Öykü

Yuva

Camı açtı ve içeri seslendi:

“Saniye koş bak!”

“Geldim abla.”

Gürbüz ev yardımcısı tık nefes yetişti.

“Bak hele bak… Nereye giriyor haspaaam!”

“İçine girince de kayboluyorlar. Ben de sana soruyordum, diyordum ki nereden geliyor bu tıkırtılar?”

“Kumru yuva yapmış panjur kutusuna Güzide Abla. Tıkırtıları bunlar yaparmış zağar. Dur ben bizim Mustafa’ya diyem de kırık kutuyu tamir ettirip deliğin ağzını kapasın.”

Güzide Nalcı perdeyi usançla kapadı.

“Bıktım tamirattan. Satacağım gitsin. Artık baş edemiyorum.”

 Saniye atıldı: “Son gelenler niyetli mi evi almaya?”

“Teklif düşük ama düşünüyorum. Müstakil evin bakımı zor Saniye işte görüyorsun. Hem çocuklar çağırıyor Ankara’ya, bana ihtiyaçları var, burada yalnızım. Beni artık bir apartman dairesi paklar!”

“Torun sevecen ablam, Allah bana da versin, inşallah,” dedi Saniye elindeki toz bezini önü fotoğraflarla dolu büfenin aynasında gezdirirken.

“İnşallah…” diyen Güzide Nalcı, haftada bir dip köşe temizliğe gelen Saniye’nin ne söylediğini artık duymuyordu. Gözleri Saniye’nin aynalı büfenin üstünden kapıp evirip çevirerek tozunu aldığı çerçevedeydi. Saniye kallavi çerçeveyi ovalaya ovalaya sildi ve sonra içeriden avaz avaz çalan telefonuna yetişmek için büfenin üstüne baş aşağı vaziyette koydu.

Bu ters fotoğrafla birlikte Güzide Nalcı’nın dimağında düz bir yolculuk başladı:

Salih yirmi üç, Güzide yirmi iki. Salih yeni havacı teğmen Güzide taze öğretmen. Salih nişanlısının tarifiyle üşenmemiş gelinliği İtalya’dan getirmiş, bir uçuşunda koskoca bir bavulda. O bembeyaz rüyanın dantelleri, göğüs dekoltesi, duvağı, uzun eteği nasıl zevkli nasıl özgün; duruyor hâlâ ortak tarihlerinin en büyük nişanesi oymalı bir sandıkta.

Salih, çakı gibi genç adam. Güzide, güzeller güzeli, becerikli, parmakla gösterilen iyi aile kızı, ülkenin medarı iftiharı, okumuş aydın Türkçe öğretmeni.  Özledikleri yaşam: Çalışkan, akıllı ve duyarlı. İsrafsız, müdanasız ve kanaatkâr. Kendi kendine yeten, değer katan, insan ve aile odaklı.

  Bir yanda; iki oda bir salon lojmanlarda geçen koşturmacalı yıllar. Biri kız diğeri oğlan, sağlıklı evlatlar. Yazın ordu kampları, özel günlerde orduevleri; içkili, neşeli curcunalı masalar, hayırlı vefalı arkadaşlar. Tayinler. Taşınmalar. Cumhuriyet baloları. Bazen gazino, arada taverna, nadiren meyhaneler. Şehir şehir gezişler, yeni tanışlar ve sonra gerisin geri dönüşler. Çocuklara yeni okullar, Güzide’ye yeni öğrenciler, Salih’e yeni görevler. Bayramda seyranda aile büyüklerine gidişler, iadeyi ziyaretler. Tahmin edilir rutinler. Ve diğer yanda ülkenin bitimsiz iniş çıkışları; Dalgalı ekonomi, ufuktaki seçimler, eski yeni partiler, tekinsiz siyaset, sağ sol davası, hayat memat, geçim gailesi.

Çocuklar bir büyüse, okulları bitse, derken nasıl geçti habersiz! Sessiz sedasız. Zaman acımasız.

Biri sanatçı ruhlu, erkenden kapıldı, dinlemedi, sevdim sandı aldandı, getirdi bir zırdeli. Diğeri mühendislik okurken buldu, eşini. Aileleri büyürken, kızlar ve erkekler ikilerken eh tam da torun torba sevecekken Salih öldü.

Onca senenin ardından Güzide yalnız kalınca, yalnızlık kendine çare aradı. Arta kalan zaman sanki Güzide ile alay ederdi; yapılmamışlar için geç, köşeye çekilmek için erkendi. Yapılacaklarsa, mümkünse uslu ve zahmetsiz kontenjanına aitti. Hayatında okumak yazmak vardı. Hanidir emekliydi. Mesleği, merakı oluverdi. Daha çok yazdı, daha çok okudu. Atölyelere gitti yazma meraklısı arkadaşlar edindi. Zaman içinde öyküleri dergilerde çıktı. Yapabildiklerini gördükçe, zamanla kavgası duruldu, az biraz dindi.

Arada torun sevmeye gitti, sonra döndü yuvasında yazmaya okumaya vakit ayırdı. Çocuk sevmek ballıysa, bakmak cefaydı olsun hayat onlarla vardı, onlarla olmak belki de hayatında kalan yegâne anlamdı.

 Anne gel bizimle kal. Yalnızsın, Ceren’le de vakit geçirirsin, sana ihtiyacımız var, dedi bir gün oğlu. Kızı da Ankara’daydı.  Güzide’nin bahtıyla ilgili planında – biraz şansı varsa- Salih gibi bir anda tık diye gitmek vardı aslında. Bu şans eğer ki yoksa önce analar çocuklara, sonra çocuklar onlara bir nevi men dakka dukka.

Saniye, telefon konuşmasını bitirip geri döndü, ters koyduğu çerçeveyi fark etti. Fotoğrafın kalın çerçevesinden tutup becerdiği en kibar hareketle çevirdi ve büfenin üstünde yıllardır durduğu köşeye saygıyla iade etti. Koyarken söylenmeden edemedi:

 “Allah rahmet eylesin Salih Bey Amca erken gittin be ya…”

Güzide Nalcı, Saniye’nin yeni konuya geçtiğini fark etmedi. Gözü ve aklı Saniye’nin elindeki yeni çerçevedeydi. Okan, gelini Ceyda ve Ceren’in fotoğrafı. Üç yaşlarında bir kız çocuğu anne babasının kucağında sevinçle poz vermiş. Ceyda sıcak kızdı ama rahatına düşkündü.  Devamlı masraf, yorgana göre ayak uzatılmaz, ay sonu borçsuz çıkmaz. Kredi kartları dağ gibi olana dek tüketilir, anne bana biraz destek çıkar mısın sorusu Güzide’nin dolgun dul maaşının üç aylıklarına ustaca denk getirilir.

Saniye konuşmaya devam ediyordu ama ne diyordu? Güzide Nalcı, Saniye’yi yine duymuyor kadının elinde evrilip çevrilerek ovalanan son çerçeveye bakıyordu. Yakın çekim bir erkek çocuğu ve hüzünlü bir genç kadın suratı. Kızı Sema, Ankara’da bir üniversitede öğretim görevlisi. İşte bir de oğlu vardı, yapayalnız hayatı.

“ Bezi sirkeli suya banayım da geleyim…” diyen Saniye sonuncu çerçeveyi yüz üstü bıraktı. O adam da kızını aynı böyle bırakmıştı. Sema annesine yük olmazdı, gururuna yakıştırmazdı. Dostlar alışverişte görsün eski kocaysa oğlanı bir alır bir almazdı. Kız bir başına yine de aklı başında. Hayat dediğin değil ki yap bozdan. Olmadı bu, geriye alalım başlasın oyun, sil baştan.

Güzide Nalcı tül perdenin arkasından bahçesine baktı. En çok da şimşir ağacının altını özleyecekti Ankara’ya gidince. Orada bahçeli bir giriş katı bulsaydı keşke. Bir sürü yeni yerleşim vardı pıtrak gibi üremiş adlarını bilmediği yeni semtlerde. Eskiden önünden geçilen boş araziler çok katlı sonu “kent”le biten toplu yaşamlar, sevimsiz alışveriş merkezleriyle dip dibe. Şimdi gitse çocuklara yakın olmalı bir yandan, diğer yandan doğadan ayrı kalmamalı yine de.

Saniye sirkeli beziyle son çerçeveyi silmeyi bitirdi.

“Sizin oğlanın evine yeni yardımcı buldular mı?”

“Bulmuşlar geçici birini!”

Saniye büfenin yanındaki kitaplığın önündeydi. Silahı sirkeli bez elinde, Güzide Nalcı ise düşüncelerinin zincirinde. Nasılsa bir süre iki kadın kendi sessizliğinde. Sonra aniden Saniye hırıltılı birkaç nefesle arka arkaya, hapşırdı. Hapşırırken, yer de gök de kulaklarını tıkadı. Örtülü başının açıkta bıraktığı alnından terler boncuk boncuk savruldu.

 “Abla toz yuvası bunlar…”

Hapşırıklar Güzide’yi tefekküründen alıkoydu. Cevap vermek farz oldu.

“Daha geçen hafta temizledin oysa…”

“Buradaki kitapların hepsini okudun mu sen? Okuduklarını atsak ya.”

 Güzide Nalcı susmalarda.

Saniyenin gözü, bir noktaya gözlerini dikip oturan orta yaşlı kadında.

“Ablaaa duydun mu beni?”

“Efendim Saniye…”

“Diyom ki bu kitaplar toz yuvası, bavuluna da koymuşsun bir dolu oğluna gidince kitap mı okuycen sen?”

“Çok mu koymuşum Saniye? Kapanmadı mı bavul?”

“Valla zor kapattım senin uçak kaçta?”

***

Uçağa biniş kapısına yöneldi.  İçeri alım başlamıştı. Biletini çıkardı gösterdi. İşte körüğün içinden geçiyordu. Salih, uçağa güven derdi. Güzide korkmuyordu. Salih yaşamadığı için artık korkmasına gerek yoktu.

Koridor kısmındaki koltuğuna oturdu. Rahatça kalkabilmeyi, manzaraya tercih ederdi. Uçakta çok çocuk vardı. Hatta biri de yanında. Bir anne, kucağında bir bebek ve yanında bir kadın daha.

Uçak kalktı. Güzide çantasından kitabını çıkardı. Kitaplarını bitirmekten korkanlar var mıydı? Bir gün dünyada kitaplar bitse ne olur diye düşünenler? Basınç, yanındaki bebeğin kulaklarını rahatsız etti. Ağlamaya başladı. Anne panik oldu bebeği yanındaki kadına uzattı.  Kadın usul usul konuştu, bebeği sakinleştirdi. Kitaba dikkatini veremedi Güzide Nalcı. Coetzee’ydi elindeki. İkram ve hostesler rüzgâr gibi geçti. Pilot gelmek üzere olduklarını anons etti. Ankara semalarına girerken bebek yeniden ağlamaya başladı. Bu sefer bebeği anne aldı kucağına ama sabırsızdı, utanmıştı. Güzide’nin aklına sakız vermek geldi sonra vazgeçti. Ya yutarsa? Anne yanındaki kadına kızdı, bir şey unutmuştu ama ne, duyamadı Güzide. Küçük çocuklara uçakta ne yapılırdı? Hatırlayamadı. Anne yanındaki kadına söylendi de söylendi, kadın ağladı ağlayacak yüzünü astıkça bebek ağlamayı arttırdı çığlığa geçti.

Bitseydi şu yolculuk! 

Oğlu bekleyecekti çıkışta. Bavulu alıp geçeceklerdi arabaya. Bir süre onlarla kalır. O sırada diğer ev satılır, sonra kendi evini bulur. Plan böyleydi. İşte Okan orada! El salladı. Ceren de yanında. Canlarım! Yüzleri gülüyor, iyi. Evde bir sürpriz! Kızı da orada yanında oğlucuğuyla.

“Çocuklar bakın babaanne size neler getirmiş!”

Güzide Nalcı kulaklarında bitimsiz bir ağlama çoktan varmıştı cevabını aradığı sorunun kuytusuna.

***

“Abla sen niye erken döndün?”  dedi Saniye anahtarını almaya gelen Güzide Nalcı’nın kararlı yüzünde cevap ararken.

“Öyle gerekti Saniye.”

“Abla, Mustafa panjur deliğini kapadı.”

“Hangi deliği?”

“Panjur kutusundaki kuş yuvasını.”

“Öyle mi?”

“Emlakçı seni sordu bir de. Alıcı sözleşmeyi hazırlamış.”

“Bir daha sorarsa vazgeçti de Saniye!”

Saniye şaşkındı.

“Tamam abla…”

“Ha bir de Mustafa’ya söyle, deliği açsın kumruyu yuvasız bırakmayalım…”

Yazar
Müjde Alganer
Ankara'da doğdu ve büyüdü. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İşletme bölümünü bitirdi. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İnsan Kaynakları Yüksek Lisans bölümüne devam etti. Farklı bankaların, fabrikaların ve danışmanlık şirketlerinin insan kaynakları bölümlerinde çalıştı. Beyin avcılığı yaptı. İlk romanı, "Yedilemma" Sistem Yayınlarına bağlı Galata tarafından 2010 senesinde, "Var Olmak Yasaktır" adlı romanı ve "Ruj" isimli hikâye kitabı Goa Yayıncılık tarafından 2016 yılında ve üçüncü romanı "Ziziro" Artemis - Alfa tarafından 2019'da yayımlandı.

Bir Cevap Yazın