10 Şubat Salı, 2026

Orhan Veli’nin ardından el ele / Son Yaprak – 2

Share

Çocukluğunu bilmiyorum. Ben kendisini Ankara lisesinde tanıdım. Uzun boylu, ip ince, yüzü sivilceli bir çocuktu. Ders dışı faaliyetlerden onu en çok çeken okul dergisi ile müsamere kolu idi. Zaten tanışmamızda bir müsamere sırasında halk evinde oldu. Sonra mektepte dergi toplantısında gördüm. Yazısını okudu. Sesi biraz çatlakça. Okuduğu bir nesir parçası idi. Konusu: Susuzluktan yanar bir halde eline bir bardak su almış, içmiyor, dudakları kuruyor, içi yanıyor, suda bambaşka şeyler görmiye[1] başlıyor. Sonunda da galiba su ile karışıyor, bir oluveriyorlar.

Şiir, edebiyat yüzünden arkadaş olduk. Dersten kaçıp bahçede bir köşeye gizlenerek, tenha parklarda ağır ağır dolaşarak, yahut evde, elimizde kitaplar, kağıtlarla geçirdiğimiz o sakin saatleri, hep şiir edebiyat konuşmakla geçen o iyi saatleri andıkça Orhan’ın, oyunu, eğlencesi, saadeti hep şiirdi, edebiyattı, diye düşünürüm. Yazları İstanbul’a Beykoz’a giderdi. Dönüşünde, arkadaşları ile oynadıkları piyeslerden bahsederdi. Başka bir hevesi merakı yoktu.

Liseyi bitirdikten sonra İstanbul’a gitti.  İki yıl edebiyat fakültesinde okuduktan sonra Ankara’ya döndü. Çok zayıftı. Dinlenmesi lazımdı. O yıl Samanpazarı’nda oturuyorlardı.  Evlerine uzun bir yokuştan çıkılarak varılırdı. Ben ne vakit gitsem, anlaşılan daha yokuşun alt başında iken görür, tam elimi zile basıverirken kapıyı açıverirdi. Boynunda çokluk bir havlu bulunurdu. Saatlerce sakin, tatlı otururduk. İşte o yıl birden şiirler yazmıya[2] başladı. Hece vezni ile yazdığı ilk şiirleri… Sonra Yaşar Nabi bizi bir arada Varlık’ta tanıtmak istedi.  Önce benim Ukde adlı şiirim basıldı. Ertesi sayı, bir önsözle Orhan’ın dört şiiri çıktı. Bu önsözde Yaşar Nabi “edebiyatımıza yeni bir hava getiren üç şair”den bahsediyordu. O günler bu yüzden, “Ne getirdiler? Hava.” gibi nükteler savruldu.

O yıl çok mesuttu. Lisede ki durgun, kendi aleminde yaşayan Orhan, artık şiire uzaktan bakmıyor, onu hayatına sokmuş tadını çıkarıyordu. Giyinip kuşanıyor, aşık oluyor, efendice gezip eğleniyordu. Saadetini bağladığı şiir sanatını bir kızı sever gibi seviyordu. Güzel bir şiir yazmak onda aşk başarısına benzer bir saadet duygusu yaratırdı.  Yazdıklarının gerçekten güzel olduğuna inanıyor, şiir yazmakla yaşamak gözünde birbirine karışıyor, bir oluyordu. Bardaktaki suyu içiyordu.

Ama bu çok sürmedi. İçin için “Şiirden gelen bu mu? Hepsi bu kadar mı?” der gibi bir hali vardı. Bir gün bana “musikiye başlamak istiyorum.” demişti.  Bunu söylerken benim anladığım, şiirde yapılacak şeyi yaptım, gelelim musikiye, demek istiyordu. Yani musikide, şiirin ona veremediği daha dolgun bir saadet bulacağını umuyordu. Sanatan[3], içkinin verdiğine benzer bir zevk, bir keyif beklemek… Zaten bu hal üçümüzde de vardı. Şiirden çok şey umuştuk. İstediğimizi bulamamıştık. Rahatsızlığımızı yok etmek için hem saadet anlayışımızı hem şiir anlayışımızı değiştirmemiz gerektiğini sık sık konuşurduk. Orhan şiirde kendi saadetini ararken, tersine, yaşadığı hayatın sıkıcılığını anlayıverdi. Bu yüzden araştırması, kendine başka bir yön bularak, halka, insanlığa, halkın, insanlığın sözcüsü olmak saadetine doğru çevrildi. Daha doğrusu o artık şairliği kendine meslek edinmiye[4], bu alanı bir görev alanı olarak seçmiye[5] karar vermişti. Bu mesleği, görevi yüzünden az çekmedi.  Yaşasaydı daha da çekecekti.

Önce şiir dilindeki sahtelikten nefret etti. Bu nefret onu halk diline, halk konuşmasına götürdü. Bunu sadece bir araç değişikliği, bir deyiş değişikliği sananlar yanılırlar. Çünkü halkça konuşmanın altından halk insanları çıkıyordu. Süleyman efendiyi yazmakla, asıl şiir konularına şamarı yapıştırıyordu. Ama ortaya bir de adam çıkıyordu: basit bir adam. Bu adamın, şaire, kendini merak ettireceği, onu kendi dertlerine çekeceği daha o zamandan belli idi:

Öteki dünyada akşam vakitleri
Fabrikamızın paydos saatinde
Bizi evlerimize götürecek olan yol
Böyle yokuş değilse eğer
Ölüm hiç de fena bir şey değil

1938 de posta hanede[6] memurdu. Hiç unutmam, çok güzel bir havada istifa etti.

Beni bu güzel havalar mahvetti şiirini yazdı.

Böyle havada istifa ettim
Evkafdaki memuriyetimden

diyordu. Burada ki evkaf sözü onun için, bütün hayatını daire ile ev arasında geçiren bundan başka bir hayat bilmiyen[7] küçük memuru anlatmıya[8] en elverişli kelime idi. Üstelik Orhan’da bir derdini, bir düşüncesini anlatmıya[9] kalktı mı kendini, basit halktan bir adam yerine koyup konuşmayı seviyordu. Çünkü yapmacıksız, tabii insanı onlarda buluyordu. Yalnız o kadar mı? Belki tenkid[10] de ediyordu. Ama muhabbetle.

Buraya gelmişken şunu da söyliyeyim. [11] Orhan şiirin kaynağının halk olduğunu yaman bir sezişle sezmişti. Bu kaynak belki başlangıçta belki bir dil kaynağı idi ama sonra sonra şiirinin tümünü sardı. O, halkı, işine yaradığı müddetçe, işine yarayan tarafları ile sevmekle kalmadı. Fakir fukara ile, boyacılarla, garsonlarla, işçilerle gerçekten dostluk ederdi. Hardben önce bir gün fakir bir işçi ile tanışmıştık: Montör Sabri. Sarhoştu. Koltuğunda iki okka ekmek vardı. Boyna evine geç kaldığından bahsediyor ama bir türlü evin yolunu tutturamıyordu. Ertesi gün Orhan Montör Sabri şiirini yazdı:

Montör Sabri ile
Daima geceleyin
Ve daima sokakta
Ve daima sarhoş konuşuyoruz
O her seferinde
Eve geç kaldım diyor
Ve her seferinde
Kolunda iki okka ekmek

Geçen yıl bu lokantada Orhan’ı gördüm. Yanında bir ayağı kesik bir adam vardı. Tatlı bir muhabbete dalmışlardı. Orhan beni görünce “Montör Sabri’yi tanımadın mı?” dedi.

Şiirde ki sahte dilden nefrete, gün geçtikçe, hayatta ki sahtelikten, kalleşlikten nefret de eklenmiye[12] başladı.  O zaman Orhan şiirini, yalnız şiirini değil, bütün kalemini doğruluğun emrine vermiye[13] koyuldu. Otuz yedi, otuz sekiz yıllarının Orhan’ı artık çok geride kalmıştı. Günden güne üstü başı fakirleşiyor ama işine, uğraşına olan saygısı artıyordu. Şiirile[14] olduğu gibi yazısı ile de geriliğin amansız düşmanı kesilmişti. Bir yandan:

Neler yapmadık şu vatan için şiirini yazarken bir yandan da irtica ile savaşan yazılar yazıyordu.

Yaprak’ı çıkarmıya[15] karar verdiğimiz geceki sevinci gözümün önünde. Yaprak’ın gerilikle savaşacağını düşünüyor, bu savaşın lüzumuna inanıyordu.

Ölümünden bir hafta önce Ankara’ya gelmişti. Aşk resmi geçidi adlı son şiirini okudu. “Aşk şiiri değil bu” dedim. “Değil” dedi. Çünkü artık aşk, hava, bulut, su onun için yazı, şiir konusu olarak tek başlarına birer varlık olmaktan çıkmışlardı. O bir iş görüyordu.

Melih Cevdet

***

Yaprak Dergisi’nin Son Yaprak adıyla çıkan son sayısından alınmış, Gonca Atalay tarafından metne aktarılmıştır.

***

Yazı dizisinin ilk makalesi olan Son Yaprak’ta yayımlanan Oktay Rıfat’ın yazısını okumak için tıklayınız.


[1] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[2] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[3] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[4] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[5] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[6] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[7] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[8] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[9] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[10] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[11] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[12] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[13] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[14] Orijinal metin aynen korunmuştur.

[15] Orijinal metin aynen korunmuştur.

Diğer Yazılar

Benzer Yazılar