Öykü

Öpücük

Arkamdan sinsice yaklaşıyor, geniş paçalı mor pantolonumun kıçına vurup “seksi devrimci!” diyor. Coşkulu, renkli, kıpırtılı kalabalığın arasına geri dönerken başını çevirip gülümsüyor. Tebessümü oracıkta asılı kalıyor, kimsenin görmediği bu saydam dudakların fotoğrafını çekiyorum hemen. Yıllar yıllar sonra bile bu fotoğrafa bakarken göreceğim bu tebessümü, hissedeceğim bu sıcaklığı, duyacağım bu “1 Mayıs” şarkısını.

Telefonda çektiğim fotoğrafa bakarken, sağ üst köşede tanıdık birini görüyorum. Başımı kaldırıp aslını buluyorum. Hiç değişmemiş. Zaten sadece ben değişiyorum galiba. Saçlarım bir uzun bir kısa, bir yeşil bir mor, bir süre kiloluyum bir süre çok zayıf, bazen koyu bir depresyondayım bazen fosforlu neşeli. O yüzden böyle uzun süre dondurucuda saklanmış gibi yaşayan insanlara çok imreniyorum. Sürekli mantıklı olan, sakin kalan, hiç bocalamayan, kontrolünü kaybetmeyen, hayatındaki bütün görevleri sırayla ifa eden, zirveleri olmasa da hiç dibe vurmayan, leke tutmayan, yaralanmayan, tortusuz insanlara hayret ediyorum. Neden ben de onlardan olamadım? Neydi beni bu kadar geçirimli, onları geçirimsiz yapan?

“Bu şehri terk ettiğini duymuştum” diyorum sol omzunun üzerinden.

İrkiliyor. Birini beklemediğinden mi, beni beklemediğinden mi? Bana dönüyor, bütün vücuduyla, ruhuyla karşımda. Yüzünden bir beden büyük simsiyah gözleriyle ve yüzünden bir beden küçük ince dudaklarıyla gülümsüyor.

“Evet, İstanbul’dayım” diyor. “Bir kamu bankasında çalışıyorum.”

“Bankada çalıştığına göre borç takibinin ehemmiyetini bilirsin” diyorum.

Gözleri yerli yerinde dururken, bakışları gözbebeklerinde aniden açılan gizli bir kapının ardına saklanıyor sanki. Merak ediyor ama soramıyor. Cevabımdan korkuyor belli ki.

“Bana bir öpücük borcun vardı” diyorum.

Dudakları bir deniz fenerine dönüşüyor birden, müktesep bir tebessüm yanıp yanıp sönüyor, başını sağa sola çeviriyor, gözleri kalabalıkta sabitlenecek bir nesne, bir kişi, bir renk arıyor sanki. Oysa ben hiç böyle yapmamıştım, yıllar önce iç kantinde bana “Bugün çok güzel görünüyorsun, seni öpebilir miyim?” dediğinde. Hemen “tabii” deyip yüzümü yaklaştırmıştım, ama o da ne? Tutup beni dudaklarımdan öpmüştü! Hem de iç kantinin orta yerinde! Keskin solcu arkadaşlarımızın gözü önünde! Sosyalist devrim mi demokratik devrim mi tartışmalarının hararetinden derslere girmeye fırsat bulamadığımız o penceresiz büyücek odada üstü örtülü katı kurallar geçerliydi oysa. Sevgililik halinin doğal davranışları bile pek hoş görülmüyordu, ama bu manasız kuralları yıkma görevini memnuniyetle üstlenmiştim. Sevgililerimle ele ele gezer, kucak kucağa oturur, canım çekerse öpüşürdüm. Kararlıydım, solculuğun, sevmeye ve sevdiğini göstermeye engel olmadığını anlatacaktım. Bu yüzden öpücükten çok, onun tarafından öpülmekten utanmış, civardaki yüzleri hızlıca gözden geçirirken kızardıkça kızarmıştım. Şimdi de o kızarıyor işte.

“Lütfen yapma” diyor sesinde az önce olmayan yumuşacık bir buğuyla. O kadar zıddını arzulayan bir istek ki bu, soruyu sorarken kendimi zor tutuyorum:

“Neden yapmayacakmışım?”

Bakışları yine kalabalığın yüzeyinde hızlıca geziniyor.

“Erkek arkadaşım buralarda” diyor, “zaten şüpheleniyor benden.”

Erkekler hissediyor zaten, diyecekken vazgeçiyorum. Ama diğer cümlem fırlıyor dudaklarımdan:

“O zaman da benim erkek arkadaşım vardı.”

Anlamıyorum, meselenin “erkeklerimizle” ilgisi ne? Benimle onun arasındaki bir mevzu bu. Tamam, o zamanki erkek arkadaşıma Sedef’in beni öptüğünü söylemiştim, çünkü bu kadar ayan beyan bir öpücüğü başkasından değil, benden duyması gerekiyordu. Anlamlandıramadığım bir tepki vermişti: “Neden böyle şeyler hep senin başına geliyor?” Ama bir erkek beni öpmüş olsaydı böyle söylemeyecekti tabii. Gözlerim kapalıyken biri beni öpse, ben onun kadın mı erkek mi olduğunu anlayabilir miydim? Ya da bir başkası, anlayabilir miydi? Dudakların cinsiyeti var mıydı? Olmalı mıydı?

“Yalvarırım yapma” diyor ellerimi tutarken. Ellerin de cinsiyeti yok. Gözlerin de. Kirpiklerin de. Saçların da…

“Tamam” diyorum, “ama bir dahaki sefere affetmem, ‘ben evliyim, çocuklarım var’ desen de dinlemem.”

Kahkahalarımız fıskiye gibi dağılıyor etrafa. Sımsıkı sarılıyoruz. Ayrılıp hiç arkamıza bakmadan ters istikametlere gidiyoruz. Tam karşıdan, sevgilim geliyor. Sağ elim istemsizce mor pantolonumun kıçına gidiyor, bir şaplağını daha kaldıramam şimdi.

“Kimdi o?” diye soruyor.

“Borçlularımdan biri” diyorum.

“Yine süre verdin değil mi?” diyor gülümseyerek.

“Mecburen” diyorum, “Konkordato ilan etmiş ne yazık ki.”

Fotoğraf: Özlem Demirok Uçal

Yazar
Esra
Çankırı’da doğdum. İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite eğitimimi Ankara’da tamamladım. Ankara’yı terk ederek bir süre Fethiye’de yaşadım, şimdi Antalya’dayım. Söylesem inanmayacağınız bir meslek icra ediyorum, hatta bazen keyif de alıyorum. Fotoğraf çekmeyi çok sevmekle birlikte, fotoğrafımın çekilmesinden pek haz almıyorum. Ruh sağlığım hakkındaki şüpheleri pekiştirmek için yazıyorum.

Bunları da beğenebilirsiniz

Bir Cevap Yazın