Makale, Türkiye'de Roman Var Mı?

Atilla İlhan’la Söyleşi: Romanı Doğuran Koşulları Yaşıyoruz…

Söze nereden başlasam!

Şiirden mi, romandan mı, siyasal yazılardan mı?. «Zehirli ka­ranfiller büyüttüm / dargınlığımın saksılarında» diye başlıyor bir şiiri. Sözü buradan alıp, «Kanlı bir karanlıktı gördüğüm / ben mi çok geniştim dünya mı çok dardı / nasıl yaprak yaprak açılıyordu /vahşi bir bitki gibi keder» deyişindeki hüznü damı­tıp, buradan mı konuya girseydim. Yoksa «Faşizmin Ayak Sesleri» kitabında topladığı kimi yazılarında çizilen siyasal doğrultuyu mu ele alsaydım? «Elsiz ayaksız bir yeşil yılan / yaptıklarını yı­kıyorlar Mustafa Kemal» dizesinden «Hangi Atatürk» kitabına uzanıp, «Bence Mustafa Kemal Paşa, iktidarın yapısal niteliğini değiştirdiği için önemli bir devrimcidir. Mazlum milletlere karşı azgın saldırganlığını sürdüren emperyalizmle boğuştuğu için de yaman bir üçüncü dünya lideridir» yargısı üzerine dünden bugüne, bugünden yarına ulaşan siyasal söyleşi mi yapsam?. Evet nasıl başlasam söze?

«Gözlerin gözlerime değince / felâketim olurdu ağlardım / beni sevmiyordun bilirdim / bir sevdiğin vardı, duyardım» dizesi ile büyük kentlerde okumaya gelen Anadolu çocuklarının içine düştükleri yalnızlıklarının, çaresizliklerinin duygusal titre­şimlerinden yola koyulup, «Ne kadınlar sevdim zaten yoktular / yağmur giyerlerdi sonbaharla bir / azıcık okşasam sanki çocuk­turlar / bıraksam korkudan gözlerim sislenir / ne kadınlar sev­dim zaten yoktular / böyle bir sevmek görülmemiştir» dizesinde durulan, teslim olan, başeğen yalnızlığın dipsiz kuyularına mı eğilseydim?

Romanların başına şöyle bir not düşüyor Attilâ İlhan: «Bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm, Üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordum…» Roman­larda öykülerini okuduğumuz kişilerin bazen yanımızda soluk alışlarını duyarız, bazıları iyice yabancıdır bizlere… Kurtlar Sofrası’nda öyle. Yaraya Tuz Basmak’ta öyle. Sırtlan Payı’nda öyle.

En iyisi Attilâ İlhan ile roman üzerine konuşsam, diyor ve konuşuyorum. Bir konu mu konuşuyoruz, yoksa birçok konu mu bilmiyorum. Attilâ İlhan’ın sözcüklerinden çıkan kıvılcımlar, Fransız edebiyatını, Osmanlı kültürünü, cumhuriyet aydınını, sosyalist akımları, devrimci – karşı devrimci ikilemini birdenbire tutuşturuveriyor. Romanlarının müziği, an oluyor, «Karantinalı Despina» oynaklığı içinde depremler oluşturuyor, an oluyor niha­vent hüzünlerde duruluyor.

«Roman» diye başlıyorum söze. «Bu yıl, sanki roman yılı…» «Hep roman tartışması yaptık, roman Türkiye’nin gündeminde midir?» Böyleyse neden?

Konuşuyor Attilâ İlhan:

«Roman, Türkiye’nin gündemindedir. Biri dar, biri geniş, iki önemli nedeni var: a) Adına «siyaset» dediğimiz rezillik «askıya alındı» mı, her ülkede olduğu gibi, ülkemizde de, sanat konuları ağırlık kazanıyor. Seviyesizliği akıllara durgunluk veren parti çe­kişmeleri aralanınca, çeşitli fikir ve sanat sorunları yüzeye çıktı. Yalnız, bu tartışmaların da, öncekilerden daha seviyeli cereyan ettiğini söyleyebilmek,  bir hayli zor.

b) Türkiye, hanidir, romanı doğuran toplumsal koşulları ya­şıyor. Edebiyatta bu tür, çağdaş manasıyla, bireyin toplumsal gerçek olarak belirmesi, kişilik kazanmasıyla gelişmiştir. Dere­beylikte birey ya serftir, ya da kul; şövalye ya da sultan da ol­sa, kaderini kendisi yaratamaz, «takdir-i ilahiye» bağlıdır. Ancak Cartesien düşünce (Descartes rasyonelliği), positivisme, onun ço­cukları olan iki düşman kardeşler, liberallik ve sosyalistlik, or­taya çıktıktan sonradır ki, birey toplumda önem kazanmış, birey­sel / sınıfsal çıkarı doğrultusunda «teşebbüs-ü şahsi» sahibi ol­muştur. Sosyoloji düzeyinde bu dönem, şehirleşme, yani burjuvalaşma / işçileşme dönemidir ki, Türkiye’nin 60’lardan bu ya­na bu süreci yaşadığını, Sağır Sultan bile duydu.

Romanın gündemde olmasından tabii ne olabilir?

Üstelik tartışma bu yıla mahsus değil, «köy romanı» tartış­masının devamı. O zamanlar, estetiğe boş veren, aşırı şemalaştırılmış halkçı / narodnik köy romanını eleştirmiştim: Köylülüğü, ilericiliğin temeline koymak yanlışını yapıyor, kırsal kesim çö­züldüğü halde İnönü diktası dönemine özgü bir kültür ilericiliğini köylerden başlatmayı öneriyordu. Tipleri eğreti, birbirinin ben­zeri ve yapaydı. Roman mimarisiyse, son derece ilkel. Köy roma­nını benimle birlikte eleştirenler arasında, birtakım «İkinci Yeni» ardılları vardı ki, Fransız «Yeni Roman» akımının, İngiliz «Bilinç akımı»nın, bazı gerçeküstücülük ve varoluşçuluk heveslerinin biçimsel / bireyci numaralarıyla, kendilerini alternatif olarak ile­riye sürdüler. Şimdi tartıştığımız, bunların güncelleştirdiği biçim­cilik / bireycilik sorunu!

Cinsel (yoksa eşcinsel mi?) psikolojinin yüksek dozda kulla­nıldığı bu romanlarda, anlatım, anlatılan şeye tekaddüm etmekte, kelime kuyumculuğuna dönüşen hastalıklı ve titiz bir biçimcilik, zaten geçerliği tartışılabilir içeriği iyice bulanıklaştırmaktadır. Ayrıca, kahramanların ağzına bir iki toplumcu tartışma cümlesi oturtulabilir, meyhanelerde kaybolmuş birkaç kayıp dev­rimci tipi çizilebilirse, yazılanların toplumcu değilse bile top­lumsal oldukları savunulabilinir sanılıyor. Mevsim başında kar­şı çıktığım tavır budur. Biz, biçimci / bireyci bu tür edebiyata «Üçüncü Yeni» adını taktık: Şiirde ve romanda (tabii hikâyede de) aynı geleneği sürdürüyorlar.

Yalnız, bana öyle geliyor ki, görünüşte birbirine karşıt sa­nılan köy romanı ilkelliğiyle, ‘Üçüncü Yeni’ romanı karmaşıklı­ğı, belirli bir yerde birleşmektedir: Yazarın özel ilgi ve hayat alanının dışına çıkamayışta! Öyle ya, Fakir Baykurt da, Selim İleri de, gözlemleyebildikleri kişilik alanlarının dışında hiçbir şe­yi yazabilecek kadar cesur görünmüyorlar. Oysa romancılık mes­leği, yazarın, öznel ilgi alanından, nesnel ilgi alanına geçtiği yer­de başlıyor…»

Attilâ İlhan, cinsellik üzerine yazılan romanları böyle eleşti­riyor. Peki ya «Fena Halde Leman?.»

Yazarların cinsel konuları üzerine yazdıklarını eleştiriyor Attilâ İlhan… Kendisi de son romanından ötürü, aynı nedenlerle «fena halde» eleştirilmiyor mu? Hem de nasıl!. Sözü, burada nok­talı virgüle bağlayıp, romancıyı konuşturmak gerekir, diye düşü­nüyorum.

Söyleşi, bu noktada şöyle sürüyor:

«Romanlarımı okuyanlar hatırlayacak, cinsellik hepsinde iş­lenmiştir. Hem de akla gelebilecek, bütün çeşitlemeleriyle! ‘Fena Halde Leman’daki kadın eşcinselliğine rastlayıp çarpılanlar, bes­belli ‘Aynanın İçindekiler’i okumamış. O orada öyle bir Hayrunisa Bayraktar vardır ki, Leman Korkut’a rahmet okutur. Ken­disiyle barışık, intégrée bir eşcinsel tipidir. Kimbilir kaçıncı açık­layışım oluyor, benim sanatımda cinsellik, bireysel diyalektiğin bir çatışma süreci halinde ele alınır nasıl sınıfsal diyalektiğin çatışmalar zinciri, bireyin toplumsal kişiliğini oluşturuyorsa; cin­sel diyalektiğin çatışmalar zinciri de, bireyin bireysel kişiliğini oluşturur. Diyalektik yöntemle çalışan yazarın, bu iki düzeyden birini işleyip ötekini es geçmesi adeta tarihsel materyalizme ina­nıp, diyalektik materyalizme inanmamasıyla eşittir. Bu bakımdan, doğayı, toplumu ve bireyi, diyalektik ilişkileri içinde ele alan romancının, bireylerin cinselliğini de diyalektik çatışmalarıyla işlemesi, hem hakkıdır, hem de görevi…

Ama burada birey, sabit, bir kerede olmuş bitmiş, herşeyin merkezindeki varlık olarak alınmamıştır. Sürekli çelişkilerle, tez/antitez/sentez ilişkileri oluşturur, bu ilişkiler toplumsal düzeyde olduğu kadar bireysel düzeyde de hem onu, hem birbirini etkiler, bu etkileşimden son derece zengin bir toplumsal / bireysel ro­man hamuru yoğrulur. İlk romanlarımdan beri, benim yapageldiğim budur, oysa ‘Üçüncü Yeni’ romancıları bunu mu yapı­yor? Hayır.!

Bir kere bireylerin toplumsal sınıfları net olarak verilmez. Küçük burjuva diye adlandırılsalar da, daha çok ülkemizdeki komprador aydınlar ghetto’sundaki yabancılaşmış tiplerdir. İkin­cisi, işledikleri bir ilişkiler süreci, diyalektik bir değişkenlik de­ğil, sabit ve değişmez bir bireydir. Üçüncüsü, bu birey ‘esas’ alın­mış, toplumsal olaylar, bütün dış dünya, ona göre değerlendiril­miştir. Burada kesin bir bireycilik, hatta benmerkezcilik görü­lür. Dahası, konu işlenirken öyle seçkinci, öyle çetrefil bir üslûp kullanılmaktadır ki, bireyciliği raffine bir biçimcilik tamamlamak­ta, adeta tüy dikmektedir. Bireyi esas alan dünya görüşünün li­berallik olduğunu kim bilmez, bu takdirde bireyci/biçimci bir edebiyat eğilimini sağcılıkla nitelendirmek, eşyanın tabiatına da uygundur.

Ülkemizde, geleneksel değerler sistemine bağlı dinci ya da ırkçı bir sağcılık vardır, bunu hep biliriz de, batılı olduklarından, öyle geçindiklerinden midir nedir, düpedüz bireyci/biçimde ol­dukları halde, bazı yazarlarımızın alafranga bir sağcılığı temsil ettiklerini düşünmeyiz. Oysa Feyyaz Kayacan’dan Ferid Edgü’ye, Bilge Karasu’dan Vüs’at Bener’e, Güven Turan’dan Selim İleri’ye, bir sürü alafranga yazarımız, pek açık ve seçik bir bireycilik/biçimcilik yapmaktadırlar. Canı isteyen Yusuf Atılgan’ı, Adalet Ağaoğlu’nu, Tomris Uyar’ı, aralarına katabilir. Daha niceleri de. Bu akım Tanzimat sonrasında bize musallat olmuş tatlı su frenkliğinin edebiyatımızdaki görünüşüdür, batılı diye ilerici sananla­rımız çıkmıştır ama, gerçekte düpedüz hristiyan değerler içerir, zira komprador kültürünün ürünüdür. Komprador kapitalistini, ne kadar kültür ilericisi olursa olsun, neden solcu sayamazsak, fikrimce komprador kültürünün bu estetik temsilcilerini de, o yüzden solcu sayamayız. İkisi birbirinin «mütemmim cüzüdür de, ondan.»

Attilâ İlhan, birçok yazarı, romancıyı, «düpedüz bireyci/bi­çimci» olarak niteleyiveriyor. «Tatlısu frenkliği» ve de «kompra­dor aydınlık» da cabası!. Farkındayım, bu sözler, bu yargılar, ol­dukça ağır ve acımasız… Attilâ İlhan, bu sözleri ile bir tartışma­ya kapı aralıyor. Bu tartışmayı başka söyleşilerde de sürdüreceğiz. Öteki yazarlarla, romancılarla, aydınlarla konuşa konuşa bu tartışmayı iyice gündeme getireceğiz.

İyisi mi, diyorum, Attilâ İlhan’dan bu «komprador aydın» kavramını ayrıntısı ile öğrensek; öğrensek bu tartışmayı kıyası­ya yapsak.

Soruyorum: «Yazılarınızda da bu komprador aydın kavra­mını işlerdiniz. Şu kavramı biraz daha açıklar mısınız?

Açıklıyor:

«Son iki kitabımda, «Hangi Atatürk»’le, «Hangi Sağ»da kom­prador aydın kavramını açıklamaya çalıştım. Özet olarak dene­bilir ki, komprador aydın, ülkesinin ulusal kültür bileşimini yapamamış, yabancı bir kültür bileşimini onun yerine «ikame etmiş» kişidir. İnönü diktası döneminde, çağdaşlaşmak, batılılaşmak di­ye alınmış, bu yapılmıştır; batılı klasikler çevrilir yunanca/latince «mecburi» ders olarak okutulursa, kalkınırız sanılıyordu. Bu kafanın, ulusal bileşimci Müdafaa-i Hukuk öğretisiyle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Nasıl olsun ki, müdafaa-i hukuk, (hak­ların savunması,) ilkin ulusal kültür haklarımızın savunulmasını gerektiriyordu. Mustafa Kemal, kitaplarıma aldığım pek çok sö­zünde, bunu açıkça belirtmiş, aydınları bu işle görevlendirmiştir.

Aslında, «kültür yoluyla kalkınma», kültür emperyalizminin çöreklenebilmek amacıyla – az gelişmiş ülkelere benimsetmeye ça­lıştığı, yaldızlı fakat zehirli bir reçete. Bakın dünya ülkelerine! Ağır sanayileşmeyi gerçekleştirmeden, elektrik, elektronik, kimya ve benzeri sanayi dallarını kurmadan, şu ya da bu kültürü be­nimsemek için sadece okul açarak kalkınabilmiş tek ülke var mı? Tam tersine, kültür aktarması komprador aydın tipini oluşturur, bu aydının ilk davranışı da halkını küçümsemek olur, zira artık onun kültür çevresinden çıkmıştır, halk da ona yabancı­laşan aydını reddeder. Bundan birinci derecede yararlanan kim­dir sanırsınız? Elbette, emperyalizm! Halkını uyarmayan, önünde bayraklaşmayan aydının bulunduğu ülkeyi, içinden çökertmek çok daha kolaydır: Osmanlının bu yoldan çöktüğünü hiç unutmayalım.

Gelişmiş ülkelerde aydının işlevi nedir, düşündünüz mü? Si­yasal örgütler, meslek kuruluşları, iktidar, muhalefet vs. halka birtakım sloganları gerçeğin ta kendisi olanak sunmuyorlar mı? Aydınlar işte burada devreye girer, özgür vicdanları ve bağım­sız yöntemleriyle, sloganların içeriğini tartışma konusu yapıp, halkı aydınlatmaya çalışırlar. Ak koyunla kara koyun böyle seçilir. Gelişmemiş ülke aydını böyle davranmıyor. Tam tersine, siyasal kuruluşlardan, meslek örgütlerinden, iktidardan, muhale­fetten medet umuyor; bunu sağlamak için de, halka onların slo­ganlarını kabul ettirmeye sıvanıyor. Bundan büyük rezillik ol­maz! Adı geçen örgütler, çıkarları gereği aydınları buna özendirirler. Bağımsızlığını korumak isteyenleri silmek, etkisizleştir­mek için çevirmeyecekleri dolap, tevessül etmeyecekleri bayağı­lık yoktur. İlle aydınlar ondan yana olsun, geçerliği tartışılabi­lir sloganlarını papağan gibi halka tekrarlasın!

Aydın da bir fikre, bir yönteme angaje olmayı, bir örgüte ya da kuruluşa angaje (hatta lidere) olmakla karıştırdığından, ser­best düşünme ortamını kaldıracak aşırılıklara düşüyor. Çünkü bu işi cân-ı azizi için birşeyler beklediğinden yapmaktadır. Pir aşkına değil. Hepimiz, bir milletvekilliği, bir basın ataşeliği, be­leşten bir Avrupa seyahati için, önemsediğimiz ne aydınların, ne yalaklıklar yaptığını gördük. Allah bilir, daha da göreceğiz. Oy­sa aydınların toplumsal gelişmede işlevsellikleri yalnız ve yalnız yöntemlerine angaje olmalarıyla mümkündür. Bu da, kendileri için birşey istememekle gerçekleşebilir.

Bir dakika! Yönteme angaje olmanın da, bir usturubu var. Bu işi ulusal koşulları gözönünde tutarak yapmak, zorunlu gibi­me geliyor. Aksi halde komprador aydınlığına düşmez miyiz? Hadi bir örnekle konuşalım: Sakızlı Ohannes Paşa Osmanlı ay­dınlarından sayılırdı. Mülkiye’de iktisat okutuyordu. O tarihte Batı’da liberallik prim yapıyor ya, o da tutmuş harıl harıl hani bunu savunuyor. Neden, İngiltere’de, Fransa’da, liberalliğin başarıları­nı görmüş, ondan, Osmanlı, ‘bırakınız yapsın, bırakınız geçsin’ formülünü uygulamaya geçince, İngiltere ‘devlet-i fehimesi’ gibi olacak sanıyor. Sonucu bilirsiniz, Osmanlı liberalliği, en muhtaç zamanında devletin gümrükleri gevşetmesine yol açar, bu da dokuma sanayiinin mahvıyla sonuçlanır. Ohannes efendi, liberal­liği, Osmanlı’nın koşullarını gözönünde tutarak değerlendirebilseydi, böyle olmazdı elbet.

Diyeceksiniz ki, o sağcı, liberal! Solcular için de, durum ay­nıdır. Diyalektik yönteme inanmak başka şeydir, bu yöntemin fi­lan ülkedeki uygulamasını Türkiye’ye aktarmaya kalkışmak baş­ka şey. İkincisine yeltendiniz mi, hoş geldin Ohannes efendi! Ha İngiltere’deki liberalizm uygulamasını Osmanlı mülküne ak­tarmaya kalkışmışsın, ha Rusya ya da Çin’deki sosyalizm uygu­lamasını, çağdaş Türkiye’ye aktarmaya! Tutum aynıdır. Tanzi­matçı komprador aydın tutumudur bu, alafranga jöntürklüktür ki Müdafaa-i Hukuk öğretisi buna karşı geliştirilmiş, İnönü CHP’si de, Laz İsmail TKP’si de boyun eğmiştir. Bu nokta üze­rinde hiç yanılmayalım. Türkiye’nin sağcılığı da, solculuğu da, ulusal koşullarından bilimsel yöntemlerle Türkler tarafından ger­çekleştirilecek bileşimlerle oluşacaktır…»

Bilmem, anımsar mısınız? Romancılarımız arasında «köy ro­manı – kent romanı» diye amansız bir tartışma çıkmış, bu tartış­mada romancılarımız birbirlerini üç – beş satırla harcayıvermişlerdi. Attila İlhan ile yine bu tartışmaya giriyoruz. Köy romanındaki «toplumculuk» üzerine konuşuyor, buradan kent romanına, kent romanlarından «12 Mart romanlarına» geliyoruz.

Attilâ İlhan:

«Geçin» diyor, «Geçin hepsini bir kalem!»

«Nasıl?» diyorum. «Nasıl!» şöyle:

«Dedim ki köy romanı toplumcu değil halkçı / narodnik bir romandı, ‘üçüncü yeni romanıysa şehir romanı değil, bireyci / biçimci bir romandır. Toplumcu roman, Türkiye’nin işçileşme / burjuvalaşma sürecinde, toplumsal sınıfların ve bireylerin top­lumsal ve bireysel diyalektiği gözlenerek yaratılacak. Hani o duygusallığı ağır basan 12 Mart romanları, iki satırda bir slogan atan hikayeler, ya da toplumculuğu yürekler acısı bir yoksullukculuk sananlar var ya, hepsini geçin bir kalem. Malraux, Ara­gon, Gorkiy gibi ustalar okunursa görülür ki, asıl dikkat ettikleri şey, tipleştirmede ve olaylaştırmada, toplumsal ve bireysel diyalektiğin çelişkilerini saptamak ve işlemektir. Bireyleri, bu düzey­de tanımlar, romandaki kaderlerini yaşamaya salıverirler. Demek ki sanatçının toplumculuğu, romanını tarihsel / toplumsal düzey­de sahneye koyarken belirir, her paragrafta kahramanlarına si­yasal söylev çektirerek değil.

Ha, az kalsın unutuyordum: Bir de, romanın 20. yy. özellikle­rine değinmeliyiz. Önceki yüzyılın romanı ‘tasvirci’ydi. Balzac, Zola, Dickens, herşeyi ince ince, uzun uzun anlatırlar. Sebebi basit: Versailles’da bir saray kapısı anlatılıyorsa, iyice canlan­dırılmak zorunludur, zira, Marsilya ya da Bordeaux’daki okurun o kapıyı görebilmesi olasılığı son derece zayıf. Çağımızda öyle mi ya, görsel sanatlar, yeni iletişim araçlarının, zoom, ağırçekim, vb. olanaklarıyla, Versailles sarayının kapısını, -okurun gözüy­le göremeyeceği incelikleriyle- burnunun dibine getiriyorlar. Bunun anlamı nedir? Okurun imgelemi ve belleği, saray kapısı konusunda, her türlü çağrışım uyarısına açık! Yazara düşen, artık uzun uzun tasvir etmek olmuyor, okurun imgelem ve belleğini, sadece etkileyici bir imgeyle uyarmak! Dakikasında mekanizma işliyor, saray kapısı okurun zihninde canlanıyor.

Demem o ki, romancı, artık görsel sanatların olanaklarını gözönünde tutmak zorundadır. Aksi halde, Yaşar Kemal gibi, ağaçtan bir yaprağı yere on sayfada düşürür, Kemal Tabir gibi, bir yağmuru yüz sayfada dindiremez, milleti bezdirir. Kendi he­sabıma, bu konuda dikkatli olduğumu sanıyorum. Daha ilk kitabımı yayınlarken, nasıl bir teknik kullanacağımı Seçilmiş Hikâ­yeler Dergisi’nde şöyle açıklamıştım:

«…Sokaktaki Adam’da hareket unsurunu, psikolojik unsuru, romantik unsuru, tıpkı senaryoda olduğu gibi muvazeneli olarak kullanmaya çalıştım. Ve lüzum gördüğüm yerde, hareketi planlara ayırdım, hatta decoupage yaptım. Bir 20. yy. romancısı, okurunun, bir sinema seyircisi olduğunu, bir an bile hatırından çıkarmamalıdır. Bu istikametten baktınız mı, Sokaktaki Adam cinema – tographique bir romandır. Muhtevası iyice sindirilmiş, nutuk ya da monolog olarak değil, hareket ve fiil olarak ifade edilmiştir.» (SHD / s. 21 ekim, 1953).

Birkaç yıl sonra, ‘Zenciler Birbirine Benzemez’ yayınlandığın­da, tekrar konuya dönmek gerekti. Eleştiriciler romanın değişik yapısını yadırgamıştı. Dost dergisinde şunları söyledim:

«… roman kuruluşumuz henüz geri ve ilkel. Son birkaç yı­lın hangi romanına el atsanız, roman estetiği ve kuruluşu ba­kımından, 19. yy. yazarlarının hizasını aşamıyor. Aşamıyor ne lâf, bulamıyor. Aşın sol sosyalist realizmden gelen şemacılık ve popülizm bir yandan, kahve sohbeti ve meddahlık uyması bir anlatıcılık (narration) öbür yandan, çerçevemizi daraltıyor. En iddialı romancılarımız bile, eserlerini, bir çeşit «tefrika tekniği» üzerine kurmuyorlar mı? Yerli filmle yerli roman arasındaki me­safenin, hergün biraz daha azaldığı bir gerçek değil mi?..»

«… bir de 20. yy. çizgisini aramak var. Yeni sanatların, bu arada radyo, televizyon ve sinemanın; yeni sanat gidişlerinin, bu arada surrealisme’in ve pek tabii olarak psikanalizin verilerini, roman kuruluşları içinde eritmeye, dünya anlayışı ve yöntemi ile hazırlanmış özü modern ve ona uygun bir estetik yapıya dök­mek çabası var. Bu elbet, alışılmış anlatıcılık tutumuna ters dü­şüyor. İnsanlar ve olaylar, bir anda, zaman ve mekân içine da­ğılıyorlar. Hızlı bir eşzamanlılık, tıpkı hayatta olduğu gibi, olanı, olmuşu, olması isteneni, aynı saniye aralığına sıkıştırabiliyor… Bu sırada fikirler ve davranışlar daha da önemlisi yorum­lar, olayların etkisini choc planlarından «tefekkür» planlarına kaydırıyorlar. Sonunda «sizden iyi olmasın, bir gün Ahmet efendi» tekniğine alışmış gözler için, böyle bir tutum, olaylar ve me­kânlar arası decoupage iç ve dış gerçeklerin eşzamanlılığı, ra­hatsız edici oluyor…» (Dost/S. 12. Eylül, 1958)

Hayli açık söylemişim ama, inandırıcı olamadı. 1970’lerde, «Aynanın İçindekiler»i yayınlamaya koyulunca, bir açıklama da­ha gerekti. Türkdili’nde şunları söyledim:

«… roman anlayışım tekboyutlu, tekdüze bir anlatıma da­yanan bir anlayış olmadığından, kahramanları ve olayları okura handiyse «göstermeye» uğraştığımdan, romanlaştırma tekniği benim çalışmalarımda, fazlaca önemli. Bu arada marksist imge kuramına çok iş düşüyor, «canlandırma» eyleminde ondan ya­rarlanıyorum. Öyle bir imge kullanacaksın ki o sahnedeki du­rum, kişilerle, olayın dramatik ağırlığıyla okurun imgelemine renkli ve üç boyutlu olarak hemen yansıyacak. Laf olarak ku­lağından girmeyecek. Bazılarının yazı düzenimde «şairanelik» sandığı, gerçekte marksist bir kaygıdır: içeriğin imgelere bin­dirilerek, okurun imgelemine yansıtılması!… Plekhanov, bilindi­ği gibi, bunun tersini yapmanın «mantık kategorileri içinde bir olayı hikâye etmenin», sanatın değil, bilimin konusuna girdiğini yazmıştır» (Türkdili, Mart 1977).

Bugün durum farklı, köy romanı tartışması sanıldığından et­kili oldu, okur romanın köy öğretmenlerinin «ihtişam ve sefa­letini» zabıt kâtibi üslûbuyla yazmak demek olmadığını kavradı, ayrıca iç bayıltıcı duygusallıkların, çetrefil «metin» cambazlıkla­rının, ciddi içerik yoksulluklarını gizlemeye yaradığını farkediyor… Toplumcu roman gerçek boyutlarıyla, besbelli bu anlayış ve farkediş üzerinde yükselecektir: bireyin, toplumsal ve bireysel diyalektiğini, ona uygun düşen esnek, imgesel ve hareketli bir biçimi romanlaştırarak!…»

Konular bitecek gibi değil. Daha başka konulara da giriyo­ruz, başka romanlara, yazılmış ve yazılacak romanlara… Gelece­ğin romanına… Attilâ İlhan, zekâ ve kültür kıvılcımları ile yeni romanların satır aralarında dolaşıyor. Bazen bir savcı gibi suç­layarak, bazen tutkulu bir okuyucu gibi coşkuyla, beğeniyle ge­ziyor romanların, roman kahramanlarının aralarında…

Uğur Mumcu
(Cumhuriyet — 5, 6 Mayıs)

Yazar
Dinozor Belge
Edebiyat Dergileri arşivlerinden bulunup, sizlerle paylaşılan makaleler.

Bir Cevap Yazın