Öykü

Basit Bir Olay

Serpil evinin kapısına geldiğinde anahtarını içeride unuttuğunun farkına vardı. Yedek anahtarını aramak için elini kırmızı deri çantasına sokup karıştırmaya başladı. Hiç kullanmadığı ama acil durumlar için ihmal etmediği makyaj çantası, arabanın anahtarı, yağmurlu havalarda bile güneş çıkacak hayaliyle yanından eksik etmediği gözlüğü, cep telefonu, her kırmızı ışıkta arabasına yanaşan badem gözlü çocuklardan satın aldığı ıslak mendil, kuru mendil, sakız kutusu, atıştırmalık çikolata. Yine nefret ettiği şey oldu, yarım bırakıp çöpe atmadığı erimiş çikolata eline bulaştı. Sinirle eğilip kapı önündeki hoş geldiniz yazılı paspasa, çantasının içinde ne var ne yok boşalttı. Sensörlü ışık onu görmeyip kapanınca karanlıkta kaldı. Işık hizasına gelmek için ayağa kalkmak yerine eline geçirdiği cep telefonunun fenerini yaktı. Boşalttıklarının arasında elini tekrar tekrar gezdirdi, yedek anahtarı yoktu. Telefonundan gelen sesle irkildi. Aynı evi paylaştığı Ayten’in “Hayatım, uçaktan şimdi indim otele geçiyorum.” mesajını okurken yedek anahtarını ona verdiğini hatırladı. Önce Ayten’e, sonra kendisine ama en çok kendisine söylenirken ekranda pilin azaldığını gösteren uyarıyı gördü. Sıkıcı iş yemeği ve ardından gidilen partide cep telefonunu elinden düşürmemiş, kalabalık içindeki yalnızlığını ekrandaki uygulamalara defalarca girip çıkarak doldurmuştu.

Ümitsiz gözlerle babasından kalan deri kayışlı saatine baktı. Gecenin ikisinde kimin kapısını çalabilirdi ki. On daireli apartmanda hâl hatır sorduğu komşuları vardı ama şu dakika düştüğü durumla ne dedikodu malzemesi olmak, ne de kimseyi rahatsız etmek istemedi. Arama motoruna girdi. Çilingir diye yazıp bulduğu numarayı hızlıca çevirdi. Üçüncü çalışında dahi cevap vermeyen karşı tarafı beklerken solgun yüzü kızardı. Bu saatte çilingir de olsa bir yabancıyı arıyor olmaktan utanç duydu. Uyuyorlardı tabii. Paspasın üzerine boşalttıklarının arasından cüzdanını eline alıp kredi kartı, işyeri kartı, yemek kartı, ne varsa çıkardı. Az önce çilingir numarası ararken gördüğü linki açtı. Cüzdanındaki kartlarla kendisi de kapı açabilirdi. Görüntüdeki hareketleri, kartları evire çevire defalarca yapmasına rağmen başarısız oldu. Linke tekrar baktığında kullanılan kimliğin eski tipte olduğunu fark edince kimliğini yenilemeye zorladığı için Ayten’e, her şeye evet deyip, hayır diyemeyen kendisine yine içerledi.

Tayfun’u aramayı geçirdi aklından, gelir miydi? Gelirdi tabii. Şirket yemeği sonrası gidilen partide kendisiyle dans etmek için kaç kere yanına gelip durmuştu. Ama her seferinde bir bahaneyle geri çevirdiği Tayfun gönül koymuş olabilir miydi? Zaten gecenin sonunda onu, neredeyse yok sayılacak mini eteğiyle, ortada dolaşan Aysun’la pistin ortasında sarmaş dolaş dans ederken görmüştü. Şimdi yatağında kendini çoktan asistanı Aysun’a teslim etmiş olmalıydı. Şirkette kimin eli kimin belinde haberlerini ayaklı gazete gibi yayan Aysun’a da malzeme olmak istemedi. Tayfun ihtimalini zihninden tamamen çıkardı. Şehrin ucunda oturan ablasına gitmeyi düşündü ama yeni doğan bebeğiyle uykusuz geceler geçiren ablasına yük olmak istemedi. Zaten miskin eniştesi de akşam televizyonda izlediği derbi maçı sonrası çoktan kafayı çekmiş, duvarları delen horlamasıyla uyuyor olmalıydı.

Keşke annem gelecek hafta değil de dün gelmiş olsaydı diye düşündü. O zaman böyle paspas üstünde çaresizce diz çökmezdi. Pencere kenarında onun gelmesini sabırla bekler, elinden eksik etmediği örgüsünü yaparken uyuyakalır, zilin ikinci çalışında yerinden doğrulur, telaşla terliklerini ayağına geçirip kapıyı şefkat dolu gözleriyle açardı. Saatin kaç olduğunu düşünmeden, aç mısın diye sorar, cevabı beklemeden, sen duşunu al, ben hemen bir şeyler hazırlarım, derdi. Onun tükenmek bilmeyen sevgisi, tatlı ve telaşlı hali Serpil’e yorgunluğunu unuttururdu.

Annesini hatırlamak az da olsa yüzündeki gerginliği gevşetip nefes aldırsa da, telefonun tepesinde yanıp sönen kırmızı ışığı görünce alelacele telefonun rehberine girdi. Telefonun, kalan yüzde ikilik pil ömrüyle kimi arayacağını düşündü. Yabancı gelen onlarca ismi görünce hayret etti. Yine de eskiden samimi olduğu birilerini hatırlamak istedi. A’dan Z’ye sıralı listeye birkaç kez bakmasına rağmen şu saatte yanına gidebilecek kimseyi bulamadı. Madem ihtiyaç duyduğunda kimseyi arayamıyordu, madem şu telefonda hepsi birer mezar taşından farksızdı, rehberinde ne işleri vardı. Sinirden titreyen parmaklarıyla hepsini işaretleyip sil yazısının üstüne bastı. Ekranda beliren, “Onaylıyor musunuz?” sorusunun altındaki “Evet”i tıkladı. Yüz doksan sekiz kişinin yok oluşunu gösteren mavi çizginin uzayışını izledi. İsim listesinden yoksun beyaz ekran, etrafı aydınlattığında içinde bir hafiflik hissetti. Paspasın üzerine boşalttıklarının arasından araba anahtarını alıp ayağa kalktı.

Yazar
Ayşe Adres
İstanbul doğumlu. Halkla İlişkiler okudu. Başka alanlarda okumaya hâlâ devam ediyor. Bankacılık ve Halkla İlişkiler sektörlerinde çalıştı. Yazma serüvenine çoğunlukta olduğu gibi çocuk yaşlarda değil, kendini bulduğu kırklı yaşlarda başladı. Bu sancılı sürecin kendisine haz kadar acı verdiğini de düşünüyor. Öyle ki bu duyum arasında gidip gelmekten istediği kadar mahsul veremiyor:) Açık Radyo ve Can Yayınları işbirliğiyle hazırlanan "Türkiye Hikayelerini Anlatıyor" kitabında, Trendeki Yabancı ve Oggito.com'da hikâyeleri yayınlandı.

Bunları da beğenebilirsiniz

Bir Cevap Yazın