Atatürk Kitaplığı arşivinden gün yüzüne çıkan Uhuvvet’in hikayesi Atatürk Kitaplığı’nda anlatılacak

Share

Bir kadın tarafından yazılmış ilk Türkçe romanlardan biri olan Uhuvvet, Ocak ayında Selma Rıza’nın el yazısı metninden çevrilerek ilk defa orijinal haliyle okurlarla buluşmuştu.

Kitabın İletişim Yayınları tarafından yeniden yayımlanmasının ardından İstanbul’un yaşayan arşivi Atatürk Kitaplığı, uzun yıllar saklı kalmasının ardından gün yüzüne çıkarılan, “Uhuvvet” üzerine bir söyleşiye ev sahipliği yapıyor.

Eseri, Selma Rıza’nın el yazısı metninden çevirerek ilk kez özgün haliyle okurlarla buluşturan Nebahat Yusoğlu ile kitaba katkılarını sunan Fatih Altuğ’un konuk olacağı “1896’dan 2026’ya Atatürk Kitaplığı Arşivinden Gün Yüzüne: Uhuvvet” başlıklı söyleşi 24 Mart Salı günü saat 18.00’de Atatürk Kitaplığı’nda gerçekleşecek.

Uhuvvet hakkında

Osmanlıca aslından notlarla yayına hazırlayan ve sunuş Nebahat Yusoğlu
Notlar ve Önsöz Fatih Altuğ.

Bir kadın tarafından yazılmış ilk Türkçe romanlardan biri olan Uhuvvet, Selma Rıza’nın el yazısı metninden çevrilerek ilk defa orijinal haliyle okurlarla buluşuyor.

Tanzimat’tan II. Abdülhamid devrine uzanan dönemde, bir Osmanlı ailesinin iç çatlaklarını, kadınların sessizleştirilen hayatlarını ve adalet arayışını büyük bir anlatı ustalığıyla gözler önüne serdiği Uhuvvet’te Selma Rıza, iktidar ve tahakküm karşısında eşitlikçi bir aile idealini savunurken; bireysel kaderlerle toplumsal dönüşümü iç içe geçirir. Aynı zamanda, Osmanlı toplumunun değişen sosyal coğrafyasını İstanbul’dan Beyrut’a, Paris’ten yeniden İstanbul’a uzanan bir hat üzerinde de resmeden roman, kadın bakışının edebiyatımıza erken ve kararlı bir müdahalesidir.

“Dönemin ünlü kadınlarından Fatma Aliye, Mihrinisa, Nigâr Hanım gibi edebiyat mensupları ile, dönemin aydın kadınlarını temsil eden ve adeta onların sembolü olan Nasip Hanım, Selma Rıza Hanım’ın, renkli ve derin bilgilerle Paris’ten döndüğünü görmekle, kadınlık adına gururlandılar.”
TAHA TOROS

Kitaptan bir bölüm

Sultan Mecid gibi hilkaten nazik bir padişahın devr-i saltanatı İstanbul’un yeniçeri gaspından henüz kurtulduğu bir zamana tesadüf eylemişti. Zincir-i taassubun hükmü azalmaya, herkeste terakki arzusu uyanmaya, bu sayede –velev ki gayet
sathi olsun– bir medeniyet hevesi peyda olmaya başlamıştı.

Bu terakki maariften ziyade sefa ve huzuzatta görüldü: Serir-i hilafette bulunan Hünkâr, sarayını güzel kadınlarla tezyinden, Boğaziçi köşklerinde musiki inleyerek, çengi seyrederek işret ve zevk ü sefadan hoşlanırdı.

Padişahın mazhar-ı rağbeti olan bir şeye inhimak zaten vükelaya mahsus bir istidat olduğundan bu müsaadeyi arzularına pek muvafık bulan ekâbir-i devlet istedikleri kadar ifrata koyuldular.

Kırım Muharebesi esnasında dince, milletçe arada hiçbir münasebet-i hususiye ve maneviye olmadığı halde mahza gizli bir politikayı “muavenet” maksadına dökerek bir gayret-i cengaverane ile İstanbul’a gelen İngiliz, Fransız ordularının Türkiye havasına karıştırdıkları rahiya-ı medeniyet ahali-i İslamiye’nin nazarını Garb’ın parıltısına doğru çekerek Avrupa âdâtı gittikçe intişar etmiş ve bütün bütün rağbet-i ammeye mazhar olmuştu.

Efkâr-ı umumiye değişerek zulm ve istibdat zamanları –Sultan Mahmud’un saye-i gayretinde lağvedilen– yeniçerilerle beraber mahvolmuş zannolunurdu.

Bir … tahsili için ömrünü medreselerde geçiren softalar azalmaya, halk evladını yeni açılan mekatibe sevk ve idhale ve ulum ve fünuna elsine-i garbiyenin lüzumu hissolunarak Fransızca tedrisine başlandığı bir zamandaydı ki kadınlar da İslamiyet’in değil, ancak Türk âdâtının rehgüzârına girdiği beliye-i esaret zincirini kımıldatıp doğrularak mevzun, mahcup simalı, zayıf beyinli başları –omuzlarına
doğru– hamisiz kalmış yetimler, ziyasız kalmış çiçekler gibi bugün olduğu halde âlem-i medeniyete hatve-endaz oldular.

İstanbul’un bu şaşaalı devrinde Boğaziçi şehrin en latif bir merkezi olmak hasebiyle kibarların da mahall-i ikameti, herkesin de intihab-gerdesi olduğundan yaz mevsimlerinde yalılar serapa perdeli ve canlı gibi pürnur görünür, en hoş ve en
mümtaz mesireler de orada bulunurdu.

Bu âlemin en parlak bir mevkiinde arkası büyük bir koruya muttasıl, iki tarafı muntazam bahçelerle müzeyyen, sık kafesli, gayet vâsi bir yalı mevcuttu ki zamanın âdeti hilafına olarak boyasının eflatuni olması bütün bütün nazar-ı dikkati
celp ederdi. Kapılarında duran korucu, kavas nevinden hademeler, iskele taşlıklarında kimi elindeki zarif bastonu, kimi sedef tesbihi ile eğlenerek denizi seyreden haremağaları, iskeleye birer kanca ile tutturulmuş, sırmalı ihramlarının ucunu denize kadar sarkıtmış ya misafirlerin azimetine veya haremden birinin teşrifine hazır, muntazır duran ikişer üçer çifte kayıklar, görene dairenin azamet ve saltanatını yalının vüsatinden ziyade anlatırdı.

Bu yalı Mürşit ve Adil tesmiye olunur iki biradere pederlerinden irsen intikal etmişti. Bunlar her ne kadar büyük bir aileye mensuptuysalar da –Türklerde âdet olduğu veçhile– pederlerinin lakabını taşımak hatırlarına gelmezdi. Bununla beraber nâs beyninde pek çok Mürşit, pek çok Adil Beyler bulunacağından halk, bunları kolayca tefrik ve teşhis için “Merzukizade”liği üzerlerinden kaldırmazdı.

Bu iki birader her ne kadar bir pederden, bir valideden dünyaya gelmiş, bir yerde büyümüş, bir terbiye görmüşseler de şekil ve sima, ahlâk, tabiat ve efkârca tamamıyla birbirinin zıddı ve aksi olarak yaratılmışlardı.

Mürşit ne kadar şen, serbest, sohbeti ve herkesle ülfet ve ünsiyeti çok görünürse de malumatsızlığı taassubundan ziyade, şenliği ekseri işret tesirinden, kimseyi cidden sevmez, tünd-mizaç bir hoppaydı.

Dinozor Haber
Dinozor Haber
Dinozor'un haber editörüdür.

Diğer Yazılar

Benzer Yazılar