Benim zamanımda piskopos olan Doktor Burg ufak tefek bir adamdı, onu simaen tanırdım ama karşılaştığımızda ilk selamı o verirdi. Avusturya barok tarzında küçük bir bina olan piskoposluk şimdi boş. Binanın köşesindeki küçük nişte bir buton var, üzerinde de gotik harflerle “Acil
durumlarda herhangi bir saatte arayabilirsiniz” yazıyor. Butona basıyorum, görünmez bir zil tiz bir sesle bunaltıcı havayı yırtıyor. Yeniden çalıyorum. Piskopos ya cemaatini ziyaret ediyordur ya da tatile çıkmıştır veya o da yardımcıları ve müminleriyle birlikte diğerleri gibi, diğer herkes gibi kaçıp gitti. Kurulu düzenin muhafızları gibi. Daha ileride, tiyatronun sırasındaki karakolu görüyorum. İçeri giriyorum; nöbetçi odasından telefon santraline kadar, iki katlı binanın her tarafını dolaşıyorum. Kimse yok. Gümrük binasının orada, köşede, yerde ters duran açık
bir kadın şemsiyesi ve bir kadın çantası var. Küçük bir evin önündeki kaldırımda bir taksi duruyor. Çantayı yerden alıyorum, içinde bir çek defteri ve eski, orijinal bir
cepsaati var; saat ikide durmuş, üzerinde “Meggy Weiss Lo Surdo’ya, Mutlu vakitler” yazıyor. Tatlı Meggy akşamı arkadaşlarıyla (veya erkek arkadaşıyla) geçirdikten sonra geç saatte eve dönüyor; tam bahçe kapısından geçmek
üzereyken birdenbire öyle bir olay oluyor ki tüm dünyalığını çantasıyla birlikte bırakarak kaçıp gidiyor.

Taksinin mütevazı şoförü de aynı acil, mücbir, buyurgan ama tarafsız çağrıyı duymuş. O da en değerli eşyasını, arabasını bırakarak bu çağrıya itaat etmiş. Khrysopolis’i sevmiyorum, daha doğrusu ona tahammül bile edemiyorum. Onda karşıtımı, reddettiğim her şeyin muzaffer bir edayla onaylandığını gördüm,
onu dünyadan nefretimin özü haline getirdim, o bir tür negatif caput-mundi. Benim “fuga saeculi”m , tam olarak bu “yüzyıl”dan kaçış. Ama gözümün önündeki durum bana inanılmaz ve kasvetli geliyor.

Khrysopolis bomboş. Yolları da, meydanları da, şehrin dışı da, merkezi de gecenin o saatinde, ikide olması gerektiği gibi düzenli ve sakin ama bomboş. Kaç kişiydiler? 400 bin, 420 bin. Her halükârda vardılar.

Kaybolmuş birkaç bin kişiyi aramaya geliyorum. Benim vadimin sakinleri onlar ama burada kitlesel bir göç, toplu bir firar olmuş. Burada da bir olay (akla gelmeyecek bir şey) insanları uykularında yakalamış; toplumsal yaşama gece boyunca verilen ara uzamış, hem de süresiz olarak. Ben kaçtıklarını düşünmeye devam ediyorum, ama onlar Pompeii halkı gibi kaçmadılar. Hiroşima’dakiler gibi küle de dönüşmediler. Başka bir şekilde gittiler. Kaçırıldılar. Evlerinden veya bulundukları diğer yerlerden alındılar. Belki bedenlerinden bile koparıldılar.

Yok, bedenlerinden koparılmadılar galiba. Hafif haziran yağmurunun altında Khrysopolis’te tek bir ceset yok. Geriye fiziksel şeyler kalmış ama organik değiller.
Sokaklarda küçük çöpler, sinema bileti koçanları, boş sigara paketleri; neon tabelalar (hâlâ yanıyor), çeşmelerin fıskiyeleri, binaların önlerindeki, parkın yolundaki sıra sıra arabalar. Altın Şehir sapasağlam. Kaçaklar (veya onları kaçmaya zorlayan güçler) yanlarında hiçbir şey götürmemiş. Odeon Kafe’nin dışarıdaki küçük masaları da Jugendstil ön cephesi de zarar görmemiş. Bin yıl önce
ardında Troçki, eşi ve Lenin’in oturduğu pırıl pırıl pencereler de sapasağlam.

Organik ve canlı şeyler de kalmış geriye ama insan değiller. Esplanade Oteli’nin önündeki geometrik desenli laleler ve çiçeklerinin ağırlığıyla eğilen akasyalar. Baron Aaron’un şehrin tam merkezindeki konağından sarkan meşhur yasemin. Kargalar, Ulusal Tiyatro’nun alınlığı üzerinde, sürüyle kedi Crédit Financier ve Diskonto’nun basamaklarında.

Orta Avrupa, daha doğrusu Kıta finansının anıtlarının dibinde kediler birbirlerini kovalıyor. Deliler gibi haykırarak sevişiyorlar. Kedilerle de kalmıyor. Muhteşem
Bankalar Birliği’nin kapılarının önünde, ki benim zamanımda o kapıların altından olduğu söylenirdi, yerde kuş pisliği gördüm, güvercin sandım. Meğer tavukmuş. Islak yaprakların arasını eşeliyordu, bu manzaranın beni sarstığını söylemeliyim. Bir tavuk. O asfalt yolda Mahşerin Dört Atlısı’nı görseydim bu kadar şaşırmazdım..

Şimdi de geriye dönüş. Usta bir şoför değilim, gaz pedalına korkuyla basıyordum. 40 kilometrelik düzlük boyunca yoldan çıkmış arabaların sayısı on kadardı. Buraya gelirken bir otobüsün beton istinat duvarına çarptığını gördüğüm yerde durdum. Araç parçalanmış, camları kırılmış, koltukları yerlerinden çıkmış ama yolcuları yaralanmış gibi durmuyor. Aklıma saçma bir fikir geliyor: Bu araç kaza yaptığında içinde ne yolcu vardı ne de sürücü. “Önceleri” trafik kazaları can alırdı; bu sefer trafik kazasına neden olan şey hayatın bitişi (ortadan kaybolması, yok oluşu). Kurban aracın kendisi, başka kurban yok. Daha ileride, bir çayırda tekerlekleri havada bir posta kamyonu var, açık kapılarından dışarıya çuvallar dökülmüş. “Taahhütlü posta.” Sürücü koltuğunun yanında bir tüfek var; kamyona bir jandarma eşlik ediyormuş. O da ortadan kaybolmuş ama otların arasına dağılmış taahhütlü postalar artık herhangi bir tehlikeyle karşı karşıya değil. Aynı
çayırda yola paralel uzanan demiryolunun raylarından çıkmış hareketsiz bir elektrikli lokomotif var. Trenin geri kalanı rayların üzerinde. Aklıma ben çocukken oralı köylülerin tren vagonlarına “gri inekler” dediği geldi. Gri inekler şimdi huzurla otlanıyor, beygir gücü gibi kilovatlar da doğaya dönmüş, yeniden vahşiler.

Sonra düzlük bitiyor, etrafımı dağlar sarıyor. Ardı ardına virajları dönerek devasa kubbeli meşelerin, kayınların ve kestanelerin âlemine çıkıyorum, derken zirveleri
sislerin arasında kaybolan atalarım beni karşılıyor. Tek ve hakiki ailem onlar, başka zamanlarda da onları selamlamaya gelirdim; her zamanki gibi bir anlığına içimi ciğerlerime ve kanıma kadar ulaşan bir mutluluk, organik bir duygu kaplıyor. Vatanım: siyah ahşap evler, kırmızı panjurları beyaz çerçeveli, hoş kokulu, canlandırıcı akşam havası. Ama benim vadim bomboş, evlerde ışık yok. Arabanın farlarını kapatabilirim, kimseye rastlamayacağım, kimsenin kenara çekilmesi gerekmeyecek. Tek bir yüz görmeyeceğim, tek bir ses duymayacağım.

Bu bana adaletsiz ve zalimce geliyor. Şehirde sadece bir seyirciydim ben ama burada yaşamalıyım.

Nereye gittiler. Neden gittiler.

Geçmişte bu dağlarda yaşayanları çok övdüm; komşu vadilerdekilerin tersine göç nedir bilmediklerini, dağın endüstriyel bir tesis, karın da değerli bir hammadde
olmadığı dönemde köylerine azimle, neredeyse biyolojik olarak bağlı olduklarını söyledim hep. Turizm madeni açıldığında ondan faydalanmadılar, ovada yaşayanlarsa buraya gelip oteller, villalar ve demiryolları inşa ettiler, son zamanlarda da teleferikler ve telesiyejler. Yerliler kenarda durdular ve misafirlere, özellikle slaloma tapanlara kışın daha da güçlenen ironik bir edayla, acıma hissiyle davrandılar. Bir keresinde şöyle yazmıştım: Hayvanları ve sepetleriyle Victoria ve Bellevue’nün sokak lambalarının altından, havuzların ve mini golf sahalarının yanından yorgun argın geçiyorlar ve gözlerinde, Konstantinos döneminde köylülerin yeni dinin kiliselerine karşı hissettikleri aynı sıkıntı, aynı teslimiyet duygusu var.

O övgüler şimdi bana yersiz görünüyor. Onlar da kaçıp gitti. Doğaüstü bir mecburiyeti hayal edemiyorum. Khrysopolis’in sakinleri gibi onlar da kolektif bir
deliliğe teslim oldular ama bundan muaf kalmaları gerekirdi. Belki de bir emir söz konusuydu ama ona da itaat etmemeliydiler. Onlar da işbirlikçiydiler; hiçbir güç, hiçbir otorite onları mecbur edememeliydi.

Son bir umutla acaba “çobanlarım”, en azından onlar buralarda mıdır diye düşünüyorum. Frederica ile Giovanni. Bana da, inekleriyle keçilerine de sert ama yine
de şefkatli davranırlardı. Onları suratları asık bir halde kapıda beni beklerken bulacak mıyım? Günlerdir görmüyorum. Dün ahırı açıp aç kalmış hayvanları serbest bırakmak zorunda kaldım.

Widmad’da hayat yok. Kursaal’ın terasındaki sıra sıra bayraklar aptalca bir şekilde sadece beni selamlıyor. Bir de Belediye Konağı’nı baştan başa süsleyen sardunyalar ve Pazar Meydanı’nın girişinde göz kırpıp duran trafik ışığı var. Islak asfalt büyük otellerin ışıklarını ve sıvalı cephelerini sırf benim için yansıtıyor.

Arabayı yolun ortasında bırakıyorum, nasıl olsa kimseyi rahatsız etmeyecek. Motor susunca, eskiden o sesten nefret eden ben, daha da yalnız kalıyorum.

Eve doğru yürümeye koyuluyorum.

Karaçamlarla çamların arasından geçen bir patikayı, birkaç gün öncesine kadar beni o kadar mutlu eden sessizlikte 50 dakika boyunca tırmanıyorum. Zorlukla ilerliyorum. Yorgunum. Kulak kabartıyorum, çevreme bakınıyorum. Korkuyorum.

Dinozor Haber
Dinozor Haber
Dinozor'un haber editörüdür.

Diğer Yazılar

Benzer Yazılar