18 Şubat Çarşamba, 2026

Serkan Türk ile röportaj: Sözcüklerin peşinden gitmeyi sürdürdüm

Share

Serkan Türk çağdaş Türk edebiyatının genç kalemlerinden biri. Çok yönlü kişiliği; öykü, şiir ve son olarak roman türünde eserler veren bir yazar, radyo programcısı, editör, yayıncı, şarkı sözü yazarı gibi geniş bir yelpazeyi kapsıyor ve sık sık adını duymamızı sağlıyor. Trabzon’da başladığı hayatına aynı şehirde, şehrin kültür sanat yaşantısını değiştirip dönüştürerek, şehre rengini vererek devam ediyor. Trabzon’da sanat adına yapılan hangi işi kaldırsanız altından Serkan’ın imzası çıkıyor.

Gonca Atalay, Serkan Türk ile bulentsakarya.com/dino/ okurları için bir söyleşi gerçekleştirdi. Yazarın özellikle son romanı “Ausgang” hakkında konuştu.

***

G.A: Fatih Yavuz Çiçek senin “Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim” adlı kitabından bahsederken İstanbullu üç büyükler klişesine karşı taşradan, Trabzon’dan yükselen Trabzonspor benzetmesini yapar; ki bence çok yerinde bir benzetme. Çünkü edebiyat ve sanat biraz aslında büyük şehirlerin tekelinde. İstanbul dışında sanat yapmak ve sesini duyurmak hep daha zor. Bu bağlamda, taşrada sanat yapmanın, özellikle Trabzon’da sanat yapmanın zorlukları neler? Ya da tam tersi avantajları var mı?

S.T: Bu soruya öykü ve şiirlerimi yayımlamaya başladığım dönemde farklı bakıyordum. İstanbul’a 1100 km uzakta bir şehirde yaşıyordum ve dergilere mektupla yazdıklarımı ulaştırıyordum. Daha önce karşılaşma olanağı bulamadığım editörler ancak yazdıklarım çerçevesinde beni tanıyordu. Pek kolay olduğunu söyleyemem o dönem için. 20 yılı aşkın süre geçmiş dergilerde yazmaya başlayalı. Bugün bu taşra merkez kavramının kısmen güncelliğini yitirdiğini düşünüyorum. Belli bir bilinirlik kazandıktan sonra uzakta olmak ayırt edici bir özellik bile görülebilir. Küçük yerlerin büyük dedikoduları olur. Kulağınızı tıkamayı başarır ve çalışmayı sürdürürseniz ilerleyebilirsiniz.

Kültür sanat alanında görmek istediğim etkinlikleri birileri yapmadığı için oturmak yerine taşın altına elimi kolumu koyup yapabilmenin olanaklarını aradım uzun yıllardır. Başka kentlerde de benim gibi yazar arkadaşların çabasıyla sanat noktalarının sayıları son yıllarda artış gösterdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Tabii bu tatmin edici bir boyutta değil.  

G.A: Şiir, öykü ve şimdi de bir romanla okuyucunun karşısındasın. Dizelerin cümlelere, duyguların hikâyelere karışıyor kitaplarında. Şiirlerinin bir hikâyesi ve hikayelerinin bir ritmi var sanki. Peki sen kendini hangisine daha yakın hissediyorsun?

S.T: Yazıp geride bıraktıklarıma şimdi dönüp baktığımda çoğunu hangi duygularla düşüncelerle yazdığımı hayal meyal hatırlıyorum. Yabancı birinin kaleminden çıkmış gibi geliyor bana onca cümle. Kendimle yakınlaşabilmek için yazdım çoğunlukla. Yeni bir fikrin içimde filizlenmesini, onun sözcük sözcük önümdeki sayfada belirginleşmesinden heyecan duydum. Şiirin ya da hikâyenin kapısından her döndüğümde tekrar yazabilme ihtimali sevinçli bir şeydi.

G.A: Serkan Türk tanışıklığımıza vesile olan yerel bir kanalda radyo programcısı, bunun yanı sıra iyi bir okur, YouTube kanalına içerik üretiyor, edebiyatburada adlı internet sitesini yönetiyor ve Sadece Şiir dergisinin editörlüğünü yapıyor, kitaplar yazıyor. Bunun yanı sıra Türkiye’nin birçok yerinde söyleşilere, imza günlerine katılıyor, yaratıcı yazarlık dersleri veriyor. Tüm bu koşturmaca seni besliyor diyebilir miyiz? Ya da nasıl yetişiyorsun bunca işe?

S.T: 25 yıl aralıksız radyo programları yaptım. Bu da demek oluyor ki neredeyse her gün anlatacak bir şeyler bulmam gerekiyordu. Ve bu yoğunluğun arasında sözcüklerin peşinden gitmeyi sürdürdüm. Gördüğüm, dinlediğim, duyumsadığım ve hayalime sığdırabildiğim hikâyelerin peşinden gittim. Yazmak bir bakıma ferahlıktı benim için. Yaptığım her şey sorularla ve sözcüklerle büyüyen işler. Biri diğerine omuz veren uğraşlar olduğundan hep tazelenmiş hissettim.  

G.A: Şimdi gelelim son kitabın ve yayımlanan ilk romanın “Ausgang” hakkında konuşmaya. Öncelikle kitabın adı Almanca, dilimizde “çıkış” anlamına geliyor. Ve kitabı okuyanlar bilir bu isim bile kitabın hikayesine bir kapı aralıyor. Katmanlı bir anlatım, iç içe geçmiş hayatlar ve hayatın olağan ritmi var kitapta. Hikayeler ve duygular birbirine öyle ustaca bağlanmış ki kitap bittiğinde biraz Onnik’in yalnızlığında, Hacer’in bekleyişinde, Hami Pazarlı’nın arayışında, Hasan’ın yurtsuzluğunda buluyoruz kendimizi. Bir okur olarak beni çok heyecanlandıran bir ilk roman. Peki genel olarak aldığın geri dönüşler nasıl? Okuyucu nasıl karşıladı romanını?

S.T: Fırat Caner romanın yayımlandığı ilk hafta bir inceleme kaleme aldı. Yavaş roman diye tanımladı Ausgang’ı. Bu hız çağında herkesin her şeyi çabucak geride bıraktığı bir ortamda durup o incelikli şeyleri düşünecek okuru hedefleyen bu romanı yazıp bitirmek benim için önemliydi. İlk kitabımdan beri anlattığım hikâyelere aşina olan okurlarımın yorumlarından memnunum. Kitap üzerine çok sayıda yazı kaleme alındı. Her yazıda başka bir nokta üzerinde duruldu. Bu coğrafyanın farklı köşelerine savrulmuş hayatların birbirinin diline ve kimliğine nasıl baktığının yansıması biraz da bu roman.

G.A: Romanı okurken benim gözümün önünden sahneler akıp geçti, senin tarzının bir yansıması olarak görselliği güçlü bir kitap olmuş. Sinema ile de yakından ilgili olduğunu bildiğimden sormak istiyorum, kitapla ilgili farklı projeler var mı?

S.T: Hami Pazarlı’yla Fransız turistin ada’daki yoldaşlığı ve arayışları… Onnik Efendi ve Sıdıka’yla tanışan okurun zihninde hemencecik sıcak bir film sahnesi oluşuyor. Pek güzel olur tabii bir filme dönüştürülmesi. Bir söyleşide Ausgang film olsa kimin çekmesini istersiniz diye sormuşlardı. Özcan Alper’in adını söylemiştim başka bir ismi düşünmeden. Sizin inandığınız hikâyeye başka birilerinin de inanması gerekiyor başka türlerde projelere dönüşmesi için. Zamanın işi hepsi.

G.A: Kitabın Mart ayında Yitik Ülke Yayınları’ndan çıktı ve maalesef pandeminin tam ortasına düştü. Bu süreç imza günleri ve okuyucu ile birebir görüşme imkanını azalttı hatta zaman zaman ortadan kaldırdı. Okuyucuyla temas edememek kitabın okunurluğunu olumsuz yönde etkiledi mi?

S.T: Pandemiden iki gün önce çıktı roman. Bu bir şans mıydı şanssızlık mıydı emin olmak mümkün değil. Normal bir süreçte olsak kitap fuarları, imza günleri, söyleşiler, okuma programlarıyla çok sayıda okurla yüz yüze gelmek mümkün olacaktı. Bu da kitabın daha kısa sürede okurlara ulaşmasına olanak verecekti.  Yine de bu süreçte iki baskı yaptı Ausgang. Okunmaya ve üzerine konuşturmaya devam ediyor.

G.A: Son olarak yeni projeler var mı masanda? Okurlarına bu kez hangi tür ile seslenmeyi planlıyorsun?

S.T: Elimde birden fazla proje var. Bunlardan biri sinema alanında. Daha önce derlediğim Yüzyıllık Perde’nin devamı niteliğinde dünya sinemasıyla ilgili bir çalışma. Çok sayıda yazar arkadaşımın etkilendikleri bir film üzerinden kişisel hikâyelerini kaleme aldıkları metinleri ikinci bir kitapta topladım. Onu okurlara ulaştırmak istiyorum. Elbette şiirler ve yeni öyküler var. Dördüncü şiir kitabımı da önümüzdeki yıl yayımlamayı umuyorum.

Gonca Atalay
Gonca Atalay
1986 yılında Yozgat’ta doğdum, 1990 yılından beri Ankara’da yaşıyorum. Karadeniz Teknik Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler okudum. Çalışma hayatıma ikiz kızlarımdan sonra kısa bir mola verdim. İlkokul sıralarında başladığım yazma ve okuma çalışmalarım kızlarımdan kalan zamanlarımda halen devam ediyor. 2018 yılında UMAG’da yazma üzerine verilen seminerlere katılarak Gürsel KORAT, Mehmet EROĞLU, Çiğdem ÜLKER gibi isimlerle çalışma imkanı buldum. Öykülerimden bazıları Ada, Edebiyatist gibi dergilerde yayımlandı. Edebiyatın yanı sıra uzun süredir fotoğrafçılık ile de ilgileniyorum. Çeşitli karma sergilerde fotoğraflarım sergilendi.

Diğer Yazılar

Benzer Yazılar